Prof. Dr. Şadi EREN

Prof. Dr. Şadi EREN

Şapka Meselesi

Osmanlı toplumu, sarıklı bir toplumdur. Sarık, zamanla yerini fese bırakmıştır. Osmanlının fesle tanışması, 16.yüzyılda Cezayirli denizciler vasıtasıyla olur. II. Mahmud döneminde ise, Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması sonrasında hayli yaygınlaşır. Osmanlı sona erip de devamında Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda bir eksen kayması yaşanır, Batı tarzı bir hayat modeli öne çıkar. Bu; kanunlarda, eğitimde kendini gösterdiği gibi kılık ve kıyafette de kendini gösterir. Şapka, bu değişikliklerin âdeta bir sembolü gibidir. Erkeklerin şapka giymesinin zorunlu kılınması 25 Kasım 1925 tarihinde 671 no’lu kanun olarak mecliste kabul edilmiş ve devlet eliyle uygulanması yaptırılmıştır. İlgili kanun şöyle demektedir:

"Türkiye Büyük Millet Meclisi azaları ile idare-i umumiye ve hususiye ve mahalliyeye ve bilumum müessesata mensup memurin ve müstahdemin, Türk milletinin iktisa etmiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da umumi serpuşu şapka olup buna münafi bir itiyadın devamını hükümet meneder."[1]

1990’lı yıllarda bazılarının devlet eliyle üniversitede okuyan kızların başörtüsünü çıkarmaya çalışmaları misali, nedense o yıllarda da erkeklerin başına bir şapka geçirilmeye çalışılmıştır. Günümüz Türkiye’sinde demokrasinin geldiği nokta daha özgürlükçüdür. Üniversitede okuyan kızların başörtüsüyle uğraşılmadığı gibi, başörtüsü kamusal alanda da serbest bırakılmıştır. Şapka ise, kanun olarak aslında yine vardır ama uygulaması yapılmamakta, hukukî deyimiyle söylersek “ölü kanun” olarak durmaktadır.

Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi gibi âlimler "Şapkayı şaka ile dahi başa koymağa hiçbir cevaz yok" demişlerdir. Bunun sebebi, Hristiyan kıyafeti olmasından kaynaklanmaktadır. Bediüzzaman meselenin bu yönüne şöyle dikkat çeker:

“Sual: Küfür kalbe ait bir özelliktir. Bu durumda zünnar bağlamak veya ona kıyas edilen şapka nasıl küfür olur?

Cevap: Şeriat gizli şeylere emarelerle itibar eder, hatta bu sırdan, zahiri sebepleri illet makamına koymuştur. İşte, bazı türü rükûa mâni olan zünnar giymekte ve secdeye engel olan şapkayı takmakta, ubudiyetten istiğna alâmeti; kâfirlerin gidişatını ve dinlerini beğenmeyi ima eden kendini onlara benzetmek vardır. Gizli olan küfür özelliğinin olmayışına kat’i hükmedilemediğinden, zâhir olanla hüküm verilir.”[2]

Zünnar, Hristiyan rahiplerinin veya puta tapanların bellerine bağladıkları kuşaktır. Rükûa mâni olduğu için, kuşanılması İslâm Dininde küfür alâmeti sayılmıştır. Bunu bayrak örneğiyle daha net olarak anlayabiliriz. Bayrak, maddesi itibarıyla bir bezdir, ama o bir bez olmanın ötesinde bir milletin bağımsızlık sembolüdür. Benzeri bir durum zünnar ve şapka için geçerlidir.

O günün şartlarında Bediüzzaman şapkayla uğraşılmasını tasvip etmemiş, eserlerinde buna muhalefetini de net bir şekilde dile getirmiştir. Ancak kanun zoruyla giyilmesi mecburi kılındığı için şu değerlendirmeleri yapmıştır.

"…Acaba o zaman onu giyen kâfir olmaz mı?"

Dedim: "Şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek, inşâallah Müslüman edecek."[3]

Bediüzzaman’ın bu değerlendirmesi, en azından “zaruret” çerçevesinde değerlendirilebilir. Bunun sonuçlarına ise şöyle temas eder:

“…Cin ve insin Şeyhülislâmı Zembilli Ali Efendi'nin "Şapkayı şaka ile dahi başa koymağa hiç bir cevaz yok." demesiyle beraber bütün şeyhülislâmlar ve bütün ulema-i İslâm cevazına müsaade etmedikleri halde, avam-ı ehl-i iman onu giymeğe mecbur olduğu zaman, o büyük allâmelerin adem-i müsaadeleri ile, onlar tehlikede.. yani ya dinini bırakmak, ya isyan etmek vaziyetinde iken, kırk sene evvel Beşinci Şua'ın bir fıkrası: "Şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek, inşâallah Müslüman edecek." demesiyle avam-ı ehl-i imanı hem isyan ve ihtilâlden, hem ihtiyarıyla imanını ve dinini bırakmaktan kurtarmıştır…”[4]

Bediüzzaman, bu fetvanın iki sonucunu söylemektedir:

1-Ehl-i imanı isyan ve ihtilâlden kurtarmak.

2-Bile bile imanını ve dinini bırakmaktan kurtarmak.

Bu tür fetvalar olmasa, ülke içinde hayli kargaşalar yaşanabilirdi. Prof. Dr. Ergün Aybars'ın İstiklal Mahkemeleri adlı kitabının "Şapka Kanunu'na Tepkiler ve Yargılamalar- Mahkemenin Bu Suçlarla İlgili Gezisi" bölümünde konu hayli ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Numune olarak bir kısmına bakabiliriz:

Erzurum: Erzurum'da halkın bir kısmı çarşıyı kapatıp Vali'nin evi önünde: "Biz gâvur memur istemeyiz" diye bağırdı, polisin uyarılarına aldırış etmeyenlere karşı kuvvet kullanıldı, 27 kişi tutuklandı. Hükümet Erzurum'da bir ay süreyle sıkıyönetim ilân etti. Yargılamalar Erzurum'da İstiklâl Mahkemesi bulunmadığı için Sıkıyönetim Mahkemesi'nce yapıldı. Suçlu bulunanlar idama mahkûm edilerek asıldı.

Sivas: İstiklal Mahkemesi, 25 Kasım günü Sivas'a geldi. Sivas'ta şapka aleyhine duvarlara asılan yazılar dolayısıyla Sivas'ın bütün muhtarları yargılandı, beraat etti. Yargılanan bazı belediye görevlilerinden İmamzâde Mehmet Necati'nin idama, iki kişi beşer, altı kişi onar sene, Belediye Başkanı Abbas ve diğerleri yedi buçuk sene hapse mahkûm edildi.

Trabzon: Trabzon'da hemen herkes şapka giymişti. İstiklal Mahkemesi Başkanı Ali Bey Halk Partisi binasında bir konuşma yaptı, Trabzon halkının şapkayı isteyerek giymiş olmasından duydukları memnuniyeti belirtti.

Rize: İstiklal Mahkemesi Rize’de 12-13 Aralık'ta 143 kişiyi yargıladı. Köy imamlarının halkı ayaklanmaya kışkırttığı, İskilipli Atıf Hoca'nın “Frenk Taklitçiliği ve Şapka” adlı risalesinin kışkırtıcılığın etkeni olduğu, bu ayaklanmada, İstanbul'daki gizli bir örgütün büyük rolü bulunduğu anlaşıldı. Mahkeme, 143 tutukludan sekizini idama, 14'ünü on beşer, 22'sini onar, 19'unu beşer sene hapse mahkûm oldu. 80 kişi beraat etti. İdam hükümleri, aynı gün öğleden sonra uygulandı

Giresun: 1 Şubat'ta başlayan Giresun ve Erzurum olayı sanıklarının yargılanması sonucunda Atıf Hoca ile Ali Rıza idama mahkûm edildi. Hasankale Telgraf Müdürü Halit, Uşaklı Köseoğlu Ahmet, Salih, Yusuf Kenan Onar; Saatçi Süleyman, Kâmil Paşaoğlu Muhlis on beşer sene küreğe; Murahip Ali, Hoca Osman, Hacı Bey, Hoca Mehmet, Kara Sabri, Emekli Yüzbaşı İsmail yedişer sene ve Fatih Türbedarı Hasan beş sene hapse mahkûm oldular. Hoca Tahir, Hacı Fettah Adana'da üç sene, Hasan Fehmi'nin üç sene Isparta'da ve Sami Muhsin, Sabuncuzade Mustafa, Zühtü'nün üç sene İstanbul'da sürgün bulunmalarına karar verildi…[5]

[1] https://www.turkhukuksitesi.com/showthread.php?t=19133

[2] Nursi, (Arabi) İşaratu’l- İ’caz, s. 74-75

[3] Nursi, Şualar, s. 359

[4] Nursi, Şualar, s. 385

[5] Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Cilt II, İleri Kitabevi, 1995, İzmir

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.