Ahmet AY
Kur'an nurcuların medreselerinden de bahsediyor mu?
"Bir kavle göre, Kitâb-ı Mübîn, Kur'an'dan ibarettir. Yaş ve kuru herşey içinde bulunduğunu şu âyet-i kerime beyan ediyor. Öyle mi? Evet. Herşey içinde bulunur. Fakat herkes herşeyi içinde göremez. Zira muhtelif derecelerde bulunur..." Yirminci Söz'ün İkinci Makamı'ndan.
Bilenler bilir. Ben 'çapraz okumalar' yapmayı severim. Aynı günlerde bazen üç-dört kitabı birden takip ederim. Bu sayede ilginç tevafuklar da yaşarım. Elhamdülillah. Onlardan birisi de bugün yaşadım. Sonuna yaklaştığım, Kürşad Atalar'ın Düşüncede Devrim kitabının 223. sayfasında, 'İslamî Hareket' tanımlanırken bize şöyle bir 'dokundurmada' bulunuluyordu sanki: "Bütün bunlara ek olarak her 'İslamî' olan çaba ve çalışmayı da İslamî hareket olarak görmüyoruz. En saf İslamî hakikatleri 'ev sohbetleri' yaparak yaymaya çalışan ve bir elin parmakları kadar insanla 'cemaatçilik' oynayan oluşumları İslamî hareket saymadığımız gibi..."
Eh, evet, bir nurcu olarak bu 'dokundurmadan' bir parça alındım. Kitabı kaldırıp kenara koydum. Şualar'ı elime aldım. Bir de ne göreyim? Birinci Şua'nın eşiğine gelmişim. (Külliyatın yapısını bilmeyenler için bu hayretim garip gelebilir. Zira numaraların zaten kafada bir harita oluşturabileceğini düşünürler. Fakat, hayır, olmaz. Çünkü Şualar'da Birinci Şua eserin sonlarındadır.) Risale-i Nur'da Kur'an'a bakarken sahip olunması gereken usûl bilgisine de yer verildiğini düşündüm hemen. Çünkü evvelindeki mektupta şöyle deniliyordu:
"Ve o risalede biz demiyoruz ki, âyâtın mânâ-yı sarîhi budur. Tâ hocalar fîhi nazarun desin. Hem dememişiz ki, mânâ-yı işârînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki, mânâ-yı sarîhinin tahtında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da mânâ-yı işârî ve remzîdir. Ve o mânâ-yı işârî de bir küllîdir; her asırda cüz'iyatları var. Ve Risale-i Nur dahi bu asırda o mânâ-yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferttir. Ve o ferdin kasten bir medâr-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden beri ulema beyninde bir düstur-u cifrî ve riyazî ile karineler, belki hüccetler gösterilmişken, Kur'ân'ın âyetine veya sarahatine, değil incitmek, belki i'caz ve belâğatine hizmet ediyor. Bu nevi işârât-ı gaybiyeye itiraz edilmez. Ehl-i hakikatin nihayetsiz işârât-ı Kur'âniyeden had ve hesaba gelmeyen istihraçlarını inkâr edemeyen bunu da inkâr etmemeli ve edemez."
Elbette burada Bediüzzaman Hazretleri bize bir 'mübarek alınganlık' da öğretiyor. Kur'an'ı okurken 'ötemizde' bir metin gibi okumamak, dinlerken 'ötemizde' bir metin gibi dinlememek, orada anlatılanın biraz da 'bizim hikâyemiz' olduğunun farkında olmak, ders almak, hissemizi kollamak vs... Bu tarz öğütlerin de Risale-i Nur'daki bu gibi bahislerde mündemiç olduğu fikrindeyim. Böylesi bir bakışın zaten hayattâr olan Kur'an'ın bizi de karşısında hayattâr bulması anlamında kıymetli olduğunu düşünüyorum. Alınganlığı olmayan kalp ölüdür çünkü. Alınganlık şuurun canıdır. Alınganlık hissiyatın kaynağıdır. Alınganlığı olmayanın nasibi kesilmiş gibidir.
Birinci Şua'da zikredilen ilk ayet, meşhur 'Nûr ayeti'dir ki, yani Nûr sûresinin 35. ayetidir. Kısa bir meali şu şekildedir:
"Allah göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun misali, lâmbanın ortasındaki yuvaya benzer ki, onda bir kandil vardır. Kandil de bir fânus içindedir. Fânus ise inci gibi parlayan bir yıldıza benzer. O ne doğuya, ne de batıya ait olmayan bereketli bir ağacın yakıtından tutuşturulur ki, o yakıtın, ateş değmeden aydınlatacak bir hali vardır. İşte nur üstüne nur... Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. İnsanlara da böyle misaller verir. Çünkü Allah herşeyi hakkıyla bilir."
Mürşidim Bediüzzaman bu ayetin, başta zikredilen usûl çerçevesinde, Risale-i Nur'a nasıl işaret ettiğini detaylarıyla açıklar. Onları alıntılayıp yazıyı uzatmayacağım. Ben asıl şimdi, bu ayetin hemen arkasındaki diğer ayette, yani Nûr sûresinin 36. ayetidir, dikkatimi çeken birşeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Tabii bu manayı açıklarken de 'Allahu a'lem' kaydını asla ihmal etmiyorum. Evet. Yazıdaki kanaatim sadece kendimi bağlar. "Bir de böyle düşün!" şeklinde dikkate alınabilir. Her neyse... Uzatmayayım. 36. ayetin kısa bir meali şu şekildedir:
"O nur, öyle evlerde ışık verir ki, Allah onların yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Oralarda sabah-akşam O'nu tesbih ederler."
Ayet-i kerimede 'buyût' ifadesi geçiyor. 'Buyût' yani 'beytler.' Mealde zaten 'evler' denilmekle bu mana anılmış. Fakat kimi müfessirler bu 'evler' ifadesinden kastedilenin 'mescidleri de kapsadığını' söylüyorlar. Ben müfessir değilim. Onlara muhalefet edemem. Ancak burada 'mescidler' ifadesi yerine 'evler' ifadesinin özellikle kullanıldığını düşünürsek, Allahu a'lem, yakın tarihteki bir tabloya da isabet ediyormuşuz gibi geliyor bana.
Nasıl? Resmi tarihin beyin yıkaması dışında okuma yapanlar bilirler: Cumhuriyetin yeni yeni kurulduğu dönemlerde mescidlerde Allah'ı anmak kolay birşey değildi. Hele oturup ilim meclisleri kurmak pek riskli bir işti. Yani aslında "Allah anılsın" diye ecdad tarafından inşa edilen mübarek mekanlar, devr-i sâbıkta, Allah'ı anmaya korkulan yerler haline gelmişti. Medreseler kapatılmıştı. Tekkelere mühür vurulmuştu. Türbeler hakeza... Bunun çok nümunesini müslümanlar yaşamıştır ki, bir yerde, Üstad Hazretleri de yaşadıklarına karşı feryad eder:
"Halbuki, bu dostlarım, güya vatandaşlarım ve dindaşlarım ve onların menfaat-i imaniyelerine uğraştığım adamlar, hiçbir sebep yokken, siyasetten ve dünyadan alâkamı kestiğimi bilirlerken, üç sene değil, belki beni altı sene sıkıntılı bir esaret altına aldılar, ihtilâttan men ettiler. Vesikam olduğu halde, dersten, hattâ odamda hususî dersimi de men ettiler, muhabereye sed çektiler. Hattâ, vesikam olduğu halde, kendim tamir ettiğim ve dört sene imamlık ettiğim mescidimden beni men ettiler. Şimdi dahi cemaat sevabından beni mahrum etmek için—daimî cemaatim ve âhiret kardeşlerim—mahsus üç adama dahi imamet etmemi kabul etmiyorlar. Hem, istemediğim halde birisi bana iyi dese, bana nezaret eden memur kıskanarak kızıyor, nüfuzunu kırayım diye vicdansızcasına tedbirler yapıyor, âmirlerinden iltifat görmek için beni tâciz ediyor."
İşte o dönemde Allah'ı anmak, anlatmak, ders yapmak, zikretmek vs. pek tehlikeli bir iştir. Camiler sürekli tarassut altındadır. Giren-çıkan sıkı sıkı takip edilmektedir. Ve bu durum nedeniyle, başta nurcular olmak üzere, hamiyet sahibi herkes daha gözden uzak olan yerlerde, özellikle de evlerinde, dinî faaliyetlerini yürütmeye çalışmaktadırlar. Zira devletin evlerin içlerine kadar dahil olması her zaman mümkün değildir. Hiç yapılmamış şeyler değildir. Evlerin de basıldığı olmuştur. Ancak, elhamdülillah, bu sûretle bir derece İslamî ilimlerin, imanın, Kur'an'ın, sünnetin unutulmaması sağlanmıştır. Yani, mescidlerde Allah'ı anmalarına fırsat verilmeyenler, gayretlerini evlerine yönlendirmişlerdir. Ki bugün bile nurculuğun medrese faaliyetleri genelde evler üzerinden yürür. Evlerde toplanılır. Evlerde Risale dersleri yapılır. Evlerde Allah zikredilir. Ahirzamanda, ne hazindir, mescidlerin boynu bükülmüş fakat evlerin sinesinde nice nurlar parlamıştır.
Şimdi ayetin mealini tekrar hatırlayalım: "O nur, öyle evlerde ışık verir ki, Allah onların yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Oralarda sabah-akşam O'nu tesbih ederler."
Bence bu 36. ayet, yukarıda tefekkür ettiğim şekilde düşünülürse, 35. ayet hakkında Bediüzzaman Hazretlerinin söylediklerini tasdik etmektedir. Âdeta onda söylenileni tamamlamaktadır. Subhanallah! Hakikaten bu nurlar evlerden ışıldayarak halka yayılmıştır. Hem yazılmaları hem okunmaları hem de dersleri evlerde sürmüştür. Burada Kur'an'ın i'câzına bir delil olduğu gibi Risale-i Nur'un (ve o dönemde bu sûrette hizmete devam etmiş diğer mübarek cemaatlerin/eserlerin) makbuliyetine de bir emâre vardır. Elbette en doğrusunu Allah bilir. Ben kendi kanaatimi yazdım arkadaşlar. Belki kanaat bile değil. Ümidimi yazdım. Cenab-ı Hak bu ümidimizi de dua sayıp bizi o ayetin dairesine dahil eylesin. Âmin. Ve bihürmeti Tâhâ ve Nûr ve Yâsîn.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.