Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

Rize dersleri

Liseyi Rize'de okuyup nurları da orada tanımamız, bizi Trabzon'daki üniversite yıllarında ve sonrasında, Rize'ye daha da bir unsiyetli ve irtibatlı kıldı. Lisede okurken Din Görevlileri Cemiyeti salonuna gidip hem oranın güzel ve mânevî havasını teneffüs eder hem de kütüphanesinden istifade ederdik. Bizim kitap okuduğumuzu gören hamiyetli insan rahmetli İbrahim Toprak ve Mustafa Uzun büyüklerimiz gelir hem hâl hatırımızı sorar hem de okumamız için yeni kitaplar getirirlerdi. Rahmetli Yavuz Bahadıroğlu'nun romanları ve Mehmet Kırkıncı hocamızın o zaman yeni çıkan Hikmet Pırıltıları kitaplarıyla orada tanışmıştık.

Yine orada kitap okuduğumuz bir gün, bizi uzun süre gözlemleyen imam hatip öğrencisi, şu anda Bursa'da öğretmenlik yapan değerli kardeşim Ekrem Kişmiroğlu yanımıza gelerek "Said Nursi'yi de okur musunuz?" sorusunu sormuştu. İtirazlarımız oldu ama ısrarlı takibi sonucu dershaneye gitmemiz ve orada aradıklarımızı bulmamız, bizi nurlarda yolculuğa başlattı. Gerçekten bende çekirdek olan o zamanki Rize derslerinin bir kısmını, daha önce yazdığım "Meal Okuyarak Nasıl Maocu Oldum?" yazılarımda anlatmıştım. Sonrasında Toprak ailesi ile olan daha sıkı görüşmelerimiz, akrabalıklarımız derken, hususî ve umumî sohbetler bu pandemi sürecinde de devam etti ve ediyor. Her çarşamba Rizeli kardeşlerle kendi adıma çok feyizli dersler yapıyoruz.

Bu yazıyı yazdığım haftadaki son dersimiz 13. Şua'nın "Aziz Sıddık Kardeşlerim" diye başlayan ilk mektubuydu. Önce geçenlerde bir paylaşımda denk geldiğimiz üstadın "aziz" kelimesini kullanmasındaki sırrı izah eden kendi el yazısından bahsetmek istiyorum. Yazıyı kopyalayıp almayı başaramadım ama hatırımda kaldığı kadarıyla ile mealen Yusuf Aleyhisselam'ın Mısır'a aziz olmasına telmih yapan Üstad, onun Mısır'a aziz olmasını, dünyayı kalben terk edişine ve uhrevî  makamını, dünyevî menfaatlere basamak yapmamasına bağlıyordu. İşte "aziz" kelimesini üstad, bu yüce ve emsalsiz huvviyetine binaen tercih ediyor ve talebeleri için bu sırra mazhar olma temenni ve duası için kullanıyordu.

Bu mektupta Üstad, bir mühim sır, şumûlü geniş iki âyet ve iki de hakikate yer veriyor. Biz bazen mektupları öylesine okuyup geçiyoruz. Hâlbuki öylesine yani nazar-ı sathî ile okuyunca oradaki derin ve hikmetli mâna ve bazen de bütün zamanları içine alabilecek düsturlara, karanlık bir perde çekilmekte ve bu okuyuş bizde bir farkındalık oluşturmamaktadır. O zaman da bu yüzeysel ve öylesine okuyuş yani sathî nazar, ülfetimizi kalınlaştırmakta, kalınlaşan ülfet de onlarca okuyup geçtiğimiz satırların aralarına girmemize, perdenin arkasına sızmamıza, tafsilatlı düşünmemize, merakımızın kamçılanmasına, kelimelere farklı açılardan bakmamıza, beyin tarlasına ekimler yapmamıza, fikir yürütmemize hulâsa istifademize engel olmaktadır. Hâlbuki Risale-i Nur, önümüze bir tefekkür sistemi koyduğu gibi, dört önemli düsturundan biri de tefekkürdür. Bu tefekkürün de ancak okuyuşumuzu yuzeysellikten bir cihette zulmetten kurtardığımız nispetindedir. Onun için okuyuşlarımızı kelimeler ve terkipler üzerinde yoğunlaştırmak, bize çok mâna kapıları açacak ve istifade boyumuzu da yükseltecektir.

Mesela geçen katıldığım canlı yapılan bir derste, 16. Mektup'ta geçen "...belki bir mevhibe-i İlâhiyye olan o esrar, hâlis bir niyet ile ve dünyadan ve  huzûzât-ı nefsaniyeden tecerrüt etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir." cümlesi, nazara verilmişti. Esrarın gelme şartları üç tane. Halis niyet, dünyadan ve huzûzattan tecerrüt (kaçınma). Tefekkür edebilirsen et. Hatta diğer yerlerdeki alâkâlı mevzuları da yanına al, işi zenginleştir ve âleminde yerleştir. Ama bu kelimeleri okuyup geçmekle bu istifadenin önü açılmıyor. İstersen İkinci Lema'daki "divanelik, ahmaklık, belâhat" ya da "tahakküm, gaflet ve tevehhüm" kelimelerinin üzerinde çalış. Cüz'i iki misal.

Mevzu ettiğimiz mektuba dönelim biz. Üstadın Kastamonu'dan Isparta'ya, oradan Denizli hapsine nefyedildiği zaman diliminde; çok müştak olduğu hatta devamında "Belki Said'i onların her birisine maalmemnuniye feda ederim." deyip "Allah'ın birliğine ve rahmetine" emanet ettiği, ara sıra da 'hayalen konuşup müteselli olduğu' talebelerini, hem bazı hatırlatmalarla hem de bazı âyetlerin işârî mânalarını vererek teselli etmektedir. Elden ele, dilden dile yayılan bu mektuplar o zamanın zor, meşakkatli fakat geçici olduğu için de bıraktığı sevaplarla sevindirici olan şartlarında, "bu dünyanın fâni ve ticaretgâh olduğunu bilen" insanlarına hem sebat ve gayret vermiş hem de birer vesile-i sürûr olmuş. Bir dava, ancak böyle tahkim ve tavzih edilir ancak. Yine geçenlerde bir yazıda "İman hakikatleri bir motor ise, lahikalar ve mektuplar o motoru taşıyan kaporta konumundadır." diye bir not gözüme ilişmişti. Tam hakikat bir tespit. Bu muazzam imana hizmet davasının yürüyeceği raylar, düstur ve prensipler, sır ve esaslar, böyle mektuplarla ortaya konulmuş ve bunların üzerinde de epeyce durulmuştur.

Söz konusu mektupta üstad, 25. Söz'de 1. Şule'de "Makam-ı İfham ve İlzam" için verdiği ikinci örnekte geçen ve Tur Suresinin 29. ve 43. âyetleri arasındaki "yoksa" anlamında soru sorma edatı  "em" ile başlayan ve mevzuun sonunda 'silsile-i hakaik, tek başı ile mucize, en derin bir hakikati en  basit bir âmi için dahi ders veriyor." dediği on beş âyetten sonra gelen 48. âyete ve o âyetin işârî mânasına yer veriyor. Öncelikle ilk işiniz olarak, Sözler'den bu kısmı daha dikkatle okumanızı özellikle istirham ediyorum.

Cenab-ı Hak  mezkûr âyetlerde, Peygamber Efendimize(asm) "Onların hezeyanlarına kulak verme, senin hakikatlerin onların hülyalarını zîr ü zeber edecek, fütur getirme, belki daha ziyade gayret et, onların  tekzipleri seni tezkirden vazgeçirmesin." gibi ikazlarından; ve "Sübhaneke" duası ile, azîm bir tesbih olan "sübhanallahi ve bihamdihi" tesbihini de tavsiye ettikten sonra, 48. âyette de "Sen sabırla bekle. Kuşkusuz sen, bizim gözetim ve korumamız altındasın. Her kalktığında Rabbini hamd ile tesbih et.' tembihinde  bulunuyor.

Mekke döneminin zor şartlarında bu İlâhî muhafaza ve gözetim ne büyük bir tesellidir? Ve buradaki tesbih ve tâzim ise, kıyamete kadar müminlerin dillerinde "yükte hafif pahada ağır" bir vecibeye dönecektir. Ayrıca bu surenin "Bedir'e" işaret eden 42. âyetiyle kabir hayatını gösteren 47. âyetine de dikkatinizi çekerim.Peygamberimize (asm) verilen bu tesellî ve muhafaza va'di elbette onun büyük davasına zor şartlarda sahip çıkan son asırdaki talebelerine de verilmiş demektir.

Devamındaki mektuplarda 'Bir parça meşakkat olsa da şevk ve şükür ve sabır ile karşılamalı." diye talebelerine teselli veren üstad, talebelerinin şahs-ı mânevisinden "medet, himmet, sebat, metanet ve şefaat" beklediğini ifade ediyor.

Denizli hapsi ve benzer musibetlerde beşerin zulümleri altındaki kaderin adaletini görmeye çalışırken de bu hapsi "elmaslar, şişelerden; sıddık fedâkârlar, mutereddid sebatsızlardan ve halis muhlisler, benlik ve menfaatlerini bırakmayanlardan" ayıran bir imtihan meclisi olarak görüyor. Ve hayrı Allah'ın seçtiğinde arıyor. Dalâlet dışındaki her hâli, hamde vesile sayıyor. En can alıcı nokta ise, bu ve benzeri musibetlere düşmelerine sebep olanlara itab ve  bedduayı yasaklaması oluyor. Niçin peki? Onu da Bakara Suresinin 216. âyeti ile cevaplıyor: "Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız oysa hakkınızda o bir hayırdır; olur ki bir şeyi seversiniz oysa hakkınızda o bir kötülüktür."

Evet dostlar, kendisine Kur'an'ı rehber  eden için, zindan saraya, hapishane medreseye, eziyet ve musibet naraları müzik nağmesine, zahmetler rahmete, çirkinlikler şirin levhalara dönüyor. Bunlar bugün bizim önümüze sahip çıkmamız gereken bir dava olarak düşüyor. 

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum