İttihad-ı İslâm’a Giden Yol-6

Niyet Aynasında İnsan

Niyet Okumak, Nefsin Kör Noktası ve Kardeşlik Hikmeti-5

İnsan, Başkasına Bakarken Kendisiyle de Karşılaşır

Resûlullah’ın (asm) “Mümin, müminin aynasıdır” hadisi (Ebû Dâvûd, Edeb, 49), insan ilişkilerine hikmet penceresinden bakmamıza imkân veren önemli bir ölçüdür. Ayna, karşısındakini kendisine benzetmez; gördüğünü gösterir. Fakat insan, başkasını değerlendirirken bazen yalnızca onun davranışını değil, kendi iç dünyasını da yorumuna yansıtır.

Bir insan başkasını sürekli kıskançlıkla suçluyorsa kendi kıskançlık ihtimalini sorgulamalı; herkesi çıkar peşinde görmekteyse kendi beklentilerini gözden geçirmeli; farklı bir düşünceyi hemen düşmanlık olarak yorumluyorsa bu yorumun hangi korku veya önyargıdan beslendiğini düşünmelidir. Çünkü insanın bakışı, yalnızca gördüğü şeyi değil, gördüğünü nasıl yorumladığını da belirler.

Buradan hareketle “niyetin aynası” adını verebileceğimiz bir tefekkür yaklaşımı geliştirilebilir: Başkasının davranışını değerlendirirken önce kendi niyetimizi, bakışımızı ve hüküm verme biçimimizi de sorgulamamız gerekir.

Niyet Okumak mı, Niyetini Okumak mı?

Niyet okumak, bir insanın söz ve davranışlarından hareketle kalbinde ne bulunduğunu kesin olarak bildiğimizi düşünmektir. Oysa davranış görünür, niyet ise her zaman görünür değildir. Bir eleştiri düşmanlıktan kaynaklanabileceği gibi samimiyetle düzeltme arzusundan da doğabilir. Bir sessizlik ilgisizlikten kaynaklanabileceği gibi ihtiyat, mahcubiyet veya düşünme ihtiyacından da doğabilir.

Kur’ân-ı Kerîm, “Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır” buyurur (Hucurât, 49:12). Bu uyarı, insanın her kanaatini hakikat saymamasını ve delilsiz hükümlerden kaçınmasını gerektirir.

Başkalarının niyetini okumaya çalışırken kendi niyetimizi okumayı ihmal etmeyelim; çünkü adaletle bakmak, önce kendi bakışımızı muhasebe etmekle başlar.

Bu cümle, niyet meselesinin hem bireysel hem toplumsal boyutunu bir araya getirir. Başkasının niyetini sorgulamadan önce kendi bakışımızı sorgulamak; kanaatlerimizin hangi duygu, beklenti ve önyargılardan beslendiğini araştırmak gerekir. Ben bu davranışı neden olumsuz yorumladım? Hakikati mi arıyorum, yoksa kendi kanaatimi doğrulamaya mı çalışıyorum? Bir kusuru ıslah etmek mi istiyorum, yoksa kişiyi mahkûm etmek mi? Aynı sözü başka biri söyleseydi yine aynı şekilde mi değerlendirirdim?

Bu sorular, insanın başkasına tuttuğu aynayı kendisine de çevirmesini sağlar.

Nefsin Kör Noktası: Başkasında Görülen, Kendinde Görülmeyen

İnsan gözünü başkasına çevirdiğinde onun kusurlarını ayrıntılarıyla görebilir; fakat aynı kusurun kendisindeki izlerini fark etmekte zorlanabilir. İşte burada nefsin kör noktası dediğimiz durum ortaya çıkar. Bu ifade, nefsin kendisini olduğundan daha haklı, daha iyi veya daha masum görme eğilimini açıklamak için kullandığımız analitik bir kavramdır.

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Yusuf’un (as) dilinden aktarılan, “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis, Rabbimin merhamet ettiği hariç, kötülüğü şiddetle emreder” meâlindeki ifade (Yûsuf, 12:53), insanın kendi iç dünyasına karşı ihtiyatlı olması gerektiğini hatırlatır.

Bu ayet, insanın her arzusunun kötü olduğu anlamına gelmez. Nefis, insanın irade ve istekleriyle ilişkili yönüdür; terbiye edilmeye, doğruya yönlendirilmeye ihtiyaç duyar. Ayette söz konusu edilen nefs-i emmâre, insanı kötülüğe sürükleyen ve denetlenmediğinde yanlışları meşrulaştırabilen yönelişi anlatır.

Nefsin kör noktası bazen çok ince biçimlerde kendini gösterir: Kendi öfkemizi haklı bir tepki, başkasının öfkesini karakter kusuru sayabiliriz. Kendi eleştirimizi samimiyet, başkasının eleştirisini kıskançlık olarak yorumlayabiliriz. Kendi hatamıza mazeret bulurken başkasının hatasında niyet arayabiliriz.

Bu nedenle başkasında gördüğümüz her olumsuzluğu kendimize mal etmek zorunda değiliz; fakat onu değerlendirirken kendimizi de sorgulamalıyız. Nefis, başkasının kusurunu büyütüp kendi kusurunu küçültebildiği için insanın en fazla dikkat etmesi gereken muhasebe, kendi nefsine yönelik muhasebedir.

“Beni Nefsimle Baş Başa Bırakma”: Acziyetin ve İlâhî Yardım İhtiyacının Şuuru

Müslümanların duasında yaygın biçimde yer alan “Allah’ım, beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimle baş başa bırakma” ifadesi, insanın kendi nefsine bütünüyle güvenemeyeceğini ve her an Allah’ın hidayetine, yardımına ve muhafazasına muhtaç olduğunu anlatır. Bu lafzı, kaynağı kesinleştirilmeden doğrudan sahih bir hadis olarak sunmamak gerekir. Bununla birlikte dua, anlam bakımından Kur’ân’ın insanın Allah’a muhtaçlığına ilişkin genel öğretisiyle uyumludur.

Duanın hikmeti, insanın iradesini terk etmesi değil; iradesini doğru kullanabilmek için Allah’ın yardımına sığınmasıdır. İnsan kendi niyetini bütünüyle kusursuz gördüğünde muhasebeye ihtiyaç duymayabilir. Oysa nefsinin yanılabileceğini kabul eden insan, kararlarını gözden geçirmeye, hatasını kabul etmeye ve gerektiğinde özür dilemeye daha açık hâle gelir.

Bu yaklaşım, niyet okuma meselesinde de belirleyicidir. Başkasının niyetini kesin olarak bildiğini düşünen kişi, kendi yorumunu sorgulamayı bırakabilir. Nefsinin yanılabileceğini bilen kişi ise “Benim değerlendirmem yanlış olabilir mi?” sorusunu sorabilir. Böylece dua, yalnızca dille ifade edilen bir talep olmaktan çıkar; insanın kendine bakışını, başkalarıyla iletişimini ve ahlâkî kararlarını şekillendiren bir bilinç hâline gelir.

Sûizan: Aynanın Bulanıklaşması

Ayna temiz değilse görüntü de net olmaz. İnsanın kalbinde önyargı, kıskançlık, kırgınlık veya rekabet ağır bastığında başkasının davranışını olduğundan farklı görmesi mümkündür. Böyle bir durumda kişi, kendi yorumunu karşısındaki insanın gerçek niyeti zannedebilir.

Ancak her olumsuz değerlendirmeyi sûizan saymak da doğru değildir. Bazen bir haksızlığı fark etmek, zararı önlemek veya yanlışı düzeltmek gerekir. Ölçü; hükmün delile dayanması, eleştirinin adalet sınırlarında kalması ve kişinin bilinmeyen niyetini kesin biçimde mahkûm etmemesidir.

Hüsnüzan, her davranışı sorgusuzca doğru kabul etmek değildir. Delilsiz suçlamadan kaçınmak, iyi ihtimali korumak ve gerektiğinde yanlışı adaletle ifade etmektir. Nefis muhasebesi de başkasının kusurunu görmemek değil, onu değerlendirirken kendi bakışımızın doğruluğunu sınamaktır.

Risale-i Nur’un İhlâs ve Uhuvvet Ölçüsü

Bediüzzaman Said Nursî’nin İhlâs Risalesi ve Uhuvvet Risalesi bahislerinde öne çıkan esaslardan biri, müminlerin şahsî kusurlar ve ihtilâflar sebebiyle birbirlerinden uzaklaşmamalarıdır. İhlâs, insanın kendi niyetini ve hizmetini muhasebe etmesini; uhuvvet ise kardeşinin hakkını ve hukukunu korumasını gerektirir.

Bu bakışla insan, başkasının kusurunu gördüğünde önce kendi tavrını sorgulamalı; sonra gerekiyorsa kusuru uygun bir dille dile getirmelidir. Eleştirinin ölçüsü, kişinin niyetini mahkûm etmek değil, davranışın hakikatini ortaya koymak ve mümkünse düzeltmeye yardımcı olmaktır.

Kendi nefsini sorgulamadan başkasının niyetini mahkûm eden insan, muhasebeyi başkasına yüklemiş olur. Oysa ihlâs, insanın kendi iç dünyasında başlar; uhuvvet ise bu iç terbiyenin insan ilişkilerindeki meyvesidir.

Niyet Aynasından İttihad-ı İslâm’a

Bir insanın başkalarına bakış biçimi, zamanla bir ailenin, topluluğun veya hizmet çevresinin ilişkilerine yansır. Her eleştiriyi düşmanlık, her farklılığı ayrılık, her başarıyı rekabet olarak yorumlayan bir toplulukta güven azalır. İnsanlar ortak bir gayeye hizmet etmek yerine birbirlerinin niyetlerini sorgulamaya başlar. Böylece imkânlar birleşeceğine dağılır, iş birliği zayıflar ve şahs-ı mânevînin kuvveti zarar görür.

Buna karşılık insanlar kendi niyetlerini muhasebe eder, farklılıkları insaf, delil ve adalet ölçüsüyle değerlendirir, yanlışları kardeşlik hukukunu çiğnemeden ifade ederlerse ortak çalışma zemini güçlenir. İttihad-ı İslâm’ın toplumsal boyutu da bu ahlâkî zemine ihtiyaç duyar. Çünkü birlik yalnızca aynı hedefi dile getirmekle değil, o hedefe yürürken birbirimize nasıl davrandığımızla da ilgilidir.

Kur’ân’ın “İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın” emri (Mâide, 5:2), ortak gayenin yardımlaşma ve sorumlulukla hayata geçirilmesini ister. Bu yardımlaşmayı mümkün kılan unsurlardan biri de güven, adalet ve iyi niyettir.

İttihad-ı İslâm’a giden yolda şu sorular önemlidir: Benim niyetim nedir? Bakışım adil mi? İtidal-i demle mi yoksa hiddet, öfke ve asabiyetle mi bakıyorum? İnsafla mı hareket ediyorum yoksa vicdansızlık, adaletsiz ve merhametten uzaklaşan bir davranış mı sergiliyorum? Eleştirim ıslah için mi, incitmek için mi? Farklılıkları ortak hizmetin imkânı olarak mı, düşmanlığın gerekçesi olarak mı görüyorum? Kendi nefsimin yanılabileceğini kabul ediyor muyum?

Sonuç: Başkasına Ayna Olmadan Önce Kendine Bakmak

“Mümin, müminin aynasıdır” hadisinin ışığında insan, kardeşinin hatasını görmesine yardımcı olabilir; fakat bunu yaparken kendi kalbini ve bakışını da muhasebe etmelidir. Başkasındaki olumlu özellikleri fark etmek, takdir ve şükür duygusunu besler. Olumsuz davranışları fark etmek ise hem gerekli bir uyarıya hem de kişinin kendi tavrını gözden geçirmesine vesile olmalıdır. Bununla birlikte hiçbir davranış, tek başına bir insanın bütün niyetini bildiğimizi göstermez.

Niyetin hikmeti, başkasının kalbini hükmümüz altına almak değil, kendi kalbimizi hakikat karşısında hesaba çekmektir. Hüsnü zan güveni korur; adalet yanlışı görmeye imkân verir; ihlâs hizmetin maksadını temizler; uhuvvet ise farklılıklar içinde kardeşliği yaşatır.

Başkalarının niyetini okumaya çalışırken kendi niyetimizi okumayı ihmal etmeyelim; çünkü adaletle bakmak, önce kendi bakışımızı muhasebe etmekle başlar.

İnsan, başkasının kusurunu gördüğünde kendisini temize çıkarmak yerine kendi muhasebesine de yönelirse; başkasının iyiliğini gördüğünde ise onu küçültmek yerine takdir edebilirse, ayna ayrılığın değil, ıslahın ve birlikteliğin vesilesi olur. Nefsini tanımaya çalışan, Allah’ın yardımına sığınan ve kardeşini adaletle değerlendiren insanın bu ahlâkı aileye ve topluma yayıldığında İttihad-ı İslâm temel dinamikleri olan güven, tesanüt ve müşterek sorumluluk da güçlenecektir. Bu değerler zayıflıyor veya yok oluyorsa bunda bizim de payımız ve sorumluluğumuz olduğunu unutmamalıyız.

İman, insanın kalbinde parlayarak çevresine nur saçtığı gibi, İttihad-ı İslâm'a giden yolda niyet de çevresini aydınlatan bir kandildir. Niyetini ihlâsla güzelleştirip bu ışığı etrafına yansıtanlara müjdeler olsun! Onların ümit nurları, karanlıkları delip geçsin; gönüllerde kardeşliği, toplumda güveni ve ümmette birlik ruhunu yeniden yeşertsin.

Niyetini ıslah et, bakışını güzelleştir; çünkü birlik, önce insanın kendi içinde başlar.

İman kalpte nur olur, ihlaslı niyet çevreye ışık olur; bu ışıklar birleştiğinde İttihad-ı İslâm'ın ufku aydınlanır!

Devam edecek

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.