Bediüzzaman’ın çilesi vefatından sonra da bitmedi!

Ömer Faruk Paksu’nun yazısı

Tarih 19 Mart 1960 Cumartesi… Ramazan-ı Şerif’in yirmi birinci gecesi… Bediüzzaman Said Nursî Isparta’daki ikametgâhında ateşler içinde yatmakta, hizmetinde bulunan dört talebesi sırayla başında nöbet tutmaktadır.

Bir ara gözlerini açar, çok az duyulur bir sesle, “Gideceğiz!” der. Şaşırırlar, “Nereye Üstadım?” diye sorarlar. “Urfa’ya gideceğiz!” der. “Üstad’ın ateşi fazla, herhalde baygınlık geçirdiğinden böyle söylüyor” diye yorumlarlar… Fakat Bediüzzaman aynı şeyi sık sık tekrarlar: “Sabah olsun, hemen Urfa’ya gideceğiz.”

“Arabanın bakıma ihtiyacı var” derlerse de, “Başka bir araba bulun. Gerekirse cübbemi satar ücretini veririm” der. Talebeleri, kararın kesin olduğunu anlar ve dördü birden arabayı hazır hale getirmeye koyulurlar.

20 Mart 1960 Pazar sabahı, saat 9’da araba hazırdır. Arabanın arkasına yatak serer, Bediüzzaman’ı yatırır, yorganı iyice sararlar. Talebelerinden Tahiri Mutlu evde kalacak, polisler geldiğinde kapıyı açmayacaktır. Zübeyir Gündüzalp ve Bayram Yüksel yol boyunca eşlik edecek, Hüsnü Bayram ise arabayı kullanacaktır.

Kapının önünde iki polis sürekli nöbet tutmaktadır. Vazifeleri gelen gideni kontrol etmek, Bediüzzaman’ın da evden çıkmasına müsaade etmemektir. Bu, 1926’da Van’da başlayıp 1960’ta vefatına kadar devam edecek olan, 35 yıllık sürgün-hapis-gözaltı-takip zulmünün bir uzantısıdır.

Derken şiddetli bir yağmur başlar, polisler ıslanmamak için kapalı bir yere sığınırlar. Vakit bu vakittir, hızla yola çıkarlar. Bir müddet sonra yağmur diner, polisler bakarlar ki araba yok… Kapıyı çalarlar, kimse açmaz. Ev sahibesi Fitnat Hanım’a sorarlar, “Kapısında bekliyorsunuz ya, siz bilmiyorsanız da ben mi bileceğim” diye ondan da bir azar işitirler. Karakola koşup her yere haber salarlar: “Said Nursî bilinmeyen bir yere doğru hareket etti.”

“Son yolculuğu”na çıkıyor!

Bediüzzaman Said Nursî’nin son yolculuğu işte böyle başlar. Eğirdir, Şarkikaraağaç, Konya, Ereğli, Ulukışla, Adana, Osmaniye, Gaziantep güzergâhından 25 saatte Urfa’ya ulaşırlar. Eğirdir’de arabanın tanınmaması için plakasına çamur sürerler. Konya’ya yaklaştıklarında peşpeşe Ayetü’l-Kürsî okurlar, çünkü Konya Valisi Cemil Keleşoğlu, “Nurcuların kökünü kazıyacağım” diyen birisidir. Neyse ki, kimse fark etmez ve hızla şehri geçerler.

Ereğli’ye varmadan Bediüzzaman’ın yolda söylediği şu sözünü talebeleri hiç unutmaz: “Evlatlarım! Hiç merak etmeyin. Risale-i Nur dinsizlerin, masonların belini kırmıştır, artık doğrulamazlar. Risale-i Nur daima galiptir.”

İftarı ve sahuru yolda yaparlar. Bediüzzaman bir şey yiyemez, aç bir vaziyette tekrar oruca niyetlenir. 21 Mart 1960 Pazartesi sabahın erken saatlerinde Gaziantep’e ulaşırlar. O günlerde bütün Anadolu’da olduğu gibi, Gaziantep’te de yağmur çamur gibi yağmaktadır.

Said Nursî’nin son yolculuğundaki medyayla teması burada başlar. Gaziantep’in yerel gazetelerinden Yeni Ülkü, Bediüzzaman’ın şehre gelişini şu başlıkla verir: “Müritlerin Piri, Bediüzzaman Said-i Nursî şehrimize geldi.” Haberin veriliş şekli de dikkat çekicidir:

Arabanın içinde şoför dâhil üç kişi var. Şoför mahallinde oturan müritlerden birisi, inip oradan geçen birine bir şeyler söylüyor. Arkada yorgana bürünmüş, takkeli bir ihtiyar oturuyor. İstanbul gazetelerinde çıkan resimlerinden tanıyoruz. Yorganlı bu ihtiyar, Nurcu Piri Bediüzzaman Said-i Nursî’dir. Göz göze geldiğimizde, yanımdaki arkadaşı müritlerinden biri sanarak eliyle selam verdi. Mukabele görmeyince, alnını kaşıyor gibi bir hareket yaptı ve başını eğdi.”

resim1-007.jpg

Ertesi gün (22 Mart 1960) Milliyet ve Tercüman gazeteleri aynı konuya değinir ve haberi hemen hemen aynı muhtevada verirler:

Nurcubaşının otomobili caddelerden geçerken acaip kıyafetini merak eden halk, yolun iki tarafına toplanmıştır. Said-i Kürdî yol kenarındaki halkı selamlamışsa da halk selamına mukabele etmemiş, aleyhte tezahüratta bulunmuştur. Diğer taraftan Gaziantep’e evvelki gün yağan kırmızı çamur, bütün caddeleri kirletmiş ve halk bunu Said-i Kürdî’nin gelişine yorumlamıştır.”

O günkü gazetelerin neredeyse tamamı rejim yanlısı bir yayıncılık yapmaktadır. Dine dair ne varsa karalanmakta, dindarlar hor görülmekte, “Rejim elden gidiyor, irtica geliyor!” yaygarası koparılmaktadır.

Urfa’da ölemezsin!

Otomobil 21 Mart Pazartesi öğleye doğru Urfa’ya ulaşır. Temiz bir otel sorarlar, İpek Palas Oteli tavsiye edilir. Otele varırlar. Bediüzzaman, talebelerinin kollarının arasında üçüncü kata zor çıkarılır ve 27 numaralı odaya yerleştirilir.

Urfa’ya geldiği kulaktan kulağa yayılır ve kısa sürede otelin etrafı insan seline döner. Binlerce Urfalı ziyaret edip elini öpmek ister. İlginçtir ki, bu tarihe kadar kimseyle görüşmek istemeyen, ilgiden rahatsız olan Bediüzzaman burada kim gelirse kabul eder, elini öptürür. O derece ki, elini kaldırmaya gücü yoktur, talebeleri elini havada tutmaya çalışırlar. Gelenlerle adeta vedalaşır.

Emniyetin bu durumdan anında haberi olur. Hemen Ankara’ya bildirilir. Ankara’dan gelen emir “Hemen geri dönsün!” şeklindedir. Emri bizzat İçişleri Bakanı Namık Gedik vermiştir. Emri tebliğe gelen polislere, Bediüzzaman, “Acayip! Ben buraya ölmeye geldim. Siz benim halimi görüyorsunuz, beni müdafaa edin” der. Polisler, “Biz emir kuluyuz. Hemen Isparta’ya döneceksiniz” derler. Talebeleri, “Bu vaziyette tekrar 24 saatlik bir yolculuğa katlanamaz” deseler de dinlemezler. Hatta arabayı otelin önüne getirtip bir an önce yola çıkmaları gerektiğini söylerler.

Misafirperverliğiyle meşhur Urfalılar bunu duyunca galeyana gelir. Ölüm döşeğinde bir din âliminin memleketlerinden gönderilecek olmasını hazmedemezler.

Derken ortalık karışır, olay büyür. Meseleden Demokrat Parti İl Başkanı Mehmet Hatipoğlu haberdar edilir. Hamiyet sahibi bir insan olan il başkanı soluğu emniyet müdürünün yanında alır. Müdürle tartışır, “Bu bizim misafirimizdir. Göndermeyiz. Gerekirse ölürüz!” der, hatta silahını çıkarıp masaya dayar. Tekrar otele döner.

Bu arada Bediüzzaman’ı muayene etmesi için doktor getirilir. Doktor, “Bu zatı ne cesaretle buraya getirdiniz? Kırk derece ateşi var. Bu durumda hiçbir yere gidemez” der. Artık akşam olmuştur.

23 Mart 1960 Çarşamba gününün ilk vakitleridir. Saat 03.00 civarıdır. Bediüzzaman bitkin bir vaziyette yatmakta, talebeleri sırayla başında nöbet tutmaktadır. Nöbet sırası Bayram Yüksel’dedir. Bayram Yüksel, Üstadın kollarını ovmakta, yüksek ateşten kuruyan dudağını ıslatmaktadır. Bediüzzaman bir ara sakinleşir, ellerini göğsüne koyar ve kendinden geçer. Bayram Yüksel, Üstad uyudu diye sevinir, üzerini örter, sobayı yakar, ayakucunda beklemeye başlar. O sırada ruhunu sahibine teslim etmiştir. Ancak bunu talebeleri Üstad sabah namazına uyanmadığında anlarlar. Cenazenin fazla bekletilmesine müsaade edilmez, cuma günü defnedilecekken program bir gün önceye çekilir ve perşembe günü cenaze namazı kılınır ve Dergâh’a defnedilir.

Gazetelerdeki Said Nursî

Bediüzzaman’ın Said Nursî’nin Urfa’ya gelişinden sonraki her an ulusal basın tarafından adım adım takip edilir. Haberin veriliş biçimi ve kullanılan dil objektiflikten uzak olduğu gibi aynı zamanda saygısızcadır; yalan yanlış pek çok şey araya karıştırılır. Vefatına kadar geçen iki günlük süre, cenaze namazı ve defin anında yaşananlar abartılı şekilde anlatılır. Hele “Said Nursî kimdir?” başlığı altında yazılanlar yalan ve iftirayla doludur.

r2-004.jpg

Akşam gazetesinde (24 Mart 1960) yer alan bilgiler, “neresini düzeltelim” cinsindendir. “Böyle değil, doğrusu şöyle” demeye tenezzül edilecek şeyler bile değildir. Gazeteye göre Bediüzzaman, “Doğuda üniversite kurmak için hükümetten aldığı para ile Kürt isyanını hazırlamış, hayatının son yıllarında bir peygamber edasıyla şehir şehir dolaşmış, 1950 seçimleri arifesinde yurdun muhtelif illerinde gizli propaganda seyahatlerinde bulunmuş, sünnetli olarak dünyaya gelmiş, küçük yaşta kendisini din mücahidi ilan etmiş, İttihat ve Terakki Partisinin karşısında mücadele eden koyu softalar arasında isim yapmış, daha o zamanlar koyu bir taassup ve din devleti taraftarı olarak tanınmış, iki yıl müddetle Sibirya’da esarette kaldığı için Ruslara düşman olmuş, hatta Kubilay Hadisesi’ne bile karışmış.”

Milliyet gazetesinde (24 Mart 1960) Ömer Sami Coşar’ın kaleme aldığı Saidi Nursî (Kürdî) biyografisinde de şu bilgiler yer alır:

“Saidi Nursî, 93 yıllık ömründe 31 Mart vakasından Anadolu’yu yıpratan isyan hareketlerine kadar birçok hadiselerde rol almış. İstanbul’u kana boyayan 31 Mart Vakası’nda Derviş Vahdeti’nin yanında görülmüş. Daha o zamanlarda dini siyasete istismar yolunda yürümüş. Allah tarafından, İslamiyet’i kurtarmakla vazifelendirildiğini söylemiş. ‘Bölgecilik’ propagandası yaparak Osmanlı Devletinin parçalanması için çalışmış, Cumhuriyet rejiminin kurulması ile bir köşeye çekilmiş, fakat rahat durmamış, 1937 yılına kadar memleketi sarsan Şark isyanlarında parmağı olduğu iddia edilmiş.”

Tabut başında yumruklar

Dünya gazetesinin 24 Mart 1960 tarihli haberine göre ise, Said Nursî’nin müritlerinden bazıları “pirin ölümsüz kişi” olduğuna inanıyormuş. Dünya, Milliyet ve Tercüman gazetelerinin (24 Mart 1960) haberlerine göre ise Said Nursî, “ilm-i tıbba aşina olduğu için doktora gitmeye lüzum hissetmezmiş”, “hayatında hiçbir hastalığı için doktor müdahalesi istememiş”, “kendi kendini tedavi edebilirmiş.”

Akşam gazetesi ise “Gazetecilere Hücum” başlığında şunları yazar:

“Saat 22 sıralarında, Nursî’nin tabutu hücreden çıkarılarak Ulu Camiin içine alınmış ve müritleri etrafına toplanarak, duaya hazırlandıkları sırada fotoğraf çekilmesi üzerine, gazetecilerin üzerine yürümüşlerdir. Bu arada muhabirimiz Kâmil Apa, 2 metre yükseklikten düşmüş. Nurcular tarafından üstü başı yırtılmış ve yumrukla dövülmüştür. Ayrıca Milliyet gazetesinin muhabiri ile başka bir gazeteci de dövülmüşler ve yetişen polisler tarafından Nurcuların elinden kurtarılmışlardır.”

r3-003.jpg

Tercüman gazetesi ise şu satırlara yer verir:

 “Hıçkırıklar, inlemeler ve dövünmeler arasında yapılan cenaze törenine bir de gazetecinin dövülmesi eklendi. Nurcu başının müritleri, Said-i Nursî’nin ölümünden sonra resmini çeken bir İstanbul gazetesinin Gaziantep muhabirini dövdüler. Cenaze töreni bir insan selini andıran binlerce kişinin coşkun hareketleri ile başladı. Cenazeyi takip edenlerin Nurcubaşının tabutunu taşımak için birbirleri ile yarışa girmeleri yüzünden de yer yer karışıklıklar, itişip kakışmalar, hatta yumruklaşmalar oldu. Tabutun ucundan tutabilmek için 5000 kişi birbirini itip kakıyor, yumruk, sille, tokat savuruyordu. Bir ara mücadele o derece şiddetlendi ki tabut düşüp parçalanacaktı.”

“Nurcuların yeni lideri kim olacak” telaşesi

Gariptir, daha vefat ettiği gün “yerine kim gelecek” tartışmalarıyla fitne ateşi yakılmaya çalışılır.

Akşam gazetesi (24 Mart 1960) “Nurcuların yeni lideri kim olacak?” diye başlık atar ve altına şunları yazar:

“Şimdi 1,5 milyonluk Nur tarikatı mensuplarını yepyeni bir mesele meşgul etmektedir. Yeni lider kim olacaktır? Said-i Nursî acaba bu konuda bir direktif bırakmış mıdır? Bütün bu soruların cevabını bilmememize rağmen, bize kalırsa yeni Nur lideri, Bediüzzaman’ın en yakın üç müridinden biri olacaktır. Liderlik için isimlerinden bahsedilen üç yakın mürid ise Mehmet Nuri Güleç, Ziver (Zübeyir) Gündüzalp ve Gıyasettin Emre’dir.”

r5-001.jpg

“Said-i Nursî’nin yerini almak için Nurcular arasında şimdiden çekişme başladı” diyen Tercüman gazetesi de Zübeyir Gündüzalp ismiyle DP Muş Milletvekili Gıyasettin Emre’nin isimlerini karıştırır:

“Said-i Nursî’nin ölümüyle boşalan Nurcubaşılığa onun en yakınlarından olan başmüridi Gıyasettin Emre getirilecektir. Gıyasettin Emre, Said-i Nursî’nin yanında uzun zamandan beri bulunmakta ve kendisinin en yakınlarından biri bulunmakta idi. Evvelce PTT idaresinde çalışırken, Nurcubaşıya daha yakın olabilmek için bu vazifesinden istifa etmiş ve birlikte çalışmaya başlamıştı. Gıyasettin Emre, son olarak Said-i Nursî ile buraya gelmiş ve burada kendisinin müritliğini yapmıştı. Nurcubaşının bütün hususiyetine vakıf olan ve kendisinin Nurculuğa dair eserlerini kaleme alan veya temize çeken bu şahsın tahsili pek önemli değildir. Söylendiğine göre ortaokulu bitirmiş olan Gıyasettin Emre, Said-i Nursî’den Farsça ve Kur’an öğrenmiştir.”

Milyonları aşan nakit ve gayrimenkul sahibi (!)

Bir sepetlik dünyalığı olan, kırk yamalı cübbe ve şalvardan başka giyeceği olmayan Bediüzzaman’a öyle bir iftira atılır ki, bu şaşılacak derecededir. 24 Mart 1960 tarihli Vatan gazetesi şöyle demektedir:

“Öğrendiğimize göre, Nurcubaşı Saidi Nursî’nin tek varisi Konya’daki kardeşidir. Kendisinden küçük olan kardeşi Konya İmam-Hatip Okulunda öğretmenlik yapmaktadır. Saidi Nursî’nin milyonları aşan nakit ve gayri menkulünün kardeşine kalacağı anlaşılmaktadır.”

Akşam ve Cumhuriyet gazeteleri (24 Mart 1960) daha insaflıdır. Onlara göre “Said-i Nursî’nin üzerinden 40 bin lira çıkmıştır.”

Oysa gerçek ertesi gün ortaya çıkar, hem de aynı gazetelerde... Adeta kendi kendilerini yalanlarlar. Tereke hâkimi, Bediüzzaman’ın mal varlığını şu şekilde tespit eder:

“15 lira bozuk para, bir saat, bir pusula, bir ibrik, bir leğen, iki pamuklu seccade, bir cüppe, şalvar, bez kuşak, bir baş yaşmağı, bir çift çorap, üç adet de mendil. Ayrıca bir sepet içerisinde bir çaydanlık, bir kaşık, bir cezve ve bir de çay bardağı bulunmaktadır. Bir de eski Türkçe basılmış takvim bulunmuştur.”

15 lira “bozuk para” da eşyaların Konya’da öğretmen olan kardeşi Abdülmecid Efendi’ye gönderilmesi için posta masrafı olarak kullanılır.

Görüldüğü gibi Tek Parti döneminde CHP’nin sözcüsü gibi çalışan gazeteler, DP döneminde de bu âdetlerinden vazgeçmiş değildi. Onlara göre din ve dinî değerler aşağılanmalı, dindarlar yok sayılmalı, onlara söz hakkı tanınmamalıydı ve bu amaca ulaşmak için her türlü yol mübahtı.

cenaze-fotosu.jpgr4-001.jpgaraba-fotosu.jpg

(Kaynak: “Derin Tarih” dergisi, Mart 2015)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum