Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ
Allah’a Kul ve Asker Olmak
Allah bütün insanlara hitaben şöyle buyuruyor: (يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذٖى خَلَقَكُمْ وَالَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ) “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan rabbinize kulluk edin ki takvâya eresiniz.” (Bakara,2/21) Allah bu ayette, inanç durumları ne olursa olsun bütün insanlara hitap ederek hepsini birden Allah’a kul olmaya davet ediyor. Anlıyoruz ki bu ilâhî çağrı din, dil, ırk, bölge ve sınıf farkı gözetmeksizin bütün insanlığa yöneltilmiştir. Yine anlıyoruz ki bu çağrıya muhatap olmak ve Allah’ın kulluğuna kabul edilmek için bir ön şart da yoktur. Çünkü herkes doğuştan Allah’ın kuludur. Fakat herkes kul olduğunu bilmiyor.
Bediüzzaman, İşaratü’l-‘İcaz adlı eserinde bu ayeti tefsir ederken ibadetin ve Allah’a kul olmanın mahiyetini özetle şöyle açıklar: “İnsanın o yüksek Ruhunu ve istidatlarını inkişaf ettiren, İbadettir. Meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, emellerini tahakkuk ettiren ibadettir. Fikirlerini genişletip İntizam altına alan, şehvet ve öfkeye yönelik duygularına sınır koyan İbadettir. Zahirî ve batınî organ ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden ve insanı mukadder olan Kemalatına yetiştiren ibadettir. Evet, kul ile Allah arasında en yüksek ve en latif bağ ancak ibadettir.”
Bir kimse, daha önce neler yapmış, ne kadar büyük suç ve günah işlemiş olursa olsun gönülden benimseyerek “Allah’tan başka ilâh yoktur; Muhammed O’nun kulu ve elçisidir” dediği anda Müslüman olmuş, Allah’a kul olmaya ilk adımı atmış ve geçmiş günahlarını silmiş olur. Elbette ki kulluk yapılacak varlığın yaratıcı ve eşyaya özelliklerini verici olması gerekir. Bu vasıfları taşıyan tek varlık ise, kâinatın yaratıcısı ve Rabbi olan yüce Allah’tır. Bu sebeple O’ndan başkasına kulluk edilemez.[1]
Kelime-i tevhidi söyleyip İslam’a ilk adımını atan insan Allah’a kul ve asker olmuş demektir. Yani o artık Allah’ın kapısında bekleyen bir kuludur. Allah ne emrederse onu yapar, neden sakındırırsa ondan uzak durur. Peki, bu kapı kulunun başka ne gibi görevleri vardır? Şu kadarını söyleyelim: Kulluğun özü ihlastır. İhlaslı bir kul, ibadeti, iyilikleri ve ahlaki davranışları insanların övgüsünü kazanmak ya da dünyevi bir menfaat için yapmaz. Yalnızca Allah emrettiği için ve O razı olacağı için yapar.
Peki, kulun Allah’a karşı bir hakkı yok mudur? Elbette ki vardır, fakat bu hak bir "alacaklı" hakkı veya "mülk sahibi" hakkı gibi değildir. Çünkü kul ücretini zaten almıştır. Kul, Allah’tan gelecek güzel şeyler için "Neden bana vermedi?" diyerek hesap soramaz, şikâyette bulunamaz. Çünkü insan, yokluktan varlığa çıkarılmış, kendisine hayat, insaniyet ve iman verilerek zaten peşinen çok büyük bir ücret almıştır. Kulun yaptığı ibadet bir teşekkür mahiyetindedir. Yani dünyadaki ibadetler ve kulluk, geçmiş nimetlerin bir şükrüdür; gelecekteki cenneti kazanmak için bir bedel değildir.
Dergâh-ı ilahiyenin kapı kulu askerleri olan insanlar her zaman Allah’ın lütuflarına mazhardır. Çünkü Allah’ın kullar üzerindeki nimetleri saymakla bitmez. Onun ihsan ettiği eltaf-ı sübhaniyeden birisi de şudur: Kul, meşru dairede çalışmak, yemek, uyumak gibi her dünyevi ameli “Bismillah” diyerek ve Allah’ın rızasını gözeterek yaptığında, o sıradan hareketler ibadet hükmüne geçer. Böylece fani dünya hayatı, baki bir ahiret hayatının fidanlığı olur.
Ayette geçen "Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?" (Furkan, 25/77) sırrına göre, insanın kâinattaki en büyük vazifesi dua etmektir. Kul, nihayetsiz aciz ve fakir bir şekilde yaratılmıştır. Bu dert ve ihtiyaçlar, kulun Allah'ın dergâhına iltica etmesi için bir davetiyedir. Kul, derdini Allah'a arz etme ve O'ndan merhamet bekleme hakkına ve vazifesine sahiptir. Şu var ki kulun "İtiraz veya Hesap Sorma" hakkı yoktur
Konuya bir öyküyle devam edelim:
Memleket memleket dolaşan bir derviş bir gün iyi korunan ve ahalisi zengin olan bir şehre gitmiş. Gördüğü göz alıcı manzaralar karşısında şaşkına dönen derviş çarşıda gezmeye başlamış. Bu güzel ve temiz kentin insanlarıyla konuşmuş. Halk padişahlarından çok memnunmuş. Kenti dolaşırken iyi giyimli, silahlı, şen-şakrak ve mutlu oldukları her hallerinden belli olan bir grup insan görmüş. Derviş bu insanların kim olduklarını merak etmiş. Birisine, “Kardeş bu güzel giyimli, güleç yüzlü, tertipli ve silahlı adamlar kim?” diye sormuş
Adam, "Bunlar padişahımızın kapıkulu askerleridir" demiş. Derviş, “Bunların görevleri nedir?” diye sormuş. Adam, “Bunlar doğrudan padişaha bağlı, devşirme sistemiyle yetiştirilen ve sürekli maaş alan bir ordunun neferleridir” demiş. Derviş, kimi yaya kimi süvari bu askerlere uzun uzun bakmış, haşmetli kıyafetlerine ve kendilerinden emin tavırlarına hayran kalmış. Çarşıda dolaşmaya devam ederken “Onlar padişahın kapıkulu askerleriyse ben de dergâh-ı ilahiyenin kulu ve askeri değil miyim?” diye düşünmüş. Kendi kendine, “Evet, ben de Allah’ın kapısının kuluyum ve onun askeriyim” demiş.
Sonra padişahın kapıkulu askerlerinin üstlerindeki göz alıcı kıyafetlere bakmış, bir de kendi hırpani kılığına bakmış, üzülmüş ve hayreti bir kat daha artmış. Oturup elini açmış ve: “Dergâhının kulu olan bu âcize giydirdiğin şu kılığıma bak Allah’ım” demiş ve içten sarsılmış. O sırada İkindi ezanı okunmuş. Hemen tövbe-istiğfar ederek Allah'a yalvarmak için koşup bir camiye sığınmış; namazdan sonra ellerini açarak Allah'a şöyle serzenişte bulunmuş:
"Allah'ım az önceki edebe aykırı tavrımı affet; sana nazım geçiyor, hacetimi sana arz etmezsem kime arz edeyim? Çarşıda gördüğüm şu iyi giyimli ve tertipli insanlar padişahın kapıkulu askerleriymiş. Halk kendi kapı kulu askerlerine ne kadar da iyi bakıyor. Ben de senin dergâhının kulu değil miyim? Senin dergâhından başka kimin kapısına gidilir? Ama bir onların haline bak, bir de kendi dergâhında bekleyen kulunun haline bak Ya Rabbi. Yanımdan geçenler benim yırtık pırtık elbiselerimi görünce benden yüz çeviriyorlar ve bana değer vermiyorlar. Ne zamana kadar bu garip kapıkulu askerine bu hayatı yaşatacaksın, bana yardım et ya Rabbi?"
Her şeyi işiten, her şeyi bilen ve her şeye kadir olan Allah elbette ki dervişin sözlerini de işitmişti. Deyim yerindeyse derviş, Allah'a dilekçesini vermiş ve gönül rahatlığıyla namazdan sonra o şehirden ayrılmıştı. Fakat tevafuk bu ya, derviş tam üç yıl sonra yine aynı kenti tekrar ziyaret etmiş, yine çarşıda dolaşmaya başlamış. Ancak derviş üç yıl öncesine göre farklı şeylerle karşılaşmıştı.
Üç yıl önceki şehirden adeta eser kalmamıştı. Ülkede ihtilal olmuş, hiçbir şey kararında kalmamış, çok şeyler değişmiş, çarşı-pazardaki canlılık bitmiş, şehir harabe bir hale gelmişti. Durum her açıdan kötü görünüyordu. Gördüğü manzaralar iç açıcı değildi. Çünkü darbe olmuş, yeni gelen padişah eski padişahın tüm kanunlarını iptal ettirmiş, hatta onun yakın mesai arkadaşlarını ve ailesini tutuklatmış, bazılarını da astırmıştı. Eski padişah da, bir evde mahpus ve gözaltındaymış.
Şehrin muhtelif yerlerinde darağaçları kurulmuş, eski padişahın adamları ve bütün memurları sorguya çekiyorlardı. Derken sıra, çarşıda halkın güvenliğini sağlayan özel güvenlik mahiyetindeki kapıkulu askerlerine gelmişti. Yeni padişah onları da işkencelere tabi tutarak ağızlarından, eski padişahın aleyhinde kullanılabilecek laflar almak istemiş. Ama nafile; eski padişahın kapıkulu askerleri o kadar sağlam, o kadar sabırlı ve o kadar sebatkâr davranmışlar ki, ağızlarından padişahın aleyhinde bir tek laf bile almak mümkün olmamış. Kapı kulu askerlerinin bu sebatkârlığından dolayı, halk arasında anlardan övgüyle söz ediliyormuş.
Bu olayları seyreden derviş kapı kulu askerlerinin ölümü hafife alan bu inatçı, sabırlı ve sebatkâr tavırlarına bir anlam veremedi. Yine bir camiye gitti; oldukça yorgundu. Namazını kıldıktan sonra bir köşeye çekilip uyumaya başladı. Rüyada gaipten kendisine bir ses geldi; şöyle diyordu:
"Derviş efendi! Halkın kapıkulu askerlerini gördün mü? Bak, onlar ne kadar da sebatkâr ve sabırlıdırlar. Bunca işkenceye rağmen ağızlarından, padişahlarının aleyhine bir tek laf alamadılar. Güya sen de Allah'ın kapıkulu askerisin. Ama sen hep halinden şikâyet ettin, ne kadar da sebatsız ve sabırsız davrandın! Kapıkulu askerlerinin halinden hiç ders almaz mısın?"
Derviş dehşet içinde uykudan uyanır uyanmaz yine ciddi bir sarsıntı geçirdi. Üç yıl önce Allah’a dua ederken kulluğun edebine yakışmayan sözlerini hatırladı. Gördüğü bu rüyanın, o sözlerine bir gönderme olduğunu fark etti. Kâinatın yaratıcısı ve Rahman sıfatıyla bütün mahlûkatın Razzakı olan Allah'a karşı serzenişte bulunmanın ne denli edep dışı bir basiretsizlik olduğunu anladı ve tövbe etti.
Gelelim bizlere… Kendilerini Allah'ın kapıkulu askerleri olarak kabul edenler acaba ne kadar dayanıklıdırlar? Fakirliğe, yoksulluğa, bela ve musibetlere ne kadar sabırlı davranırlar? Lüks yaşantılarında en ufak bir azalma olduğunda, “mahvolduk, öldük, bittik” diye nasıl şikâyette bulunurlar… Allah’a itaat etmeye, O’nun verdiği nimetlere şükretmeye, günahlardan ve haramlardan uzak durmaya ne kadar tahammül ederler? Acaba şükür yerine sürekli halinden şikâyetçi olan bizler, bir teste tabi tutulsak, sebatkârlıkta ve sabırda kaç puan alacağız? Kim bilir, bu hususta belki de sabırsız dervişin bile çok gerisinde kalacağız. Galiba, "Allahım! Kaldıramayacağımız yükleri bize yükleme ve bizi ağır şeylerle imtihan etme" demekten başka çaremiz yoktur.
[1] Kur’an Yolu Tefsir, Bakara, 21.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.