Said Nursi'nin vefatından önceki son üç günü: İbrahim Aleyhisselâm beni Urfa’ya çağırdı

Said Nursi'nin vefatından önceki son üç günü: İbrahim Aleyhisselâm beni Urfa’ya çağırdı

Tarih 22 Mart 1960… 24 Ramazan 1379 salı

A+A-

Risale Haber-Haber Merkezi

Abdülkadir Badıllı ağabeyin kaleminden Bediüzzaman'ın vefatından önceki son üç günü. 

Tarih 22 Mart 1960… 24 Ramazan 1379 salı gününü gösteriyordu. O günü de kazasız belâsız geçirdik. Akşam oldu. Akşam namazından sonra, ben (Bayram) iki saat kadar yattım. Zübeyir ağabeyle Hüsnü ve Abdullah ağabeyler nöbet bekliyorlardı. Sonra Zübeyir ağabey yanıma geldi. Ben kalktım, o yattı. Üstâdımızın yanına gittim. Hüsnü de ayakta duramıyordu. O da biraz uyumaya gitti. Ben kaldım, nöbet tutuyordum.

İbrahim Aleyhisselâmı rüyamda gördüm beni Urfa’ya çağırdı

Mahmut Erbaş diyor: “Ben Üstâdı odasında ziyaret ettiğimde çok hasta idi. Sordum,  “Niçin bu hasta halinizle buraya kadar geldiniz?”

Bana dedi ki, “Oğlum ben İbrahim Aleyhisselâmı rü’yamda gördüm. Beni Urfa’ya çağırdı. Belki de burada ölmeye gelmişim.”

“Canınız ne gibi bir yemek istiyor, bizde herşey var... Size bir şey yapmak, yedirmek istiyorum” dedim.

Üstâd, “İyi bir mercimek çorbası olsa!..” dedi.

Hemen eve haber ettim. Güzel Urfa yağından iyi bir mercimek çorbası yaptırıp getirdim. Kaba koyup odasına götürdüm. Bir kaşık batırdım, alıp kendisine gösterdim. Bana dik baktı. Ben, şüphelendi zannettim. Çorbayı iyice karıştırarak bir iki kaşık ben yedim. Bunu görünce, Üstâd ağzını açtı. Ben de kendi elimle iki-üç kaşık ağzına bıraktım. Biraz da boynundaki mendile dökülmüştü.

Urfalı başkomiser muavininin anlattıkları

O sıra Urfa’da başkomiser muavinliği yapan, Urfalı meşhur Aziz Hafız Efendi’nin oğlu, emekli başkomiser Abdülhamid Hafız (Belli) bize Dergâh Camii imamı Sabri Yazar Hoca’nın hücresinde, 15 Ekim 1987 gününde Urfalı meşhur Halil Hafız’ın da hazır bulunduğu bir cemaatte ağlayarak Üstâd hakkındaki hatırasını şöyle anlattı:

“...Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya geldiği gün, ben de İpek Palas Oteli yanından geçiyordum. Arabadan çok yaşlı, cübbeli sarıklı bir zatı çıkararak otelin üst katına çıkardılar. Ben Üstâdın ismini ve mücahedelerini babamdan duymuştum. Kendi kendime, “Olsa olsa bu zat Said-i Nursi’dir” dedim. Sonra sordum, öyle de çıktı.

“Hemen derhal Said-i Nursi’yi geri gönder"

Komiser muavini olduğum için, durumu emniyete bildirmek mecburiyetinde idim. Emniyet müdürlüğüne telefon açtım. Müdür Talib Albayrak çıktı, durumu anlattım. Müdür, “öyle ise seni oraya nöbetçi bırakıyorum. Hiç bir yere ayrılmayacaksın” dedi. Ben otelde beklemeye başladım. Emniyet de durumu hemen Ankara’ya bildirmişler. İçişleri Bakanı Namık Gedik ve emniyet genel müdürü, Urfa emniyet müdürüne emir vermişler, “Hemen derhal Urfa’dan geri gönderin” diye...

Emniyet müdürü telefonla beni otelden aradı. “Hemen derhal Said-i Nursi’yi geri gönder. Ankara’dan emir böyle geldi” dedi.

Ben, “efendim bu iş o kadar kolay değil. Hem ben sivil olarak bulunuyorum. Başkomiser gelsin, beraber kendisine gider, söyleriz” dedim.

Emniyet müdürü, “Öyle ya!.. Ben şimdi Başkomiseri gönderiyorum” dedi.

"Belki de buranın toprağı bizi buraya celbetmiş olabilir” 

Başkomiser geldi. Beraberce Üstâdın odasına çıktık. Talebeleri bizi içeri aldılar. Ben o zatı görür görmez, resmi polis olduğum halde kendimi zabtedemedim, hemen ellerine sarıldım öptüm. Başkomiser hayretle bana bakıyordu.

Biz Üstâda Ankara’dan gelen emri tebliğ ettik. Bize, “Benim halimi görüyorsunuz.. Ateşim kırk dereceye yakındır. Çok hastayım. Biz her yerde zabıta ile kardeşiz. Hiç onlara müşkilât çıkaracak bir durumumuz olmadı. Hastalığım iyi olsun, istediğiniz yere giderim. Amma bununla beraber belki de buranın toprağı bizi buraya celbetmiş olabilir” dedi.

Ben Üstâddan bu sözü duyunca, başkomisere, “Haydi çıkalım!” dedim. Odadan dışarı çıktık, kendisine dedim ki, “Artık bu zatı hiç kimse buradan gönderemez. Biz bizi hiç yormayalım. İşitmediniz mi, o bir işaret verdi. “Belki buranın toprağı bizi celbetmiş olabilir” dedi. Eğer öyle olursa, hiç kimse onu buradan gönderemez!” dedim.

Başkomiser hayretle yüzüme bakmaya başladı. “Peki ne olacak?” dedi.

"Hiç kimse onu buradan gönderemez” 

Dedim, “Sen hiç telâşlanma, şimdi Allah bir sebeb halkeder, bizi de mes’uliyetten kurtarır!” sözünü henüz bitirmemişken; bir baktık, Urfa Demokrat Parti başkanı Mehmet Hatipoğlu ve arkadaşları otelin merdivenlerinden yukarı çıkıyorlar. Geldiler, Üstâdla görüştüler. Biz de kendisine durumu anlattık. Mehmet Hatipoğlu hiddetlendi, “Ben şimdi kendim bizzat Namık Gedik’i telefonla arayacağım, hiç kimse onu buradan gönderemez” dedi.

Ben Başkomisere, “Gördün mü işte!.. Allah sebeb halketti. Artık kendini hiç yorma!” dedim. Çünkü o zaman hükûmet de, her şey de parti idi. Parti başkanı işe el koyduktan sonra, artık elimizden çıkmıştı.

Üstâdı gerçekten de Urfa’dan kimse çıkaramadı ve işaret verdiği gibi Urfa’da vefat etti.

Cenazesi defnedilirken; Urfalı Rafşî Hafız ve Urfa Valisi Şerafeddin Bey beni çağırdılar. Bir aşir okumamı söylediler. Benim sesim o zaman güzeldi. Yasin suresinin başından başlayarak sonuna kadar okudum. Çok da bağırmışım. Sonra 27 Mayıs ihtilâlinden sonra, o aşri okuduğum için, beni emekliye sevkettiler...”

İstediğin kadar da silahlı adam göndereceğim

Yine otelci Mahmud’un anlattıkları...

“Üstâd’ın vefat edeceği gece, Mehmet Hatipoğlu akşam bana geldi. “Bu gece otelde sen kalacaksın. Sana istediğin kadar da silahlı adam göndereceğim. Ben de evde telefonun yanı başında yatacağım. Şayet emniyet tarafından herhangi bir müdahale olursa, hemen bana telefon aç!” demişti.

O gece de, gerçekten bir dedikodu dolaşmakta idi ki, “Üstâdı geceleyin, emniyet aniden baskın yapacak ve zorla Urfa’dan gönderecek” diye... Biz hazırlıklı idik. Eğer hakikaten emniyetin öyle bir teşebbüsü olmuş olsa idi, iş çok kötüye giderdi.”

"Harareti acaib yükselmişti"

Yine hizmetkârlarının ifadelerine dönüyoruz. Bayram ağabey dedi ki:

Üstâdımız vefat edeceği gecenin akşamında buz istemişti. Fakat o zaman buzdolapları yoktu. Buzu bulamamıştık. Sonra geç vakitlerde Urfalılar biraz bulmuş, geceleyin getirmişlerdi. Fakat Üstâd artık istememişti. “Çay yapayım mı Üstâdım” dedim. “Hayır istemez!” işaretini verdi. Harareti acaib yükselmişti. Dudakları kuruyordu. Ben ıslak mendille siliyordum. Adeta ateş içindeydi. Kaç kere üstünü örttümse de Üstâd üstünden atıyordu. Bir müddet böyle devam etti. Üstâdımız ışıktan rahatsız olmasın diye ampüle mendilimi sardım.

"Merak etmeyiniz, ben küfrün bel kemiğini kırmışım"

Abdullah Yeğin ağabeyin söyledikleri:

“Üstâdımız Urfa’ya geldikten vefatına kadar bir kaç defa bana, “Urfa’nın hizmet-i imaniyesi çok büyüktür. Merak etmeyiniz, ben küfrün bel kemiğini kırmışım. Bundan sonra bir şey yapamayacaklardır” mealinde buyurmuşlardı.” dedi.

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum