Muhammed Numan ÖZEL
İnsan Nereye Aittir?
Şuhûd kavramı üzerine mütalaamız devam ediyor.
Aidiyetten Ubûdiyete giden serencam..
İnsan, yalnızca yaşayan, düşünen ve isteyen bir varlık değildir. Aynı zamanda kendisini anlamlandırmaya çalışan bir varlıktır. Kim olduğunu, nereden geldiğini, neye sahip olduğunu, neye muhtaç bulunduğunu ve hayatının hangi hakikate dayandığını sorgular. Bu sorular, insanı yalnızca bilgi arayışına değil, aynı zamanda bir aidiyet arayışına götürür. Tarihin her döneminde bu fikirler güncelliğini korumuş ve üzerine fikir teatileri yapılmıştır.
Çünkü insanın kendisini nasıl tanımladığı, dünyayı nasıl yorumladığını da etkiler. Kendisini hayatın merkezinde ve sahiplik makamında gören insanla, kendisini daha büyük bir hakikatin içinde konumlandıran insanın eşyaya, hayata ve kendi varlığına bakışı aynı değildir.
Bu bakımdan aidiyet meselesi, yalnızca bir topluluğa mensup olma veya kendisini bir yere ait hissetme meselesi değildir. Daha temel bir soruyla karşı karşıyayız: İnsan, kendi varlığını neye nispet ederek anlamlandırmaktadır? Aidiyet bir mana, maya arayışıdır insan için.
Risale-i Nur'un ene, mana-yı harfî ve ubûdiyet bahisleri, bu soruyu derinlemesine ele almaya, tahkik ve tedkike imkân verir.
1. Ene: İnsanın kendisini tanıma anahtarı
Bediüzzaman Said Nursî, Otuzuncu Söz'de ene kavramını insanın kendisini ve kâinatı tanımasında önemli bir ölçü olarak ele alır. Ene, burada yalnızca benlik duygusunu ifade etmez; insanın kendisine verilen sınırlı istidadlardan hareketle daha geniş hakikatleri anlamasına imkân sağlayan bir anahtar mahiyetindedir.
İnsan kendisinde ilim, irade, kudret ve sahiplik gibi özellikler görür. Bir şey hakkında bilgi edinir, karar verir, belirli ölçülerde tasarrufta bulunur ve bazı şeyleri kendisine ait sayar. Bu tecrübeler, insanın kendi varlığını tanımasının başlangıç noktasıdır.
Ancak asıl mesele, insanın bu özellikleri nasıl yorumladığıdır. Çünkü yorumunuz, tevilimiz bizim fikir dünyamızı gösterir.
İnsan, kendisindeki sınırlı ilim ve kudreti bağımsız, kendinden kaynaklanan ve mutlak bir sahipliğin yani malikiyetin göstergesi olarak kabul ederse ene'nin "ölçü olma" vazifesini aşar. Kendisini yalnızca bir ölçü olarak kullanmak yerine, kendisini ölçünün merkezi hâline getirir. Buna pergel insan tabirini kullanıyorum. Yani her şeyin ölçüsü nefsidir, kendidir.
"her şey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünki şu haldeki ene'nin rengi, şirk ve ta'tildir, Allah'ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa; o ene'deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez."(1)
Böylece kendi varlığını anlamanın aracı olan benlik, hakikati değerlendirdiği bir perdeye dönüşebilir.
Buna karşılık insan, kendisindeki özelliklerin sınırlılığını ve kendi varlığının kendisine verilmiş olduğunu fark ettiğinde farklı bir sonuca ulaşır. Kendi bilgisinin mutlak doğru olmadığını kavraması, mutlak ilim fikrini; kudretinin sınırlılığını anlaması ise mutlak kudret düşüncesini idrak etmesine bir kapı açar.
Ene'nin bu ikinci istikameti, insanı kendi benliğine hapsetmez; kendisini aşan hakikati tanımaya yöneltir.
Burada aidiyet meselesinin ilk temeli ortaya çıkar: İnsan, kendisini bağımsız bir varlık ve mutlak sahip olarak mı anlamaktadır, yoksa varlığı kendisine verilmiş bir kul olarak mı tanımaktadır?
Bu iki mana, insanın yalnızca kendisi hakkındaki kanaatlerini değil, bütün varlık karşısındaki konumunu da etkiler.
2. Aidiyet: İnsan kendisini hangi hakikat içinde tanır?
Aidiyet kavramını Risale-i Nur'un doğrudan teknik bir terimi olarak değil, ene ve ubûdiyet anlayışından harekete tabi bir kavram olarak kullanmak gerekir.
Bu manada aidiyet, insanın yalnızca bir yere bağlılık hissetmesi değil, kendi varlığını belirli bir hakikat karşısında konumlandırmasıdır.
İnsan kendisini bağımsız bir sahip olarak gördüğünde, dünya çoğu zaman onun arzularını gerçekleştireceği bir alan hâline gelir. Eşya, öncelikle kullanım değeriyle; insanlar, kendi beklentileriyle ilişkileri ölçüsünde; hayat ise kişisel başarı ve kazanımlar bakımından anlam kazanır.
Bu bakışta insanın kendisi, anlamın merkezidir. Varlık, mevcudat insanın isteklerine göre değerlendirilir.
Kendisini Allah'ın kulu olarak tanıyan insanın bakışı ise farklı bir istikamete yönelir. İnsan, sahip olduğunu düşündüğü şeylerin mutlak mâliki olmadığını; hayatının, imkânlarının ve kabiliyetlerinin kendisine verilmiş olduğunu kavramaya başlar. Böylece sahiplik iddiasının yerini emanet bilinci, mutlak bağımsızlık düşüncesinin yerini kulluk şuuru alır. Bu şuur ile şuhûdda adımlar atmaya başlar.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Bir insanın Allah'a ait olduğunu söylemesiyle bu aidiyetin gerektirdiği kulluk anlayışını hayatında benimsemesi aynı şey değildir. Aidiyet, yalnızca sözle ifade edilen bir mensubiyet olarak kalabilir. Asıl mesele, insanın kendisini nasıl tanıdığının düşüncelerine, tercihlerine ve davranışlarına yansımasıdır.
Dolayısıyla aidiyetin derinliği, insanın bir hakikate ne kadar güçlü biçimde bağlandığından ibaret değildir. O hakikatin, insanın kendisi ve varlık hakkındaki hükümlerini ne ölçüde değiştirdiği de önemlidir. Yani misyon ve vizyona liyakat ön plana çıkıyor.
Misyon ve Vizyonumuza Liyakat isimli yazımın adresini buraya ekliyorum.
3. Mana-yı harfî: Varlığı kendine göre değil, gösterdiği manaya göre okumak
Ene'nin doğru anlaşılması, insanın kendisini ve kâinatı yorumlama biçimini de değiştirir. Bu noktada Risale-i Nur'un mana-yı harfî anlayışı belirleyici bir yere sahiptir insanın kendini konumlandırma ve mana arayışında.
Mana-yı harfî, bir şeyi yalnızca kendi başına değerlendirmek yerine, kendisinin ötesinde işaret ettiği mana bakımından okumaktır.
Mana-yı ismî ise bir şeyi kendi başına, kendisi itibarıyla ele alma yönünü ifade eder.
Bu ayrım, eşyaya bakışımızın hangi yönde ilerlediğini anlamamıza yardımcı olur.
Bir çiçeği düşünelim. İnsan çiçeğin rengini, kokusunu ve güzelliğini fark edebilir. Bu, onun duyusal özelliklerini tanımasıdır. Fakat çiçeğin yapısındaki ölçüyü, canlılığını, hayat şartlarıyla ilişkisini ve kendisinde görünen düzeni düşündüğünde başka bir idrak alanına geçer.
Mana-yı harfî bakışında çiçek, yalnızca kendisinden ibaret değildir; kendisini aşan bir manaya işaret eder. Risale-i Nur'un tefekkür anlayışı açısından bu işaret, yaratılıştaki nizam ve güzellik üzerinden İlâhî isimleri tanımaya açılabilir.
Buradaki dönüşüm, yalnızca yeni bilgiler edinmekten ibaret değildir. İnsan, eşyanın anlamını kendi ihtiyaçlarına indirgememeyi öğrenir. Böylece bu bakış açısıyla diğerkam ve değerkamlığı da gelişerek insan makamına çıkar. Varlığı yalnızca tüketilecek, kullanılacak veya sahip olunacak şeyler toplamı olarak görmek yerine, üzerinde tefekkür edilecek ve gösterdiği mana bakımından okunacak bir bütün olarak değerlendirmeye başlar. Sadece tüketici müstehlik bir mahluk değil müstahsil üretici konumuna da gelebilir.
Aidiyet ile mana-yı harfî arasındaki bağ burada belirginleşir. İnsan kendisini varlığın mutlak merkezi olarak görmeyi bıraktıkça, eşyanın kendi benliğine indirgenemeyen anlamını fark etmeye daha açık hâle gelir.
Bununla birlikte, her şeyi İlâhî isimlere bağlayan bir yorumla bakış geliştirmek de tek başına yeterli değildir. Bu yorumun bilgiye, tefekküre ve imanî bir kabule dayanması gerekir. Mana-yı harfî, her nesneye gelişigüzel bir anlam yüklemek değil, varlığın gösterdiği manayı dikkatle okumaktır. Bilgi insanı Allah'a götürürse tefekkür olur. Aksi taktirde malumat yığını haline gelir.
4. Ubûdiyet: Aidiyetin varoluşsal karşılığı
Ene'nin insanı götürebileceği iki istikamet arasında temel bir fark vardır: İnsan kendisini mutlaklaştırabilir veya kendi sınırlılığını tanıyarak kulluk hakikatine yönelebilir.
Risale-i Nur'un ene bahsinde ubûdiyet, bu ikinci istikametle ilişkilidir. İnsan kendi varlığını bağımsız bir mülkiyet ve tasarruf alanı olarak görmeyi bıraktığında, kendisini yaratıcısına muhtaç bir kul olarak kendi acziyetiyle tanımaya yönelir.
Ancak ubûdiyet, yalnızca insanın kendisi hakkındaki düşüncesini değiştirmesi değildir. Bu anlayışın hayatın bütününe yansıması gerekir.
Kulluk şuuruna sahip insan, kabiliyetlerini mutlak sahiplik iddiasıyla değil, kendisine verilmiş imkânların sorumluluğuyla değerlendirmeye başlar. Bilgisini, gücünü, malını ve zamanını yalnızca kişisel çıkarının aracı olarak görmez. Kendisinin de başkalarının da haklarını, sorumluluklarını ve varoluşlarını dikkate alır. Bu da bir adanmışlık ruhu geliştirir.
Bu nedenle ubûdiyet, insanın değerini azaltan bir konum olarak anlaşılmamalıdır. Aksine insanın kendi sınırlarını tanıması, sahip olmadığı bir mutlaklığı kendisine yüklememesini sağlar. Kendi hakikatini doğru tanıyan insan, ne kendisini ilâhî bir konuma yükseltir ne de yaratılmış olmayı değersizlik sebebi sayar.
Aidiyet ile ubûdiyet arasındaki bağ da burada ortaya çıkar. Aidiyet, insanın kendisini hangi hakikat içinde tanıdığıyla ilgiliyse ubûdiyet, bu tanımanın kulluk biçiminde yaşanmasıdır.
Böylece aidiyet yalnızca hissedilen bir yakınlık olmaktan çıkar; insanın hayatını düzenleyen bir sorumluluk ve yöneliş hâline gelir. Bir şey davranış halini almışsa bu aidiyettir, kimliktir. Davranış konumuna gelmeyen şey alışkanlıktır.
5. Bilmek, benimsemek ve yaşamak aynı şey değildir
Buraya kadar ele alınan kavramlar arasında önemli bir ayrım daha vardır.
İnsan, Allah'ın mutlak ilim ve kudret sahibi olduğunu bilebilir. Kendisinin bir kul olduğunu kabul edebilir. Kâinattaki varlıkların İlâhî isimlere işaret ettiğini ifade edebilir. Fakat bu bilgilerin zihninde bulunması, onların insanın bütün idrakine ve yaşayışına yerleştiği anlamına gelmez.
Bilgi, bir hakikatin zihnen kavranmasıdır. Benimseme, insanın kendisini o hakikat karşısında konumlandırmasıdır. Yaşamak ise bu konumun tercih ve davranışlara yansımasıdır.
Bu üç alan birbiriyle ilişkilidir; fakat birbirinin yerine geçmez. Birbiri içinde konumu vardır ama o makamda söz sahibi değildir.
Bir insan kulluk hakkında çok şey bildiği hâlde kendi benliğini mutlaklaştırabilir. Bir başkası, aidiyetini güçlü duygularla ifade ettiği hâlde düşüncelerini sorgulamaktan kaçınabilir. Dolayısıyla ne bilgi tek başına ne de güçlü aidiyet duygusu tek başına manevî olgunluğun yeterli göstergesidir.
Burada asıl ölçü, insanın kendi benliğini nasıl değerlendirdiği, varlığı nasıl yorumladığı ve kabul ettiği hakikatin hayatında ne tür bir dönüşüm meydana getirdiğidir.
Bu ayrım, aidiyet meselesini basit bir bağlılık tartışmasının ötesine taşır. Çünkü insanın bir hakikate mensubiyet iddiası ile o hakikatin gerektirdiği varoluş biçimini benimsemesi arasında mesafe bulunabilir. Bu mesafe, insanın kendisini tanıması ve hayatını değerlendirmesi bakımından önemlidir.
İnsan nereye aittir sorusu, yalnızca bir yere veya topluluğa mensup olma sorusu değildir. Daha derinde, insanın kendi varlığını hangi hakikat içinde anlamlandırdığıyla ilgilidir.
Risale-i Nur'un ene bahsi, insanın kendisini tanıma imkânını ve bu imkânın iki farklı istikametini ortaya koyar. İnsan, kendisindeki sınırlı özellikleri bağımsızlık iddiasına dayanak yapabilir veya bu özelliklerden hareketle kendi sınırlılığını ve kendisini aşan hakikati tanımaya yönelebilir.
Mana-yı harfî, bu ikinci istikamette varlığı yalnızca kendi başına değil, gösterdiği mana bakımından okumaya imkân verir.
Ubûdiyet ise insanın kendisini mutlak sahip olarak değil, Allah'ın kulu olarak tanımasının varoluşsal karşılığını ifade eder.
Aidiyet kavramı da bu düşünce örgüsü içinde anlam kazanır: İnsan, kendisini neye nispet ederek anlıyorsa dünyayı ve hayatını da büyük ölçüde o konumdan hareketle yorumlar. Fakat aidiyetin gerçekliği yalnızca söylenen sözlerle veya hissedilen bağlılıkla ölçülemez. İnsanın benlik anlayışında, eşyaya bakışında ve hayatını yaşama biçiminde ortaya çıkan sonuçlar da dikkate alınmalıdır.
Bu çerçevede mesele, insanın yalnızca nereye ait olduğunu söylemesi değil, bu aidiyetin kendisini nasıl dönüştürdüğünü anlamasıdır.
İnsan, kendisini mutlak merkeze yerleştirmekten vazgeçip varlığını kulluk hakikati içinde tanıdıkça, hem kendisine hem de kâinata başka bir gözle bakmaya yönelir.
Aidiyetin derinleşmesi, bu yönelişin insanın düşüncesine ve hayatına yerleşmesiyle anlam kazanır.
Böylece aidiyetten ubûdiyete uzanan düşünce çizgisi, insanın kendisini inkâr etmesiyle değil, kendisini doğru tanımasıyla ilgilidir. İnsan kendi varlığının ölçüsünü doğru kavradığında, ne kendisine ait olmayan bir mutlaklığı sahiplenir ne de kendi varlığının anlamını gözden kaçırır. Kendisini tanıması, kendisini aşan hakikati tanımasının bir imkânına dönüşür....
Bütün bu manalar da şuhûd yolunun kilometre taşlarıdır.
Selâm ve duâ ile.
Sözler s. 538
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.