Senai DEMİRCİ

Senai DEMİRCİ

Risale-i Nûr’a nasıl sadık kalınır?

Risale-i Nur’un iki özel bahsini hatırlayarak başlayalım: Birinci ve İkinci Lem’âlar. Yûnus [as] ve Eyyub [as] kıssaları.

Üstad iki kıssanın detaylarını bir iki cümlede hızlıca özetler. Acelesi varmış gibi:

“Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette…”  [Birinci Lem’â]

“Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfâtını düşünerek, kemâl-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra, yaralarından tevellüt eden kurtlar kalbine ve diline iliştiği zaman…” [İkinci Lem’â]

Aslında acelesi yok Üstad’ın, kıssayı hiç alışık olmadığımız bir şekilde uzatır. Kıssanın devamını içimize yazar, içimizde detaylandırır. Hayatımızın kıyılarına vurur kıssanın anlamını:

“İşte, Hazret-i Yunus Aleyhisselâm’ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz.”

“İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyûb'dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz.”

Kıssayı “şimdi”ye bağlar, “burada”n devam ettirir Üstad.

İstikbal gecesinin zifirinde kaybolan, dünya denizinin ölümcül dalgalarına atılan, nefsimizin balığınca yutulan biziz, biz! Demek ki Yûnus bize ayna…  [İ]şlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar. Dilimizi zikirden, kalbimizi fikirden alıkoyar. Anlaşılan o ki, yara bere içindeki Eyyub biziz. Eyyub’un hâli bizim halimizin yansıması…

Üstad bize bir yöntem sunar, incelikli bir bakış açısı kazandırmak ister. Kıssada kendi vaziyetimizi görmeyi öğretir. “Evvel zaman hikâyesi” olarak okunan kıssayı, şimdimizin diri kıpırtısı olarak d/okunaklı hale getirir.

Balık tutmak ile balık tutmayı öğretmek arasındaki farkı çok iyi biliriz.  Üstad’ın tuttuğu balıkla yetinirsek, Birinci ve İkinci Lem’â sadece okuduğumuz kadardır. Ama balık tutmayı öğreten Üstad’a sadık olursak, Birinci ve İkinci Lem’â tüm kıssaları anlatır. İçimizde sürekli akan bir nehre dönüşür. Hayatımız olur, ömrümüzü resmeder.

Şu halde, kendi vaziyetimizi gördüğümüz her kıssa, iç dışa dış içe çevrildiğimizde yaşayacağımız her sınamadır. Meselâ, İbrahim’in[as]  “lâ uhibbu’l afilîn” diye gözyaşı döktüğü sahne bizim sahnemizdir. Faniliğin dokunuşuyla ağlayan o kalp bizim göğsümüzde çırpınmaktadır. İbrahim çığlığı, nabzımız kadar yakındır bize, kalbimizin atışı gibi diridir. Meselâ, Mûsa’nın [as] Hızır’la yaşadığı şaşkınlık sahneleri bizim vaziyetimizin yansımasıdır. Gemisi delineniz biz… Nûh’un [as] yakınlarını kurtarmak için çırpındığı tufan bizim üzerimizdedir; boğulmak üzereyiz. Zülkarneyn’in batıya ve doğuya gelip geçmeleri bizim maceramız değilse, bize niye anlatılır ki?  Her akşamımız bir batı seyahati değil mi? Her sabahımız Zülkarneyn gibi bir seyahatin eşiğine bırakmıyor mu bizi?

Misaller çoğaltılabilir… Çoğaltılmalı da…  Çoğaltılırsa, anlaşılır ki, Birinci ve İkinci Lem’â her kıssa ile yeniden yazılır, yeniden okunur. Yeni metinler doğurur.

Birinci ve İkinci Lem’âları tüm çağrışımlarından arındırıp tekrarlamak Birinci ve İkinci Lem’â’ya sadakat midir? Yoksa, tüm kıssalara nüve olan kabuğunu kırarak diğer kıssaları yorumlayacak heyecanı kuşanmak mı sadakattir?

Metnin doğurganlığını inkâr eden, metni kısırlaştırır, ebter sanır. Oysa metin kendisini çoğaltan bir nüvedir. Risale metni, insanın iç sesini yankılayan gerçeğin hamelesidir. Sürekli akan bir kevserdir; dudağımıza dokunur, dimağımıza vurur.

Metne sadakat, metnin hamile olduğu gerçeğe sadakattir. Öyle değil mi? 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
16 Yorum