Elif GÜNEŞTEKİN
İstikamet: Doğruyu Bulmak, Orada Kalmak
Neyi Kaybediyoruz?
Bugünlerde saldırı, taarruz, yıkılan şehirler. Ülkeler arasında güven kalmamış, insanlar arasında sabır tükenmiş. Bir taraf haddi aşıyor, öbür taraf karşılık veriyor; uçlar birbirini besliyor, orta yol her gün biraz daha daralıyor.
Aynı dengesizliği kendi içimizde de görüyoruz. Öfke bir anda taşıyor, ya da hakkımızı arayamayacak kadar sessizleşiyoruz. İsteklerimiz ölçüsüz büyüyor, ya da hiçbir şeyden tat alamıyoruz. Zihnimiz dağınık, yüzümüz bin yöne dönük. Bir şeyi hatırlamak için bile uzun uzun düşünmek zorunda kalıyoruz.
Öyleyse sormak gerekiyor: Neyi kaybediyoruz?
Belki de cevap, her gün gördüğümüz ama üzerinde pek düşünmediğimiz bir yerde saklıdır.
Mutfakta zor öğrenilen şey kıvamdır. Şerbet fazla kaynarsa şekerlenir, eksilirse sulanır. Hamur fazla yoğrulursa sertleşir, az yoğrulursa dağılır. Kıvam ne fazlanın ne eksiğin adıdır; bir şeyin tam olması gereken yerde durmasıdır.
Kıvam kelimesi, istikametle aynı kökten gelir. Arapçada k-v-m kökü ayakta durmayı, dikilmeyi, doğrulmayı anlatır. Bu kök bir aile gibi dallanır: Kayyûm, kıyâm, kıyâmet, kıymet, makam, ikâmet, takvîm. Hepsinin içinde bir “ayakta durma” hâli saklıdır.
İstikamet ise bu ailenin özel bir üyesidir. Kalıbı talep ve süreklilik bildirir. Yani istikamet yalnızca doğru durmak değil, doğruluğu istemek ve kendini o hâlde tutmaktır.
Gündelik dilde istikamet “yön” demektir: “İstikametimiz Ankara.” Ahlâk dilinde ise “doğruluk” anlamına gelir. Bu iki anlam birbirinden ayrı değildir. Önce nereye gidileceğini bilmek gerekir, sonra o yolda eğrilmeden yürümek. İstikamet, doğruyu bulmak ve orada kalmaktır.
“Birinci Sual: Din-i Muhammed nedir?
Cevap: Kur’ân’dır.
İkinci Sual: Fikir ve hayata ne verdi?
Cevap: Tevhid ve istikamet.”
(Âsâr-ı Bediiye)
Âsâr-ı Bediiyede Üstad Hazretleri iki şeyi birlikte soruyor, cevabıda iki kelimeyle veriyor. Fikre tevhid, hayata istikamet.
Tevhid zihne bir merkez kazandırır. Dağınık bir fikir her şeyi ayrı sahiplere, ayrı sebeplere ya da tesadüfe bağlar. Tevhid ise bütün çokluğu tek bir Sâni’e bağlar. Zihin parçalanmaktan kurtulur, öğrendiği her şey aynı yöne işaret eder.
İstikamet ise o yönün hayattaki karşılığı olsa gerek. Kıble belli olduktan sonra geriye ona doğru eğrilmeden yürümek kalır. Tevhid “nereye” sorusunun cevabı ise istikamet de “nasıl” sorusunun cevabı olmalı.
Biri olmadan öteki eksik kalır. Tevhidsiz istikamet köksüz bir düzgünlüktür; iyi ahlâk vardır ama neye dayandığı belli değildir. İstikametsiz tevhid ise hayata inmemiş bir kanaattir; fikir doğrudur ama meyve vermez.
Âsâr-ı Bediiyede “Din-i Muhammed Kur’ân’dır” der. Demek ki tevhid ve istikamet, Kur’ân’ın fikirde ve hayatta açılan iki yüzüdür.
Kâinatın da Bir İstikameti Var.
“Demek, bu istikametli ve hikmetli ve her şeyde en kısa ve kolay yolda sevk edilen bu kâinatta, elbette şirk ve küfrün hakikatleri olamaz ve iman ve tevhidin hakikatleri, bu kâinata güneş gibi lâzım ve vâcibdir.
Hem ahlâk-ı insaniyede en rahat en faydalı en kısa en selâmetli yol ise sırat-ı müstakimde, istikamettedir.” (Şualar)
Mehazdan fikredilebilir ki İstikamet yalnızca insanın meselesi değildir. Kâinat da bir istikamet üzere işler. Her şey, en az zahmetle, en uygun yoldan yürütülür.
Bu düzen tevhide bir delildir. Şirk, her şeyi birçok elde, uzun ve karışık yollarla izah etmek demektir. Böyle bir izah, her şeyin en kısa yoldan yürüdüğü bir âlemde tutunamaz. Tek bir el her şeyi idare ediyorsa yol kısalır; eller çoğaldıkça yol uzar ve karışır.
Bu kanunun en güzel misallerinden biri de bal arısı. Nahl Sûresinin ayeti kerimesinde “Rabbinin sana kolaylaştırılmış yollarına gir” emredilir. Arının bütün hayatı, bu kolaylaştırılmış yollar üzerinde akar.
Bu cihetle istikamet keşfi için sayısız peteklerden yalnız bir peteğe bakalım... Arı; peteğini daire ya da kare biçiminde değil, altıgen gözlerle örer. Daireler yan yana dizildiğinde aralarında boşluk kalır; kareler ise aynı alanı kaplamak için daha fazla duvar, yani daha çok balmumu ister. Altıgen, en az balmumuyla en geniş alanı kaplayan geometrik şekildir. Ne bir zerre fazla mum ne de bir köşe boşluk... Arının bir de istikamet bildiren özel bir hareketi vardır. Bol çiçekli bir yer bulan arı kovana döner. Dik duran peteğin üzerinde, karnını sağa sola sallayarak kısa ve düz bir çizgi boyunca yürür. Sonra yana dönüp başladığı yere gelir ve aynı hareketi tekrar tekrar yapar. Avusturyalı bilim adamı, bu hareketin ne anlattığını çözdüğü için 1973’te Nobel Ödülü almıştır. Hareketin sırrı şöyle ifade edilir: Kovanın içi karanlıktır ve arı Güneş’i göremez. Bu yüzden peteğin 'yukarı' yönünü Güneş’in bulunduğu yer kabul eder. Arı dümdüz yukarı doğru yürürse, 'Çiçekler Güneş’in olduğu yönde' demektir. Yukarıya göre biraz sağa eğik yürürse çiçekler Güneş’in sağında, sola eğik yürürse solundadır. Sallanarak yürüdüğü sürenin uzunluğu ise mesafeyi bildirir; süre uzadıkça çiçeklerin uzakta olduğu anlaşılır.
Diğer arılar bu hareketi takip eder. Kovandan çıkınca Güneş’e göre aynı açıyı tutarlar ve dosdoğru çiçeklere uçarlar. Birbirleriyle oluşturdukları bu tekrarlı ve istikrarlı hareketler, kendi aralarında bir istikamet dilidir.
Petekte en az malzeme, uçuşta en doğru yön… Arı, kendisine kolaylaştırılan yoldan ayrılmadığı için hem en az yorulur hem en çok bal yapar. Kâinatın her köşesinde aynı kanun işler: en kısa ve en kolay yol.
Aynı ölçü insanın ahlâkında da geçerlidir. Kâinatta kısa yol tevhidse, insanda kısa yol istikamettir. İnsan dosdoğru yürüdüğünde aslında kâinatın diline uymuş olur; eğrildiğinde ise kendi eliyle yolunu uzatır.
Buradan istikametin bir keyfiyetini de görebiliriz. İstikamet, en kısa ve en kolay yoldur. Doğru olan, zor olan değil; en az yorandır.
“Mesela kuvve-i akliye, hadd-i vasat olan hikmeti ve kolay, faydalı istikameti kaybetse ifrat veya tefritle muzır bir cerbezeye ve belalı bir belâhete düşer, uzun yollarında tehlikeleri çeker.
Ve kuvve-i gazabiye, hadd-i istikamet olan şecaati takip etmezse ifratla çok zararlı ve zulümlü tehevvüre ve tecebbüre ve tefritle çok zilletli ve elemli cebanet ve korkaklığa düşer. İstikameti kaybetmesinin hatasının cezası olarak daimî, vicdanî bir azabı çeker.
Ve insandaki kuvve-i şeheviye, selâmetli istikameti ve iffeti zayi etse; ifratla musibetli, rezaletli fücura, fuhşa ve tefritle humuda…” (Şualar)
İnsana üç temel kuvvet verilmiştir: düşünme, korunma ve arzu etme. Mehaz, her birinin ölçüyü kaçırınca neye dönüştüğünü sayıyor. Hepsinde aynı kanun işliyor: kuvvet ortadan ayrıldığı anda ister fazlaya ister eksiğe kaysın, insana zarar veren bir hâle dönüşür. Ortada ise bir fazilet durur: akılda hikmet, korunmada şecaat, arzuda iffet. Bu faziletler kuvvetin, yerli yerinde tutulmasıyla oluşur.
Korunma kuvvetinin en güzel misali kendi bedenimizde saklıdır: bağışıklık sistemi. O, bedenin savunma kuvvetidir; bir evi koruyan bekçiye benzer. Bekçi uyuyakalırsa hırsız rahatça içeri girer. Bağışıklığı zayıflayan insan da en basit mikroba yenilir. Bu, korkaklığın bedendeki karşılığıdır.
Ama bekçi kapıdan geçen herkese saldırmaya başlarsa, bu sefer ev halkı da zarar görür. Bağışıklık da bazen aşırı çalışır. Çiçek tozu gibi zararsız bir şeye savaş açar; buna alerji denir. Daha da ileri gidip bedenin kendi dokularına saldırdığı da olur; Bu da zulmün bedendeki karşılığıdır.
Sağlıklı bağışıklık ise düşmanı tanır, ona gerektiği kadar karşılık verir, iş bitince durur. Ne uyur ne saldırgan olur. İşte şecaat: doğru yerde, doğru ölçüde güç.
Verilecek ceza ise sapmanın içinde saklı. Yolunu kaybeden akıl uzun yolların tehlikelerini çekiyor. İstikametten ayrılan öfke ise kalpte sürekli bir huzursuzluk taşıyor. Zalim de korkak da rahat değildir. İstikamet hem doğru olandır hem de rahat olan.
Bozan şey duygular değildir; öfke de arzu da insana verilmiş birer nimettir. Bozan, onların ifrat ve tefritidir. Kuvveti hiç olmayan fazilet de gösteremez: gazabı olmayan şecaat, arzusu olmayan iffet kazanamaz. İstikamet kuvvetsizlik değil, kuvvetin vasatta tutulmasıdır. Duygusu olduğu hâlde ölçüyü kaçırmayan insan, kıymetlidir.
Ve Hafızanın İstikameti...
Hafıza aslında hayatımızın etrafında döndüğü bir eksendir; düşünmeye gerek kalmadan, kendiliğinden işler. Bir koku bir çocukluk gününü, bir kelime bir âyeti kendiliğinden getirir. Yerli yerine konmuş bir şey çağrılmadan gelir. Hatırlamak, bir akıştır.
Oysa bugün hafızamızın esiri olmaya başladık. Bir şeyi hatırlamak için durup uzun uzun düşünmek zorunda kalıyoruz. Bunun sebebi, hafızaya giren şeylerin artık yerli yerine konmamasıdır. Gün boyu yüzlerce parça bilgi, haber ve görüntü dökülüyor; hiçbiri bir rafa yerleşmiyor. Sonra aradığımızı bulmak için bu yığının içinde kaybolup gidiyoruz.
Risale-i Nur, hardal tanesi kadar küçük bir kuvvenin bütün bir ömrün sergüzeştini yazıp sakladığını anlatır. Bu küçük kuvve tertipsiz bir depo değil, düzenli bir kütüphanedir. Kütüphane tertipliyken kitap insanın eline gelir. Raflar karışınca her kitabı aramak gerekir.
Bağdat İmtihanı olarak bilinen bir rivayeti hafıza istikametine misal verelim. İmam Buhârî Bağdat’a geldiğinde âlimler onu sınamak istemiş. Yüz hadis seçip metinlerini ve ravilerini birbirine karıştırmışlar, on kişiye onar onar dağıtıp ona sormuşlar.
Bağdat'a geldiğinde, şöhretini duyan hadis âlimleri onun ilmini ve hafızasını sınamak istediler. Bunun için 100 hadisenin metin ve senedlerini kasıtlı olarak birbirine karıştırdılar (bir hadisin senedini başka bir metne, metnini başka bir senede eklediler). Bu karıştırılmış hadisleri 10 kişiye paylaştırdılar ve her birine 10'ar tane verdiler. Bir meclis tertip edildi ve bu kişiler sırayla Buhârî'ye gelerek bu karışık hadisleri sordular.
İmam Buhârî, her sorulan hadise "Bilmiyorum" cevabını verdi. Mecliste bulunan halk, onun hiçbir şey bilmediğini düşünmeye başladı. Ancak âlimler durumu anlamışlardı; Buhârî'nin bu tavrı, karıştırılmış hadisleri fark ettiğini gösteriyordu.
Tüm sorular bittikten sonra Buhârî söz aldı. Soru soranlara tek tek dönerek: "Senin birinci olarak sorduğun hadisin aslı şöyledir, ikincisi şöyledir..." diyerek, karıştırılan 100 hadisenin tamamını doğru sened ve metinleriyle, hem de sorulduğu sıraya göre düzeltti. Bunun üzerine orada bulunanlar onun hadis ilmindeki üstünlüğünü ve hafıza gücünü kabul etmek zorunda kaldılar.
Bu olay, İmam Buhârî'nin sadece doğru hadisleri değil, aynı zamanda kasıtlı olarak yapılan hataları ve karışıklıkları da hafızasında tutabildiğini göstermesi bakımından hadis tarihinde önemli bir menkıbe olarak nakledilir.
Risale-i Nur da Buhârî’yi bu vasfıyla anar:
“İşte şu safi, hâlis, süt gibi latîf, şüphesiz mu’cize-i bâhire-i bereket, beş yüz bin hadîsi hıfzına alan Hazret-i Buharî başta olarak, Kütüb-ü Sitte-i Sahiha ile nakilleri, gözle görmek kadar kat’î olmakla beraber, Medrese-i Kudsiye-i Ahmediye (asm) olan Suffa’nın namdar, sadık, hâfız bir şakirdi olan Ebu Hüreyre’nin, umum Ehl-i Suffa’yı manen işhad ederek, âdeta umumunu temsil edip şu ihbarı, tevatür derecesinde kat’î telakki etmeyenin ya kalbi bozuk veya aklı yok.” (Mektubat)
Mektubat ta kı mehazda iki hâfız yan yana duruyor. Biri, beş yüz bin hadisi hıfzına alan Buhârî. Öbürü, Suffa medresesinin hâfız talebesi Ebû Hüreyre. Birinin hafızası bir kütüphane gibi geniş, öbürününki bir şahit gibi sadıktır.
Bu hafızalar; taşıdıklarını bir emanet gibi korur ve gerektiğinde aynen teslim ederler. Mehazda hafızlarının istikameti, naklettiklerinin “gözle görmek kadar” kesin olmasına dayanıyor. Hafıza istikamet üzere olunca, ondan çıkan söz de dosdoğru olur.
Onların hafızası bir esaret değil, bir hazinedir. Çünkü her bilgi bir düzen içinde yerleşir: hadis ravisiyle, âyet sûresiyle, sayfa sırasıyla. Tekrar o düzeni korur, niyet de ona yön verir. Dağınık bin bilgi insanı yorar; tertipli bin hadis ise insanı taşır.
Kâinat için söylenen ölçü burada da geçerlidir: düzen en kısa yoldan götürür. Düzenli hafıza da en kısa yoldan getirir; düşünmeye gerek kalmaz. Dağınık hafıza ise uzun yolların yorgunluğunu çeker. Hafızanın da bir istikameti vardır. Kıvamını kaybedince hafıza bir eksen olmaktan çıkar, bir esarete dönüşür.
Ayrıca hıfz, Hafîz isminin bir tecellisidir. Hatırlamayı tamamen kendi gücümüze yüklediğimizde yük ağırlaşır. Dik durmak gibi hatırlamak da kendi kuvvetimizle değil, O’na dayanmakla kolaylaşır.
Ve İstikametin Bürhanı…
“Hülâsa: Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm kendi kendine güneş gibi bir bürhandır.
Ve keza o zatın (asm) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyaneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o zatın yaratılışında, tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı; behemehal gençlik sâikasıyla dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemal-i istikametle, metanetle, iffetle, bir ıttırad ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir halini görmemişlerdir.” (İşârâtü’l-İ’caz)
Kâinatın istikameti, onu idare edenin bir olduğunu gösteriyor. Bir insanın istikameti de onun sözünün doğru olduğunu gösterir. İstikamet burada bir fazilet olmanın ötesine geçip bir şahide dönüşür.
Bu şahitliğin ölçüsü zamandır. Bir gün doğru durmak kolaydır; kırk yıl boyunca doğru olmak ise muazzam bir hakikattir. Bu cihetle İstikametin ispatı, bir ömrün içinde oluşur.
Gençlik dönemine yapılan vurgu ile, insanın içindeki meylin en çok o yıllarda ortaya çıktığı belirtiliyor. O yıllarda bile hiçbir hilenin görülmemesi, doğruluğun sonradan kazanılmış bir alışkanlık değil, yaratılışın sırrını kendisinde işaret edilmesi hakikatidir.
İstikamet, metanet ve iffet. Bu üç kavram hayatta birleşmiş. Kâinat için söylenen düzenlilik ve intizam da aynı hayatı anlatırken tekrar karşımıza çıkıyor. Kâinat ile Peygamber Efendimiz Aleyhisselatuvesselam aynı istikamet lisanı ile konuşuyor.
“Hasıl: Her şeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise hadd-i vasattır ki Ehl-i Sünnet ve Cemaat onu ihtiyar etmiş. Fakat maatteessüf Ehl-i Sünnet ve Cemaat perdesi altına Vehhabîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi siyaset meftunları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali’yi (ra) tenkit ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilafete tam liyakat göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız ittihamlarından Alevîler, Ehl-i Sünnet’e karşı küsmek vaziyetini alıyorlar.” (Lem’alar)
İstikamet yalnızca bir insanın içinde kalmaz, bir topluluğun bakışında da görünür.
İstikamet bir birlik meselesidir. Haksız tenkit, karşı tarafı küsmeye itiyor. Bir uç, öteki ucu haklı çıkarıyor; iki uç birbirini besleyerek ortayı daraltıyor. Vasattan sapınca yalnızca fikir eğrilmiyor, kardeşlerin arasına da mesafe giriyor.
İstikamet de aynı kökten gelen kardeşleri onun farklı yüzlerini gösterir. Her biri istikamet hakkında bir soruya cevap verir.
İstikamet nasıl bir hâldir?
Kıvam cevap verir: ne fazla ne eksik, tam yerinde durmak.
Neye dayanarak dik durulur? Kayyûm cevap verir: her şeyi ayakta tutana dayanarak.
Nereden başlar? Ahsen-i takvîm cevap verir: insan zaten doğru kurulmuştur.
Nereye varır? Kıyâmet cevap verir: büyük kalkışa.
Doğru duran ne kazanır? Kıymet cevap verir.
Duruşun yeri neresidir? İkâmet cevap verir.
Ve nasıl sürdürülür? İkâme-i salât cevap verir: her gün yeniden yön tazeleyerek.
“Kâinatın neticesi hayat olduğu gibi hayatın neticesi olan şükür ve ibadet de kâinatın sebeb-i hilkati ve maksud neticesi olduğundan, kâinatın Sâni’-i Hayy-ı Kayyum’u, hadsiz nimetleriyle kendini zîhayatlara bildirip sevdirmesine mukabil, zîhayatlardan teşekkür istemesi ve sevmesine mukabil sevmelerini ve kıymettar sanatlarına karşı medh ü sena etmelerini istediğini ve her bir zîhayatın hayatı doğrudan doğruya, vasıtasız olarak Zat-ı Hayy-ı Kayyum’un dest-i kudretinde olduğunu bildiriyor.” (Lem’alar)
İnsan neye dayanarak dik durur?
Kayyûm, her şeyi ayakta tutan ve kendisi daima ayakta olandır. Bir şey O’nunla durur; O’ndan kopunca düşer. Bu yüzden insanın dik durması kendi gücünden değil, bu bağdan gelir.
Kâinat hayat için var, hayat ise şükür ve ibadet için. Demek ki hayatın da bir yönü vardır ve o yön şükre çıkar. Hayatın istikameti şükürdür.
Kayyûm kendini nimetleriyle tanıtıyor; karşılığında tanınmak ve teşekkür görmek istiyor. Seviyor; karşılığında sevilmek istiyor. Kıymetli sanatlarını sergiliyor; karşılığında takdir istiyor. İstikamet burada yeni bir anlam kazanıyor: verilene doğru karşılığı vermek. Nimeti görüp teşekkür etmeyen, sevgiyi görüp sevmeyen, sanatı görüp takdir etmeyen kişi yolundan eğrilmiştir.
“İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakk’ın verdiği nimetleri söyleyip ilan ve tahdis-i nimet etmek, bazen gurura ve kibre incirar eder. Tevazu kasdıyla da o nimetleri ketmetmek iyi değildir. Binaenaleyh ifrat ve tefritten kurtulmak için istikamet mizanına müracaat edilmeli.” (Mesnevi-i Nuriye)
Nimeti anlatmanın da bir kıvamı var. Fazlası insanı kibre sürükler; nimeti kendi hüneri gibi gösterir. Eksiği ise tevazu kılığına girmiş bir nankörlüktür; verileni görmezden gelmek, vereni de görmezden gelmek olur.
İstikamet mizanı. İstikamet burada bir terazidir. İnsan her durumda o teraziye bakar ve kefelerden birinin ağır basıp basmadığını tartar. Nimeti anarken yüzü Verene dönükse kibir yoktur; nimeti gizlerken sebebi O’nu unutmaksa tevazu yoktur.
Aynı cümlede ailenin bir başka üyesi de beliriyor: kıymet. Kıymet, bir şeyin “durduğu” yerin, yani karşılığının adıdır. Sanatlar kıymetlidir, çünkü Kayyûm’un elinde dururlar. İnsan için de aynısı geçerlidir: doğru yerde, doğru ele dayanarak duran kıymet kazanır. Eğrilen ise yerinden kayar ve değerini kaybeder. Doğru duranın kazancı kıymettir.
Her canlının hayatı doğrudan, aracısız O’nun elindedir. Sebepler perdedir. İstikamet ise bu bağı fark ettirip yüzünü sebeplerden çevirtir.
“Mesela, insanın ahsen-i takvimdeki hüsn-ü masnuiyeti, Sâni’i gösterdiği gibi; o ahsen-i takvimdeki kabiliyet-i câmiasıyla kısa bir zamanda zeval bulması, haşri gösterir.
Bazı kere bir vecihle iki nazarla bakılsa hem Sâni’i hem haşri gösterir. Mesela, ekser eşyada görünen hikmetin tanzimi, inayetin tezyini, adaletin tevzini ve rahmetin taltifi; nasıl ki mahiyetlerine bakılsa, bir Sâni’-i Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm’in dest-i kudretinden çıktığını gösterirler. Onun gibi bunların kuvveti ve hadsizlikleriyle beraber, şunların mazharları olan şu fâni mevcudatın ehemmiyetsiz ve az yaşamasına bakılsa, âhiret görünür.
Demek ki her şey lisan-ı hal ile اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ okuyor ve okutturuyor.” (Sözler)
İstikamet nereden başlar ve nereye varır?
Takvîm, bir şeyi düzeltip yerli yerine oturtmak demektir. Ahsen-i takvîm ise insanın en güzel kıvamda kurulmasıdır. İnsan yaratılıştan bir istikamet üzere inşa edilmiştir.
İnsanın ne kadar güzel yapıldığına bakılınca onu yapan görünür. Bu kadar geniş bir kabiliyetin bu kadar kısa sürede solduğuna bakınca ise âhiret görünür. Bu kadar özenle kurulan bir varlık, birkaç yılda harcanıp atılmak için yapılmış olamaz.
Takvîm, insanın yaratılıştaki kıvamıdır: ahsen-i takvîmde bütün esmâya ayna olabilecek bir istidattır. Fakat bu istidat, kısa bir ömürde ancak tohum hâlinde kalır; burada filizlenir ama meyvesini veremeden zevale uğrar. Kıyâmet ise o tohumun sünbül verdiği, kuvvede kalanın fiile çıktığı büyük kalkıştır. Demek ki takvîm bir başlangıç, kıyâmet onun kemâle erdiği yerdir; ikisi aynı kökten gelir, çünkü biri ayağa kaldırılarak kurulmayı, öbürü ayağa kalkarak tamamlanmayı anlatır.
Hikmetin düzeni, inayetin süsü, adaletin ölçüsü ve rahmetin lütfu. Bunlardan biri, adaletin ölçüsü, doğrudan istikametin kendisidir. Her şey tartılarak ne fazla ne eksik verilmiştir. Kâinat bir ölçü üzere kuruluysa, ölçüsüz yaşayan insan bu düzenin içinde yabancı kalır.
“Enbiya ve evliyaya muhabbetin ise: Ehl-i gaflete karanlıklı bir vahşetgâh görünen âlem-i berzah, o nuranilerin vücudlarıyla tenevvür etmiş menzilgâhları suretinde sana göründüğü için o âleme gitmeye tevahhuş, tedehhüş değil belki bilakis temayül ve iştiyak hissini verir, hayat-ı dünyeviyenin lezzetini kaçırmaz. Yoksa onların muhabbeti, ehl-i medeniyetin meşahir-i insaniyeye muhabbeti nevinden olsa o kâmil insanların fena ve zevallerini ve mazi denilen mezar-ı ekberinde çürümelerini düşünmekle, elemli hayatına bir keder daha ilâve eder. Yani “Öyle kâmilleri çürüten bir mezara, ben de gideceğim.” diye düşünür; mezaristana endişeli bir nazarla bakar, “Âh!” çeker. Evvelki nazarda ise cisim libasını mazide bırakıp kendileri istikbal salonu olan berzah âleminde kemal-i rahatla ikametlerini düşünür, mezaristana ünsiyetkârane bakar.” (Sözler)
İnsanın duruşu nereye yerleşir? İkâmet, bir yerde durmak ve orada yerleşmektir. İstikamet bir yola işaret ediyorsa, ikâmet o yolun sonunda durulacak yeri gösterir. Enbiyâ ve evliyânın berzahtaki hâli bu kelimeyle anlatılıyor. Onlar yok olmamış, sadece ikâmet yerlerini değiştirmişlerdir. Hangi yöne baktığımız, bu yeri nasıl gördüğümüzü belirler.
Burada istikamet muhabbetin kendisine uygulanıyor. Sevgi de bir yöne sahiptir. Doğru yöne bağlanan sevgi, ölümü bile bir menzile çevirir. Yönünü kaybeden sevgi ise sevdiklerinin kaybını, insanın hayatına eklenen bir keder yapar.
Mehazın son cümlesi zamanın da bir yönü olduğunu hatırlatıyor. Onlar beden elbisesini geçmişte bırakmış, geleceğin salonuna geçmişlerdir. Mazi bir mezar değil, terk edilmiş bir elbisedir; istikbal ise ikâmet edilecek yerdir. Doğru sevgi, insanın yüzünü geçmişten geleceğe çevirir.
“Namaz, ne kadar kıymettar ve mühim hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanılır hem namazsız adam ne kadar divane ve zararlı olduğunu, iki kere iki dört eder derecesinde kat’î anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, gör:
Bir zaman bir büyük hâkim, iki hizmetkârını, her birisine yirmi dört altın verip iki ay uzaklıkta has ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: “Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bazı şeyleri mübayaa ediniz. Bir günlük mesafede bir istasyon vardır. Hem araba hem gemi hem şimendifer hem tayyare bulunur. Sermayeye göre binilir.”
İki hizmetkâr, ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde, efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki sermayesi birden bine çıkar.
Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder. Kumara mumara verip zayi eder, bir tek altını kalır. Arkadaşı ona der: “Yahu, şu liranı bir bilete ver. Tâ bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir, belki merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyareye bindirirler. Bir günde mahall-i ikametimize gideriz. Yoksa iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun.” (Sözler)
İstikamet nasıl sürdürülür?
Namaz, “ikâme etmek” ile anlaşılır. Yani ayakta tutmak, dikmek. Namaz, istikametin günlük hayattaki en somut karşılığıdır.
Temsil bir yolculuk anlatıyor. Varılacak yer bellidir: ikâmet edilecek güzel bir çiftlik. Sermaye de bellidir: yirmi dört altın, yani bir günün yirmi dört saati. Mesele bu sermayeyi o yöne doğru harcamaktır.
İki hizmetkâr aynı sermayeyle yola çıkar, ama yönleri ayrılır. Biri hedefi aklında tutar; az bir harcama yapar, ama bu harcamayı öyle yerinde yapar ki sermayesi katlanır. Öteki hedefi unutur; yirmi üç altını yolda dağıtır, elinde tek bir altın kalır.
Kayıp büyüktür, ama yön değiştirmek için hâlâ bir imkân vardır. Arkadaşı ona o son altını bilete vermesini söyler. Efendi kerîmdir; o tek altın bile yolculuğu kurtarabilir. İstikamet, ne kadar sapılmış olursa olsun, yüzü yeniden doğru yöne çevirmekle başlar. Namaz bu bilettir; kıymeti büyük, masrafı azdır.
Burada istikametin yeni bir yüzü görünüyor: yön bir kere bulunup bırakılmaz, sürekli tazelenmelidir. Günde beş defa kıbleye dönmek, insanın dağılan yüzünü tekrar aynı yöne çevirmesidir. Kıvam bir kere tutturulup bırakılmıyorsa, namaz da onu her gün yeniden tutturmanın yoludur.
Namaz kıymetlidir; insanı ikâmet edeceği yere götürür, kendisi de ikâme edilir, yani dimdik ayakta tutulur. Bunların hepsi istikametin farklı adlarıdır.
Hûd Sûresi’nde Peygamberimiz AleyhisselatuVesselam a “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” buyurulur. O Zat-ı Mübareke de “Hûd Sûresi beni ihtiyarlattı” demiştir. İstikamet tarif edilmesi kolay, taşınması en ağır emirdir.
Evet istikametin birkaç yüzünü okumaya çalıştık. Fikirde tevhidin hayattaki karşılığıdır. Kâinatta en kısa ve kolay yoldur. İnsanda üç kuvvetin dengesidir. Bir hayatta şahitliktir. Bir toplulukta ise birliğin şartıdır.
Hepsinin ortak noktası aynıdır: istikamet bir defa doğru adım atmak değil, o doğrulukta kalmaktır. Kıvam bir kere tutturulup bırakılmaz; ateşin başından ayrılınca şerbet yeniden bozulur.
Belki de insanın asıl sorusu “doğru ne?” sorusundan sonra başlar: Bulduğum doğrunun üzerinde ne kadar durabiliyorum?
Yazının başında sormuştuk: Neyi kaybediyoruz? Artık cevap açık. Dünyadaki saldırılar, ülkeler arasındaki güvensizlik, toplulukları ayıran küslükler, insanın içindeki taşkınlık ve dağınıklık; hepsi aynı kaybın farklı görüntüleridir. Kaybettiğimiz şey istikamettir.
Kıvamını kaybeden kuvvet zulme döner. Yönünü kaybeden fikir dağılır. Ölçüsünü kaybeden toplum uçlara bölünür. Eksenini kaybeden hafıza esarete döner. Kayyûm’a dayanmayı unutan insan, kendi gücüyle dik durmaya çalışır ve düşer.
Ama temsildeki hizmetkâr gibi, elimizde hâlâ bir altın var. Yön değiştirmek için geç değildir. Kaybettiğimizi bilmek, onu yeniden bulmanın ilk adımıdır.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.