Kenan ÖREN

Kenan ÖREN

Mezlaka-i Akdam

A+A-

Beşer şaşar kaziyesince yanlış yapmak, insan olarak, Âdem AS ecdadımızdan miras bizlere. Ancak yine Âdem AS’dan bir başka miras daha var: “pişman olmak ve aslına rücu etmek” mirası. İşte en zor olanı da bu. Yanlış, günah, hata vs. haddini aşma ve raydan çıkma vartalarına düşmek hepimizin harcı ama içimizdeki melek olan vicdanı devreye sokarak pişmanlık duygusuyla tövbe istiğfar etmek de harcımız olmalı; ama heyhat; bu vartalara bulaşınca kurtulmak için çaba sarf edenlerin sayısı oldukça az maalesef… Neden? Zira günah çok tatlıdır ve alıştırma özelliği vardır. Tiryakisi olunca da kökleşir. Cenap Şahabettin’in dediği gibi, “Kökleşmiş fikirler (veya günahlar), paslanmış çiviler gibidir; söküp çıkarmak çok zordur.” Ya günahlar, hatalar, yanlışlar insanda kök salarsa ve iyice yerleşirse sonuç ne olur? Bu soruya da Bediüzzaman cevap veriyor: "Günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra ta nuru imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor."

İnsan nefis ile vicdan arasında meddi cezir yaşayan bir varlık. Bilhassa siyaset âleminde rol alan aktörlere bir bakın. Nasıl da kaymalar oluyor. Bir bakıyorsunuz kol kola; gönül gönüle siyaset yaptıkları ve nemalandıkları liderlerine, menfaat çatışması olunca, nasıl da ihanet edip, aleyhte verip veriştiriyorlar! Ya da proje hocalar gibi, önceden Kâinatın Efendisi Yüce Peygamberimize serenat düzenler, proje gereği “O bir postacıydı; tebliğ yaptı gitti” diyerek devreden çıkarabiliyorlar. İşte bu hale merhum değerli yazar Mahir İz, “Mezlaka-i Akdam”; yani ayakların kaydığı hal veya mecaz anlamda hata yapma ve sapma ihtimali olan hal ifadesini kullanıyor; “Dikkat edin; mezlaka-i akdam olur” diyor. Yani istikametinizi korumazsanız ayaklarınız kayar veya raydan çıkarak önünüze gelene çarparsınız demek istiyor.

Mezlaka-i akdam; yani ayaklarımızın kaymaması için Yüce Peygamberimizin çok sevdiği şu duayı çok okumak lazım: “yâ mugallibel gulûb sebbit galbî alâ dînike” yani; “Ey Kalbleri Hâlden Hâle Çeviren Allâh’ım! Benim Kalbimi Dînin Üzere Sâbit Kıl!” Amin.

İşte burada önümüze en önemli bir mesele çıkıyor; “İstikamet üzere yaşamak.” Bunu nasıl kazanabiliriz? Akıbeti düşünerek. Yani hiçbir şey kararında kalmıyor. Önümüzde lezzetleri acılaştırıp öldüren dev gibi bir hakikat var: Ölüm. Neye sahip olursak olalım; sonunda elimizden çıkacak. Hiç istisnası yok. Sahip olduğumuzu zannettiğimiz şeyler aslında bizim değil. Ruhumuz Allah’a, cesedimiz börtü böceğe, mal ve mülkümüz mirasçılara ait. Sahip olduklarımızla övünüp duruyor ve gurur girdabına kapılabiliyoruz.

Bediüzzaman bu konuda iyi bir rehber ve bize şu satırlarla yol gösteriyor: “İ’lem Eyyühe’s-Said (ey insan)! Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu haşmet, nedir bu istiğna, nedir bu azamet? Elindeki ihtiyar bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır. Ve hayatın söndü, ancak bir şûle kaldı. Ömrün geçti, şuurun söndü, bir lem’a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir an kaldı. Zamanın geçti; kabirden başka mekânın var mı? Bîçare! Aczine ve fakrına bir had var mı? Emellerin nihâyetsizdir, ecelin yakındır. Evet, böyle acz ve fakrınla iktidar ve ihtiyardan hâli bir insanın ne olacak hali? Hazâin-i rahmet sahibi Hâlık-ı Rahmânü’r-Rahîme, böyle bir acz ile itimad etmek lâzımdır. Odur herkese nokta-i istinad. Odur her zaife cihet-i istimdat.

Bediüzzaman bu uyarıyı yaparken, bir de çıkış yolu gösteriyor bize. Öyle bir şeye sahip çıkın ki, gerçek hazine odur: “hazain-i rahmet” yani Rabbimizin rahmet, merhamet, şefkat hazinesi. Dayanacağımız nokta-i istinat; dayanma noktası ve cihet-i istimdadımız; yardım alma istikametimiz Allah’tır. Gerisi hikâye…

İstikamet dedim de; istikametimiz nasıl olmalı, diye düşündüm. Karakter; şahsiyet meselesi aklıma geldi. Şahsiyeti sağlam insanlar istikrarlı olur. Allah’a can-ü gönülden bağlı olan sağlam karakterli insanları yolundan çevirmek pek mümkün değildir. İşte beşerin yol gösterici yıldızları olan peygamberler, evliyalar, asfiyalar; Allah’ın dostu olan insanlar işte böyle sağlam karakterli insanlardı. Bütün zorluklara, işkencelere, eziyetlere rağmen istikametten ayrılmadılar. İşte asrın müceddidi Bediüzzaman onca işkencelere, hapislere, zehirlemelere ve baskılara rağmen hiç “Mezlaka-i Akdam” yaşamadı. Zalime boyun eğmedi. Davasından taviz vermedi; bu sayede milyonların imanının kurtulmasına sebep oldu.

Rabbim her şeyi arzulayan nefsimize bir gem vurup istikametten ayırmasın. Bizleri mezlaka-i akdam vartasına düşmekten korusun. Amin.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum