Muhammed Numan ÖZEL

Muhammed Numan ÖZEL

Tahkikten taklide, tebliğden ülfete ve gelenekten yenilenme ihtiyacına

“Kur’an-ı Kerim doğrudan ilâhî kelâm ve şifa kaynağı iken, Risale-i Nur bu kelâmın çağa bakan bir tefsiri olarak duyguları yönetmede metodolojik bir harita sunar.”

Bu tespiti tasdik ediyoruz. Risale-i Nur’un iman, insan, nefis, duygu, irade ve hayat hakkındaki izahları, insanın kendisini ve dünyayı anlamasına yardımcı olan zengin bir tefekkür zemini sunmaktadır. Fakat burada cevap bekleyen önemli bir soru vardır: Böylesine maddi ve manevi çok daha geniş bir imkana sahip olan bir eser ve okurları neden insanlarla arzu edilen ölçüde buluşamıyor? Üstelik Risale-i Nur’un neşri için bugün geçmişe nispetle çok daha geniş imkânlar mevcutken, bu imkânlar neden aynı ölçüde tesirli bir tebliğ faaliyetine dönüşemiyor?

Bu sorulara yalnızca dışarıdan gelen engelleri göstererek cevap vermek yeterli değildir. Önyargıları, toplumsal şartları ve çağın değişimini hesaba katmakla beraber, kendi hizmet anlayışımızı da sorgulamak zorundayız Risale-i Nur Talebeleri olarak. Bundan önceki yazım sebebiyle bana dönüş yapan bir kıymetli abime vermiş olduğum cevaabı burada da neşretmeyi faydalı gördüm.

1. Risale-i Nur neden yeterince tanınmıyor?

1.1. Önyargılar

Risale-i Nur’un yeterince tanınmamasının sebeplerinden biri, hakkında önceden oluşturulmuş önyargılardır. Eserleri okumadan hüküm vermek, Risale-i Nur’u yalnızca bir cemaatin düşünce dünyası içerisinde değerlendirmek veya onu geçmişte kalmış bir dinî hareketin ürünü olarak görmek gibi şeyler insanların bu eserlerle doğrudan tanışmasının önünde engel oluşturabilir.

Ancak burada yalnızca toplumun önyargılarını konuşmak yeterli değildir. Kendi tutumlarımızın da bu önyargıları besleyip beslemediğini sorgulamalıyız. Risale-i Nur’u tanıtmak yerine zaman zaman cemaat kimliğimizi öne çıkarıyorsak, eserle tanışmak isteyen insanlara farkında olmadan bir mesafe oluşturuyor olabiliriz.

1.2. Risale-i Nur üzerine yeterli ilmî ve sistematik çalışmaların yapılmaması

Risale-i Nur’un farklı ilim dallarıyla ilişkisi, insan psikolojisine yaklaşımı, eğitim anlayışı, toplumsal hayata dair teklifleri ve günümüzün problemlerine sunduğu imkânlar üzerine daha kapsamlı çalışmalar yapılabilir.

Elbette Risale-i Nur üzerine yıllardır önemli ilmî çalışmalar, şerhler, makaleler ve araştırmalar ortaya konulmaktadır. Mesele, hiçbir çalışma yapılmadığını söylemek değil; mevcut çalışmaların çeşitliliğinin, niteliğinin ve topluma ulaşma kapasitesinin yeterli olup olmadığını sorgulamaktır. Elbetteki bir çok kıymetli çalışmalar yapıldı ve yapılmaktadır.

Risale-i Nur’un kavramlarını yalnızca kendi terminolojisi içerisinde açıklamakla yetinmeyip, bu kavramların insanın hayatında nasıl karşılık bulduğunu da göstermek gerekir. Eserin teorik derinliği ile gündelik hayatın problemleri arasında köprüler kurulmalıdır. Yoksa Vehhabi anlayışıyla bize sadece Risaleler yeter deyip tüm kapıları kapatmak ve köprüleri yıkmak elbette ki bir Nur Talebesinin hususiyeti olamaz. Bu vb. söz ve tutumlar nerede olursa olsun bağnazlıktır.

1.3. Kendine inhisar etme problemi

Risale-i Nur hizmetinin kendi çevresiyle sınırlı kalması da üzerinde durulması gereken bir meseledir. Cemaat içindeki dersler, sohbetler, okumalar ve faaliyetler elbette önemlidir. Ancak hizmetin bütün enerjisi mevcut mensupların kendi aralarındaki ilişkilere yönelirse, dışarıya açılma imkânı daralabilir. Risale-i Nur'un tesir ve etkisini kırarak birbirine kita kuyan ve nurculuk anlatan bir hale döner ki bu da ülfet ve tembeliğe davetiye çıkartır.

Bir hizmet çevresinin kendi mensuplarını yetiştirmesi başka, kendisini dış dünyadan bağımsız bir alan hâline getirmesi başkadır.

Risale-i Nur’un muhatabı yalnızca Nur talebeleri değildir. İmanî şüphelerle mücadele eden gençler, hayatına anlam arayan insanlar, ailevî problemler yaşayanlar, modern düşüncenin etkisi altında kalanlar ve hakikat arayışında olan herkes bu eserlerin muhatabı olabilir.

Öyleyse kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz Risale-i Nur’u insanlara mı götürüyoruz, yoksa insanların bizim çevremize gelmesini mi bekliyoruz? Risale-i Nur ıle olan ilişkimiz hangi seviyede? Hizmet edebiliyormuyuz yoksa oyalanıyor ve "mış gibi" mi yapıyoruz?

2. Okumak, anlamak ve tatbik etmek arasındaki mesafe

Risale-i Nur cemaati açısından daha esaslı bir muhasebe alanı burasıdır.

Bir eseri okumak, o eseri anlamak demek değildir. Anlamak da anlaşılan hakikati hayata tatbik etmekle aynı şey değildir.

Tahkik, taklit ve tatbik birbirinden ayrılmaması gereken üç önemli meseledir.

Tahkik, bir hakikati delilleriyle araştırıp anlamayı ve şuurla benimsemeyi;

Taklit ise, başkasından alınan kanaati yeterli inceleme yapmadan benimsemeyi ifade eder.

Tatbik ise, anlaşılan hakikatin hayat içerisinde karşılık bulmasıdır.

Hassaten 1970 sonrasındaki tahkik ehli insanlar yetiştirmek yerine, mevcut kanaatleri ve alışılmış anlatım biçimlerini tekrar eden bir anlayışının ağırlık kazanıp kazanmadığı ciddi biçimde araştırılmalıdır. Bu tespit bütün cemaatler ve bütün talebeler hakkında peşinen verilmiş bir hüküm olarak değil, araştırılması gereken bir iddia olarak ele alınmalıdır. Elbetteki her yerde basma kalıp insan yetiştirme anlayışı yok. Bir insanın Risale-i Nur derslerine devam etmesi, eserlerden bazı bölümleri ezbere bilmesi veya cemaat kimliğini benimsemesi, tek başına tahkik ehli olduğunu göstermez.

Tahkik ehli insan, okuduğu hakikatin delillerini anlayabilen, kavramlar arasındaki münasebetleri kurabilen, sorular karşısında düşünebilen, gerektiğinde kendi kanaatlerini yeniden gözden geçirebilen ve anladıklarını hayatına tatbik edebilen insandır.

Böyle bir yetişme tarzının yerini yalnızca aidiyet, alışkanlık ve tekrar alırsa, ortaya bilgi sahibi görünen fakat hakikatleri kendi zihninde yeterince temellendirmemiş insanlar çıkabilir. Gerçi buna Üstad bir asırdan fazla zaman önce dikkat çekmek istemiştir.

"Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır.. öyle de; suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır."[1]

Buradaki mesele sadece Risale-i Nur’u ne kadar okuduğumuz değildir. Asıl mesele, Risale-i Nur’un bizde nasıl bir insan meydana getirdiğidir. Okuduklarımız bizdeki kin, inat, öfke, kaygı, evham gibi istenmeyen duygularımızı düzeltiyor mu? Çevremizde, ailemizde, iş hayatında örnek olabiliyor muyuz? Yoksa bu çevremizde bu ne biçim nurcu deyip nurcu kimliğine bürünüp hizmete zarar mı veriyoruz?

3. Dimağ mertebeleri ve Nurculuğun insanın zihnindeki yeri

Meselenin en dikkat çekici taraflarından biri, senin Sözler’de (2) ele alınan dimağ mertebeleridir.

Risale-i Nur’un ilgili bahsinde, bir mananın zihinde şekillenmesiyle hüküm ve tasdik hâline gelmesi arasındaki mertebeler ele alınır. Burada merak, tahayyül, tasavvur ve tasdik gibi kavramlar önemlidir. Ancak bunların hangisi bizde ağır basıyor buna da bakmamız lazım. Bu çerçeveden hareketle, insanların İslâmiyet’le ve iman hakikatleriyle kurduğu ilişkinin farklı seviyelerde kalabildiğini söyleyebiliriz. Bir insan dinî kavramları hayalinde taşıyabilir, onlar hakkında düşünebilir, gelenek ve görenek yoluyla benimseyebilir veya imanını delilleriyle anlayıp şuurla tasdik etmeye çalışabilir. Bunu Nurculukla da benzer bir muhasebeye konu edilebilir. "Senin Dimağında Hangi Mertebede Nurculuk?" başlığıyla ele alabiliriz.

Bir insan Nurculuğu yalnızca bir çevreye mensubiyet olarak yaşayabilir. Bir başkası için Nurculuk, aileden devralınan bir gelenek olabilir. Bir diğeri Risale-i Nur’un kavramlarını zihninde taşıdığı hâlde onların anlamlarını derinlemesine araştırmamış olabilir. Bir başkası ise eserleri tahkik ederek iman hakikatlerini anlamaya, bu hakikatlerin gerektirdiği ahlâkı yaşamaya ve onları başkalarına ulaştırmaya çalışabilir. Bunlar birbirinden farklı ilişki biçimleridir.

"Risale-i Nur bir daire değil, mütedâhil daireler gibi tabakatı var. Erkânlar ve sahibler ve haslar ve naşirler ve talebeler ve tarafdarlar gibi tabakatı var. Erkân dairesine liyakatı olmayan, Risale-i Nur'a muhalif cereyana tarafdar olmamak şartıyla daire haricine atılmaz. Hasların hasiyeti bulunmayan, zıd bir mesleğe girmemek şartıyla talebe olabilir. Bid'a ile amel eden, kalben tarafdar olmamak şartıyla dost olabilir. Onun için, az bir kusur ile düşman sınıfına iltihak etmemek için dışarıya atmayınız. Fakat Risale-i Nur'un erkânlarında ve sahiblerindeki esrar ve nazik tedbirlere, onları teşrik etmemek gerektir." [3]

Dolayısıyla Nurculuk aidiyeti ile Risale-i Nur’un iman hakikatlerini tahkik ederek benimsemek aynı şey değildir.

Burada önemli bir ayrım da şudur: Dimağ mertebelerini doğrudan cemaatlerin ilmî seviyesini ölçen bir cetvel olarak kullanamayız. Bu mertebeler, bir muhasebe modeli olarak değerlendirilebilir; fakat belirli bir kişinin veya topluluğun hangi mertebede bulunduğu, somut deliller olmadan kesin biçimde söylenemez. Hemen herkes kendi notunu verebilir.

Yine de temel soru son derece önemlidir: Nur hizmeti, insanları yalnızca bir aidiyet çevresinde mi tutuyor, yoksa onların imanını tahkik etmelerine, şuur kazanmalarına ve hakikatleri hayatlarında yaşamalarına ne ölçüde yardımcı oluyor?

4. İmkânsızlıklar içerisinde yürütülen hizmet ile bugünün imkânları arasındaki fark

Bediüzzaman Said Nursî, ağır baskılar, sürgünler, hapisler ve çeşitli imkânsızlıklar altında eserlerini telif ve neşretmiş; talebeleriyle birlikte Risale-i Nur’un insanlara ulaştırılması için büyük gayret göstermiştir.

Bugün ise basım, ulaşım, iletişim ve dijital yayıncılık imkânları geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde genişlemiştir. Buna rağmen bu imkânların Risale-i Nur’un daha geniş çevrelerde tanınmasına ne ölçüde dönüştürülebildiği sorusu önümüzde durmaktadır.

Elbette geçmişin şartlarıyla bugünün şartlarını birebir karşılaştırmak doğru değildir. Bugün de farklı zorluklar, dikkat dağınıklığı, bilgi kirliliği ve inanç meselelerine karşı ilgisizlik gibi engeller bulunmaktadır. Bununla beraber, imkânların artması hizmetin tesirinin kendiliğinden artmasını sağlamaz. Burada bir yöntem meselesi vardır.

Daha fazla kitap basmak, daha çok ders yapmak veya dijital ortamda daha fazla içerik paylaşmak, tek başına daha fazla insanın hakikatle buluştuğu anlamına gelmez. Önemli olan, yapılan faaliyetin insanlarda nasıl bir karşılık meydana getirdiğidir.

Bediüzzaman’ın hizmetindeki tesiri yalnızca içinde bulunduğu imkânsızlıklara bağlayamayız. Onun eserlerinin fikrî muhtevası, şahsî gayreti, talebeleriyle kurduğu ilişki, dönemin ihtiyaçlarına cevap veren yaklaşımı ve neşir yöntemleri birlikte değerlendirilmelidir.

Bugün yapılması gereken de geçmişi taklit etmekten ziyade, hizmetin temel prensiplerini anlayarak günümüzün şartlarında etkili yöntemler geliştirmektir.

5. Ülfet, alışkanlık ve retorik problemi

Bir hakikatle sürekli karşılaşmak, bazen o hakikatin insan üzerindeki tesirini zayıflatabilir. İlk defa duyulduğunda insanı düşündüren bir ifade, zamanla alışılmış bir cümleye dönüşebilir.

Nur derslerinde kullanılan kavramlar, Risale-i Nur’un temel meseleleri ve cemaat içerisinde tekrarlanan ifadeler de bu açıdan değerlendirilmelidir.

Ülfet, hakikatin değerini ortadan kaldırmaz; fakat insanın o hakikat karşısındaki dikkatini ve heyecanını zayıflatabilir. Böylece kişi hakikati işitir, fakat üzerinde yeterince düşünmez; anlatır, fakat hayatında aynı ölçüde gösteremez.

Retorik de burada devreye girer. Bir kavramı sıkça kullanmak, o kavramın manasını anlamakla aynı şey değildir. İhlas, uhuvvet, tesanüd, sadakat ve müsbet hareket gibi kavramları tekrar etmek kadar, bunların gündelik davranışlarımızdaki karşılığını göstermek de önemlidir.

Tebliğin asıl gayesi, yalnızca insanlara bir şeyler anlatmak değil, anlatılan hakikatlerin anlaşılmasına ve yaşanmasına vesile olmaktır.

Bu bakımdan, tebliğin bazı çevrelerde mevcut mensuplara yönelik faaliyetlerle sınırlı kalıp kalmadığı, dışarıya dönük çalışmaların neden zayıfladığı ve insanlarla buluşmayı sağlayacak yeni yöntemlerin neden yeterince geliştirilemediği ve kazanılmış olan insanların neden uzaklaştığı araştırılmalıdır.

6. Cemaatler zamanın gerisinde mi kaldı?

Mesele yalnızca cemaatlerin geç kalması değil, zamanın çok hızlı akmasına karşı kendilerini yeterince yenileyememeleridir.

Dijital iletişim, gençlerin bilgiye ulaşma biçimleri, psikolojik ihtiyaçlar, aile yapısı ve toplumsal ilişkiler hızla değişiyor. İnsanların soru sorma biçimleri ve dinî meseleleri ele alış yöntemleri de farklılaşıyor.

Böyle bir ortamda hizmet yöntemlerinin kendiliğinden aynı tesiri göstermeye devam edeceği düşünülemez.

Fakat yenilenmenin sınırını doğru çizmek gerekir.

Risale-i Nur’un hakikatlerini güncel beklentilere göre değiştirmek başka, o hakikatleri günümüz insanının anlayabileceği yöntemlerle anlatmak başkadır.

Yenilenme; dijital yayıncılığı geliştirmek, nitelikli ilmî içerikler hazırlamak, gençlerin sorularına doğrudan cevap vermek, farklı meslek ve ilim alanlarıyla irtibat kurmak, dersleri daha katılımcı hâle getirmek ve yapılan hizmetlerin neticelerini değerlendirmek gibi somut adımlar içerebilir. Bunlar, yalnızca tanıtım faaliyetleri değil, aynı zamanda Risale-i Nur’un insanlarla daha sahici bir ilişki kurmasına yönelik çalışmalardır. Tebliğin türevleridir. Kuru kuruya kitap okumakla tebliğ ve temsil vazifesi tam olarak ifa ve icra edilmiyor. Edildiğini düşünmek de ancak kendimizi kandırmaktır.

7. Eleştiriye gösterilen tepki ve muhasebe kültürü

Bütün bu meseleleri konuşurken karşımıza bir başka problem daha çıkıyor: Eleştiriye karşı geliştirilen tutum.

Cemaat mensubu kardeşlerimize hizmetin eksiklerini anlattığımızda, bazen düşüncenin muhtevası değerlendirilmeden tepkisel cevaplarla karşılaşabiliyoruz. Oysa bir hizmeti sevmek, o hizmet içerisinde yapılan her şeyi kusursuz kabul etmeyi gerektirmez. Hizmet kutsal değildir. Kutsal olan İslamiyet'tir. Bu sebeple kusursuz olan İslamiyet'tir ve hiçbir hizmet, kurum kuruluş, stk ismi cismi ne olursa olsun İslamiyet'i tek başına temsil ve tebliğ edemez.

Eleştiri, elbette hakaretin, ithamın veya küçümsemenin aracı olmamalıdır. Fakat nezaket ve hürmet talebi de haklı soruların cevapsız bırakılmasına yol açmamalıdır. Klasik nurcu mantığıyla "İt ürür kervan yürür" deyip ithamları havada bırakmak doğru bir yaklaşım değildir.

Bir iddiaya verilecek en doğru cevap, onu dile getiren kişiyi susturmak için itibar sui kastı yapmak, etiketlemek değil, iddianın doğruluğunu veya yanlışlığını delilleriyle değerlendirmektir. Şayet bir meselede eksiklik yoksa bunun izahı yapılabilir. Eksiklik varsa kabul edilip giderilebilir. İhtilaf varsa istişare edilebilir.

Asıl tehlike, cemaatin itibarını korumak adına hizmetin gelişmesine katkı sağlayabilecek soruların konuşulamaz hâle gelmesidir. Çünkü muhasebe yapılmayan yerde alışkanlıklar sorgulanmadan devam eder; sorgulanmayan alışkanlıklar ise zamanla hizmetin değişen şartlara cevap vermesini zorlaştırabilir.

Aidiyetten tahkike, okumaktan yaşamaya..

Bütün bu meseleleri tek bir noktada toplamak mümkündür: Risale-i Nur’a mensubiyet ile Risale-i Nur’un ortaya koyduğu iman ve tefekkür anlayışını derinlemesine kavramak, yaşamak ve başkalarına ulaştırmak arasında bir mesafe oluşmuş olabilir mi? Bu ihtimali ciddi biçimde araştırmak gerekiyor.

Önyargılar, ilmî çalışmaların yetersiz kaldığı alanlar, kendi çevresine kapanma, tahkik yerine taklidin öne çıkması, ülfet, retorik ve yöntemleri yenileyememe gibi meseleler birbirinden bağımsız değildir. Her biri diğerini besleyebilir.

Ancak çözüm, Nur cemaatini toptan mahkûm etmek veya geçmişte yapılan hizmetleri değersizleştirmek değildir. Çözüm; mevcut hizmetleri insafla değerlendirmek, başarılı örnekleri tespit etmek, eksiklikleri delilleriyle ortaya koymak ve uygulanabilir teklifler geliştirmektir.

Risale-i Nur’un büyüklüğünü anlatmak kadar, onun insan hayatında meydana getirdiği değişimi göstermek de önemlidir.

Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:

Biz Risale-i Nur’u kaç kişiye okuttuk? Kaç kişiye tanıttık? Kaç kitap hediye edip ulaştırdık?

Bunlar önemli sorulardır. Fakat bunların yanında daha derin sorular da vardır: Kaç insanın hakikatleri tahkik etmesine yardımcı olduk? Kaç insanın imanî sorularına cevap bulmasına vesile olduk? Kaç insanın ahlâkında, düşüncesinde ve hayatında bu eserlerin tesiri görünür hâle geldi? Ve kendi hayatımızda bu tesiri ne ölçüde gösterebildik?

Hizmetin kemmiyetini keyfiyete, aidiyeti tahkike, okumayı anlamaya ve anlamayı tatbikata dönüştürebildiğimiz ölçüde, Risale-i Nur’un mana dünyasını daha geniş insan kitleleriyle buluşturabiliriz.

Mesele, geçmişteki hizmetleri küçümsemek veya ayyuka çıkartmak değil; onların ruhunu anlayarak geleceğe taşımaktır. Aksi taktirde hizmet mazide güzel hatıralarda kalıp günümüzde hizmetin pek mümkün olmadığı gelecekte de imkansız olduğu handikapına kapılıp evhamda boğulur, atalette kavrulur, ülfetle hemhal oluruz. Hizmette tevakkuf eder. "Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak[tır]." (4)

Devam edecek inşaallah..

Selâm ve dua ile.

[1] Muhakemat (88)
[2] Bkz. Sözler (706)
[3] Kastamonu Lahikası (248)
[4] Lem'alar (161)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.