Mehmet Asıf IŞIK

Mehmet Asıf IŞIK

Bazen Şehirden Kaçmalı

İnsan bazen yaşadığı, daha doğru bir ifadeyle içinde hapsolduğu büyük şehirlerin boğucu havasından, yorucu ve yıpratıcı koşuşturmasından kaçmak ister. Kendini dinlemeye, rûhunu dinlendirmeye ihtiyaç duyunca sükûnete erecek bir yer arar; Yüksek dağlara çıkmak, geniş düzlüklerde yürümek, engin denizlere açılmak ister. Artık her nereye gidebilecekse tabiatın insana huzur veren âsûde sessizliğine kendini teslim eder...

Ah Şu Deli Dostlar…

Sizin hiç deli dolu, yaşlansa da delikanlılığının coşku ve heyecanından bir şey kaybetmeyen bir arkadaşınız oldu mu? Benim var ve Allah ona uzun ömür versin. Üstelik öyle dobra, mert, cömert ve aklına esince istediğini hemen yapıveren çok yakın bir arkadaş. Benim dostum öyle az bulunur türdendir; isteğine hiçbir engel tanımayan, lügatinde ‘yok’ ya da ‘hayır’ sözü olmayan biridir: Çetin Solhan. Gerçi yumuşak huyludur, şeker şerbet tadındadır fakat bazı özellikleri bakımından ismiyle tam uyumludur, bazen de tam bir çetin cevizdir.

Ailece yakinen görüştüğümüz bu deli dolu dostla evimize yakın camide yapılan bir hafızlık icazet merasiminde tevafuken karşılaşıp hânemize buyur ettim. Neredeyse kırk yıla erecek eskimez dostumla birkaç saatlik sohbetten sonra onun da benim de hiç hesabımızda yokken birden aklına esip, 'Haydi hazırlanın, ille de gideceğiz.' diye mazeret kabul etmeyen bir ısrarla yazlığına dâvet etti. Davet dediğime bakmayın, bizi kaçırmayı kafasına koymuştu. Israrında öyle diretti ki mecburen 'tamam' deyiverdik. Çar nâçar birkaç günlüğüne misafir olmaya gittik. İyi ki tamam demişiz. Anlatacağım.

***

Benim çocukluğum yaz mevsimlerinde havuzlarda geçmişti, yüzmeyi de erken yaşta öğrenmiştim. Derken delikanlı yaşta İstanbul'a gelmiştim. Denizde yüzmeyi, sahillerde yürümeyi pek severdim. Ancak, deniz kıyıları ve kumsallar çıplaklığın müstehcenlik, daha doğrusu müstekrehlik haline geldiği yerler olalı beri yaz aylarında denizlerden uzak duruyordum. Çünkü sahiller üryan insan gövdeleriyle, günah ve haramlarla kirlenmişti. Oralarda gördüklerimden acı çekiyordum. Göz penceresi nazarına ilişecek manzaralarla kalp ve rûha necaset bulaştırmasın diye kıyılara yanaşmıyordum. Denizlerle aramıza mesafe girmişti. Neyse…

Gerçi dostumuzun bizi götürdüğü yer pek ayaküzeri değildi ve oldukça tenhaydı. Henüz çok bilinmediği için insan akınına uğramamıştı. Buna rağmen çok az sayıda da olsa sahilinde başka birileri vardı. Evet, çok az da olsa... Maalesef az da olsa o üryanlar sahillerin tadını kaçırıyordu. Çünkü haramın azı çoğu olmaz.

Dünyada yaz sıcağında gövdelerini serinletmenin derdine düşerek açılıp saçılanlar ileride çok daha dehşetli sıcaklarda yanacaklarının farkında değiller mi? Belki de farkındalar. Yoksa gaflet mi akla baskın geliyor, unutturuyordu? Öte âlemin ateşi ve sıcağı buradakinden daha yakıcıdır, çok daha şiddetli ve dehşetlidir. O halde orada gölgeliklerde serin ve selâmette kalmak için biz buraların sıcağında yanmaya razıyız. Varsın buradaki kumsallar üryanların olsun, diyesi geliyor insanın. Zaten bizim gibilere de maddî ve mânevî kirden uzaklaşıp korunmak düşerdi ve senelerdir öyle de yapıyoruz.

Bütün bunlara rağmen denizden bütünüyle vazgeçmiş değildik. Müsait vaktini kollayıp denize merhaba demek ve keyfini çıkarmak gerekmez miydi? Gayet tabii. Hem de günahsız bir keyif ve lezzetle. Sabahın seherinde, tan yeri henüz ağarmadan oltalar hazırlanmış olarak tekneye binerek denize açıldık. 'Ya nasip' deyip o gün denizden çıkacak rızkımız için oltaları suya attık. Bütün dikkatimiz elimizde tuttuğumuz oltalardaydı. Aklımız fikrimiz avımızdaydı, bakalım ne ve ne kadar gelecek diye sabırla bekliyorduk.

a1.png

Hayatın hay huyundan kopmuştuk. Bulunduğumuz yerde telefon pek çekmiyordu, arayıp soran da yoktu. Beynimiz biraz rahatlamış, kafamızda tonlarca ağırlık gibi taşıdığımız düşünceler hafiflemişti. Arada bir olta ağırlaşınca makarasını sarıyor ve akşam yemeği olacak her cinsten sevimli misafirleri denizden çıkarıyorduk. Üç dört saatlik bir avın sonunda o günkü kısmetimize düşenleri alıp karaya çıktık. Helâl dairesi görme nimetinde olduğu gibi rızıkta da keyfe kâfidir, harama girmeye ne hacet!

a2.jpg

Denizden Sonra…

Koca bir günün kuşluk vaktindeyiz. Biraz istirahatten sonra günlük Kur’an tilâvetini yaptık. Ardından ilkindi serinliğinde sahile inmeyi bekledik. Sıcağın şiddeti azalınca havada oradan oraya uçuşan haylaz martıların bazen solo yapar gibi birer bazen de koro halindeki ötüşleri deniz tarafına çağrı gibi geldi. Sahile doğru indim. Kıyıdakileri biraz uzaktan görünce daha fazla yaklaşmak caiz olmaz diye düşündüm.

Kumsallara küskün bir edayla denize sırtımı döndüm. Ormanda gözüme kestirdiğim azıcık yüksekçe ve serin bir gölgelik bulup koca bir ağaç gövdesine yaslandım. Ben kumsala değil, kitapların kapakları arasına sığınmıştım. İnsan bazen tabiatı seyretmekten çok, tabiatın içinde okumak ister. Kitabı elime alıp bir yandan yazılmış kitabı, diğer yandan içinde olduğum yaratılmış kitabı derin tefekkürlerle okuyordum; Bir dalgıç gibi mânâ denizine dalıp geziniyor, her iki kitaptan anlamlar devşirmeye, yazılanları idrak edip hazmetmeye çalışıyordum.

a3.png

Öyle yerlerde insan aklını ve kalbini bütün gücüyle okumaya vermeli. Hayâlini sayfalara yazılan kelimelerin taşıdığı mânâlara salmalı; satırların ve dizelerin arasında gezinmeli. Kalp gözü kitabın kapakları arasından çıkıp sonsuzluğa açılmalı. Ruhlar, kitap sayfalarındaki harflerin işaret ve sembolik dünyasından kanatlanıp uçmalı, hayâl ve mânâ âlemlerinde gezip dolaşmalı...

İnsan okumaktan yorulur mu? Hayır. Fakat bazen okuduklarını sindirmek için biraz ara vermek ihtiyacı duyar. Bazen yanındaki dostlarıyla koyu sohbetlere dalar. Bu sohbetlerde okuduklarını müzakere eder. Beraber öğrenir veya öğretir. Beraberlik kâh söz ile kâh saz ile devam eder. Haa, bir de unutmadan, her meclise doyumsuz lezzetler katan ille de demli çayları eksik etmemeli. Öyle bir zeminde sohbet ve muhabbet gönülden gönle yansır ve deveran eder...

Bir de melek değiliz ya, arada bir acıkıyoruz. Bu arada kusursuz ve eksiksiz ağırlamayla teşekkürü ziyadesiyle hak eden lezzet ustası ev sahibesi hanımefendinin mârifet ve emeklerinin seyri bile insanı doyuran, birbirinden lezzetli mutfak şaheserlerini anmasak vefasızlık olurdu. Akşam yemeğinin ardından her yanından oksijen fışkıran ormanda biraz gezinti yapıp dostumuzun ârif ve âlim bir komşusuna tatlı niyetine bir ziyaret ve derin sohbetle günü tamamladık.

İyi ki gelmişiz; kısa süreli de olsa şu birkaç günlük mola her şeye değmiş. Yeşilin maviyle buluştuğu güzelliklerle dolu bakir mekânda teneffüs ettik biraz. Geldiğimiz yerden getirdiğimiz sıkıntılar ve kederler tekne gezintisiyle, uzun yürüyüşlerle sanki ayaklarımızın altından akıp iyi ve kötü her şeyi bağrında saklayan toprağa boşaldı. Muhabbet dolu sofralarla, sıcak ve samimî sohbetlerle güç ve kuvvet aldık. Öyle harika bir yerde insanın gerilimleri gevşeyip göğsündeki darlık açılıp genişlemez ve rahatlamaz mı?..

Şehir hayatı içinde debelenerek esareti andıran eza ve cefalı hayat yaşayanlar belki fırsatını zor bulabilir. Buna rağmen ara sıra insanı boğan ve yoran şehirden kaçmalılar. Aslında insanın kaçtığı şehir değil, rûhunun çok önünde durmadan koşan bedeninin yalnızlığı, hasarı ve içini kuşatan dayanılmaz gürültüdür. Bunlarla dolan insan içini boşaltmak için bazen tabiata kucak açmalı. İnsana kendisini unutturan her şeyden ana kucağına sığınır gibi, huzura ve sessizliğe kaçmalı...

Kaçıp sığındığı yerde sessizlik konuşmaya başlayınca kalbine fısıldayan sesi dinlemeli; insana şehirlerde varlığı hissedilmeyen, gizli saklı pek çok şeyden haber veren kendi kalbini, diğer canlıları, kâinatı ve bütün bunları Yaratanı Rabbini dikkatle dinlemeli. İnsanı var oluşun hakikatine ulaştıracak gerçek yolculuk belki tam orada başlayabilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.