Prof. Dr. Şadi EREN

Prof. Dr. Şadi EREN

Büyük günah işlemek insanı kâfir yapar mı?

İslam Tarihinde en fazla tartışılan konulardan biri mürtekib-i kebire yani büyük günah işleyenin durumu olmuştur. Haricilere göre, büyük günahlar insanı kâfir yapar, böyle günahları işleyenler ebedi cehennemliktir. Yine onlara göre iman-küfür ortası yoktur ve amel, imandan bir cüzdür.

Günümüzde de bazıları -her ne kadar “biz hariciyiz” demeseler de- aynı zihniyete sahiptirler. Bu konuda şu esaslara dikkat çekmekte fayda görüyoruz:

-İnsan günaha meyilli bir varlıktır. Nefsine mağlup olup şeytanın peşinden gitmeye müsaittir. Ama tevbe kapısı can boğazdan çıkıncaya kadar açıktır. Dolayısıyla, günaha girenin kâfir olduğunu kabul etmek ağır bir hükümdür. Günahkâr mümine “kâfir” değil, “fasık” adı verilir.

-Ebedi cehennem kâfirler içindir. Günahları sevaplarından fazla olan bir mümin, cehennemde ebedi kalmaz, cezasını çektikten sonra çıkar.

-İman bir ağacın köklerine, amel de onun meyvelerine benzetilebilir. Kökler zayıfsa meyveler az ve cılız olur. Onun gibi, amelde noksanlık imanın zayıf olmasına delalet eder. Mesela nice içki içen kimse vardır ki bu halden kurtulmak ister, kalben pişmanlık duyar, “Allahım beni bu halden kurtar” diye yalvarır. Böylelerine “kâfir” deme hakkımız yoktur. Ama hiç pişmanlık duymadan gönül rahatlığıyla büyük günahları işleyen birinin imandan nasibi olmadığı veya çok çok zayıf bir imanı olduğu ortadadır.

-Nefis ve şeytana mağlup olup günaha girmek insanı kâfir yapmaz, ama o günahın günah olduğunu inkâr etmek insanı küfre sokar. Sözgelimi içki içen bir insan, içki içmesinden dolayı kâfir olmaz. Ama içki içmeyen birisi “içki haram değildir” dese küfre düşer. Çünkü içkinin haram oluşu âyetle sabittir. Kur’an’ın herhangi bir hükmünü kabul etmemek ise, insanı dinden çıkarır.

-İnsan, nefsine karşı tavizsiz, başkalarına karşı müsamahalı olmalıdır. Kendi noksan ve kusurlarını görmek, devamlı başkalarının noksan ve kusurlarını görmekten onu alıkoymalıdır.

Bediüzzaman “büyük günah işleyenin durumu” meselesini eserlerinin değişik kısımlarında ele almıştır. En ayrıntılı açıklamaları ise On üçüncü Lem'a'da yapmaktadır. Misal olarak şu kısma bakabiliriz:

"Günah-ı kebireyi işleyen, nasıl mü'min kalabilir?" diye suallerine cevap ise:

“…Sâniyen: Nefs-i insaniye, muaccel ve hazır bir dirhem lezzeti; müeccel, gaib bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hazır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azaptan daha ziyade çekinir. Hem insanda hissiyat galip olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı, ileride gayet büyük bir mükâfata tercih eder. Ve az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük bir azab-ı müecceleden ziyade çekinir. Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor belki inkâr ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalp ve akıl susarlar, mağlup oluyorlar.

Şu hâlde kebairi işlemek, imansızlıktan gelmiyor, belki hiss ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlubiyetinden ileri gelir.”[1]

Günah, insanın hamurunda vardır. İlk insan Hz. Âdemin yasak ağaçtan yemesi, bunun bir göstergesidir. Dolayısıyla bütünüyle günahlardan uzak kalabilmek neredeyse mümkün değildir. Bir de insan peşincidir, ilerisini o kadar düşünmez. Eline geçecek azıcık bir lezzeti, sabretme durumunda ilerde elde edebileceği büyük lezzetlere tercih eder. Hazır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azaptan daha ziyade çekinir. Hislerine mağlup olduğunda aklın kontrolünden çıkar, çocukça kararlar alır, yanlışlar yapar. Nefsani arzuları hükmettiğinde imanın mahalli olan kalp ve akıl devre dışı kalırlar…

Meselenin mütemmimi olarak Bediüzzaman’ın şu ifadelerine de bir bakmak ve üzerinde dikkatlice düşünmek gayet yerinde olacaktır:

“…Hâlbuki Allah'ı bilmek, bütün kâinata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî her şey onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat'î iman etmek ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve "Lâ ilahe illallah" kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa "Bir Allah var" deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek, -hâşâ- hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci' tanımak ve her şeyin yanında hazır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah'a iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki manevî cehennemin dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.

Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.

Evet, kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlık-ı Zülcelal'i inkâr edemez. Etse, bütün kâinat onu tekzip edeceği için susar, lakayt kalır. Fakat ona iman etmek: Kur'an-ı Azîmüşşan'ın ders verdiği gibi, o Hâlık'ı sıfatları ile, isimleri ile umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tövbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.”[2]

Burada “inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır” denilmesi son derece veciz ve dikkat çekicidir. İnsan iman ettiğinde, bu amele de yansımalı ve kendini göstermelidir. “Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.” Evet, insan nefsine mağlup düşebilir ve bunun sonucu olarak büyük bir günah işlemiş de olabilir. Ama böyle hallerde iman devreye girmeli, kişiyi tevbe ve istiğfara sevketmelidir.

[1] Nursi, Lem'alar, s. 76-77

[2] Nursi, Emirdağ Lahikası- I, s. 203

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.