Şahin DOĞAN
Türkiye'nin Ruhu: Cemil Meriç
(2026 Haziran ayında Esenler Belediyesi'nde yaptığımız Cemil Meriç konuşması. Konuşmanın linki bir türlü gelmedi. Metni geldi. Buna da şükür! Kitabın ikinci baskısı olursa bu yazıyı da alırız belki.)
"Ben söze Cemil Meriç masalımla başlayayım diyorum. 30 yıllık bir masalımız var Cemil Meriç'le. Benim bahtiyarlığım Cemil Meriç'le doğrudan doğruya tanışmak. Ben Cemil Meriç'e herhangi bir kitap, herhangi bir tavsiye üzerine gitmedim. Bazı yazarlar vardır, onlar hakkında bir kitap okursun, ona gidersin; tanıtıcı bir makale okursun, ona gidersin. Benim talihim Cemil Meriç'i doğrudan keşfetmem.
Yıllar önce sevda hisleri içinde bocalıyordum, liseyi bitirmiştik, üniversite hazırlık yıllarıydı. Sınıftan bir kıza âşık olmuştum. O hisler içindeydi. Camide de kalıyordum, kaldığım yer bir cami cemaat eviydi. Necip Fazıl aşığı bir dost, elinde kitabıyla, “Şahin, senin dermanını getirdim.” dedi. Aldım kitabı, üzerinde Jurnal yazıyordu. “Başlarını oku sen, diğer taraflarına bakma.” dedi. İlk bölümde mektuplar bölümü var. Aşk mektupları. Yalnız bir odada kalıyordum ve risalelerden kalma müthiş bir okuma alışkanlığım vardı. Tek boyutlu da olsa o zamanlar kitap okuma kültürü edinmiştim. Lâmia Hanım'a yazdığı mektupları hemen hemen ezberledim. Bu şekilde Cemil Meriç'in dünyasına adımımı attım. Bu bahsettiğim 1995 yılları. 31 yıl geçti. O çocukluk hislerinden çıkıp düşünceleriyle hemhâl olmaya başladım. Ondan sonra ne tuhaftır, Lâmia Hanım'a Mektuplar'ı bir daha okumadım.
Müslüman düşünürlerle olduğu kadar dünyanın bütün düşünce fatihleriyle de, kendi tabiriyle “düşünce fatihleriyle” tanışmam Cemil Meriç sayesinde olmuştur. Bu yüzden rahmetli Hüsamettin Arslan, kendisinden söz ederken “entelektüel babam” ifadesini kullanmıştı. Gerçekten de bu konuda pek çok insanın entelektüel babasıdır. Benim nazarımda da Cemil Meriç, farklı düşünce dünyaları arasında kurulmuş büyük bir köprüdür.
Peki, Cemil Meriç nedir? Bana göre Cemil Meriç Türkiye'dir. Cemil Meriç, Türkiye'nin ruhudur; Türkiye'nin aynasıdır. Onu bir ayna gibi karşımıza aldığımızda, ilk bakışta Türkiye'nin hâllerini görürüz. Biraz daha geriye çekilip daha geniş bir perspektiften baktığımızda ise yalnızca Türkiye'yi değil, Doğu'yu ve Batı'yı da görürüz. Özelde Türkiye'nin, genelde ise dünyanın berrak ve cilalı bir aynasıdır.
Cemil Meriç'in öyle geniş bir dünyası vardır ki o dünyanın içinde Ali Şeriati de kendine yer bulur, Tagor da, Gandhi de... Bediüzzaman Said Nursî de vardır, Kerim Sadi de, Nâzım Hikmet de... Düşünce adına söylenmiş sahici bir söz neredeyse, Cemil Meriç oradadır. Çünkü onun dünyasında sağ ve sol ayrımından önce düşünce vardır, his vardır, hakikat vardır. Bugün hâlâ Cemil Meriç'i “sağcı mıydı, solcu muydu?” diye tartışıyoruz. Oysa Cemil Meriç'in kendisi bu ayrımların çoktan anlamını yitirdiğini düşünüyordu. Bir dönem beni de “solcu” diye eleştirdiler; başka bir dönem “sağcı” dediler. İşte Cemil Meriç tam da bu yüzden, kendi ifadesiyle, “düşüncenin gökkuşağıdır.”
Bu ifadeden hareketle yazılmış bir kitap da vardır. Ben de diyorum ki, Cemil Meriç'in aynasında insan düşünceyi de görür, duyguyu da görür. Sartre Fransa'yı temsil ediyorsa, Ali Şeriati İran'ı temsil ediyorsa, bana göre Cemil Meriç de Türkiye'yi temsil eder. Ben onun için “Türkiye'nin ruhudur.” diyorum. Cemil Meriç'in takdire şayan taraflarından biri de tespitlerinin isabetidir. Öyle cümleler kurar ki tam yerine oturur. Mesela Necip Fazıl hakkında yaptığı bir değerlendirme beni çok etkilemiştir. Ben de Necip Fazıl'ın dünyasına Cemil Meriç sayesinde girdim. Şiirlerini okudum, Çile'yi ezberledim, piyeslerini, fikir kitaplarını, İdeolocya Örgüsü'nü okudum. Fakat zihnimde Necip Fazıl'la ilgili ifade edemediğim bir kanaat vardı.
Bir gün Halil Açıkgöz'ün hazırladığı sohbetlerde Cemil Meriç'in şu cümlesine rastladım: “Necip Fazıl sanatta çok tatlıdır; ama ilmîliğe soyunduğu zaman kusulacak gibidir.” O cümleyi okuyunca, “İşte benim söylemek istediğim buydu.” dedim. Ben de aynı kanaate varmıştım ama bunu bu kadar veciz, bu kadar güçlü ifade etmek ancak Cemil Meriç'e yakışırdı.
Aynı şekilde Bediüzzaman Said Nursî hakkında yaptığı tespitler de, Ali Şeriati hakkında söyledikleri de yerli yerindedir. Ali Şeriati'nin Türkiye'de tanınmasında Cemil Meriç'in katkısı gerçekten çok büyüktür. Özellikle Göller Bölgesinde Bir Büyük Ada kitabıyla dikkatleri yine o çekti. Onu Türk düşünce hayatının gündemine taşıyan isimlerden biri olmuştur. Sosyal, siyasal, edebî ve felsefî alanlarda yaptığı tespitlerin büyük bir kısmı bugün de geçerliliğini korumaktadır.
Mesela o meşhur sözü... “İdeolojiler, idrakimize giydirilen deli gömlekleridir.” Bence tek başına üzerinde saatlerce konuşulabilecek bir cümledir. Çünkü ideolojilerin tamamının Batı menşeli olduğuna dikkat çeker ve insanın hakikati bu kalıpların dışına çıkarak araması gerektiğini söyler. Cemil Meriç'in üzerinde titrediği bir başka mesele de dildir. Üslup meselesidir. “Kelâm bütünüyle haysiyettir.” der. “Kamus namustur.” der. Hatta meşhur ifadesiyle, “Kamusa uzatılan el, namusa uzatılmıştır.” Ona göre dil, bir milletin en büyük mabedidir. Bu yüzden, “Asıl mabet dildir; mabedi bezirgânlardan temizlemek gerekir.” der. Cemil Meriç'i anlamak demek, biraz da dil meselesini anlamak demektir. Çünkü o, ömrü boyunca dil mabedinin bekçisidir. Ona göre bir din mabedi, bir de dil mabedi var ve Meriç için din mabedinin girişi dil iledir.
Bana göre Cemil Meriç'in ruhunu en iyi yansıtan eserleri ise Jurnal'lerdir. Bu Ülke damıtılmış, edebî bakımdan kusursuz bir eserdir; fakat Jurnal'lerde Cemil Meriç bütün çıplaklığıyla karşınızdadır. Acılarıyla, ıstıraplarıyla, hayal kırıklıklarıyla, dertleriyle... Orada maske takmaz, rol yapmaz. Hikâyesini o kadar dürüst, samimi ve içten bir şekilde anlatıyor ki hayran olmamak elde değil.
Necip Fazıl'ın da güçlü bir benlik duygusu vardır; Kafa Kâğıdı'nda da, Bâbıâli'nde de bunu hissedersiniz. Cemil Meriç'te de aynı derecede güçlü bir şahsiyet vardır. Büyük zekâ çoğu zaman güçlü bir benliği de beraberinde getirir. Hatta bir yerde şöyle bir tespit okumuştum: “Egoizm en çok Cemil Meriç'e ve Necip Fazıl'a yakışıyor.” Elbette bu mecazi bir ifadedir; ama anlatılmak istenen, büyük şahsiyetlerin kendilerine duydukları güvenin büyüklüğüdür.
Cemil Meriç'le ilgili son olarak şunu söylemek isterim. Hepimiz onun otuz sekiz yaşında gözlerini kaybettiğini, altmış sekiz yaşında da felç geçirdiğini biliyoruz. Bana göre ise Cemil Meriç'i asıl Cemil Meriç yapan dönem, gözlerini kaybettikten sonraki devridir. Ben özellikle “kör” kelimesini kullanmak istemiyorum. Ümit Hanım da anlatırdı; bu kelimeyi babalarının yanında kullanmamaya büyük özen gösterirlerdi.
Elbette ailesi açısından gözlerini kaybetmesi büyük bir imtihandı. Ama biz okurları açısından bakıldığında, Cemil Meriç efsanesi o dönemden sonra başladı. Paris yılları, yaşadığı büyük acılar ve ardından gelen karanlık... Bütün bunlar onun üretimini durdurmadı; aksine daha da derinleştirdi. İslam itikadı açısından bakınca sorunlu şeyler çok. Benim zihnimde onu benzetebileceğim tarihî bir isim de var: Ebü'l-Alâ el-Maarrî. Birincisi Ömer Hayyam, diğeri Ebü'l-Alâ el-Maarrî. İkisi de agnostik insanlar, İslam itikadına dair bazı şüpheleri var. Ondan ziyade Cemil Meriç onlardaki beşerî tereddütü sevmiş. Ebü'l-Alâ el-Maarrî âmâdır. Onun âmâlığı doğuştandır. Cemil Meriç ise 38 yaşından sonra âmâ olmuştur. İçindeki ukdelerden biri de el-Maarrî'nin kitaplarını çevirememesidir. Cemil Meriç'in karamsarlığı, melankolisi, melali; aynısını Ömer Hayyam ve Ebü'l-Alâ el-Maarrî'de görebilirsiniz. Ebü'l-Alâ el-Maarrî'nin bir sözü var, bunu Ömer Hayyam'a da mal ederler: “Ne mutlu hiç dünyaya gelmemiş olanlara.”
Bir Nihilist Cemil Meriç'te Nihilizm'i görür, bir Agnostik Agnostizm'i görür, bir Müslüman İslam'ı görür, bir Ülkücü Milliyetçiliği görür. Çünkü Cemil Meriç umumi bir şemsiyedir, Türkiye'ye tutulan berrak, şeffaf bir aynadır."
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.