Prof. Dr. Recep GÜNDOĞAN

Prof. Dr. Recep GÜNDOĞAN

Birinci Söz’ün Dil Mantık ve Belagat Açısından Değerlendirilmesi-6

Birinci Söz’ün dil bakımından incelenmesinde kelimeleri tek tek değerlendirmek yeterli değildir. Kelimelerin birbiriyle oluşturduğu anlam ilişkilerini de ortaya koymak gerekir. Çünkü metnin düşünsel etkisi, yalnızca belirli kelimelerin seçilmesinden değil, bu kelimelerin birbirini destekleyen ve karşıtlaştıran bir anlam ağı meydana getirmesinden doğar.

Metinde öne çıkan anlam alanlarından biri, başlangıç ve yöneliş alanıdır. “Bismillâh”, “baş” ve “hayır” ifadeleri bu alanın merkezinde yer alır. Bu kelimeler birlikte düşünüldüğünde, bir işe başlamanın yalnızca kronolojik bir ilk adım olmadığı; yapılan faaliyetin anlamını ve yönünü belirleyen bir tercih olduğu fikri ortaya çıkar.

İkinci anlam alanı, yolculuk ve hareket alanıdır. Yolcular, yol, ilerleme ve yolculuk şartları, düşüncenin somut olaylar üzerinden gelişmesini sağlar. Bu alan, okuyucunun insanın hayat içindeki konumunu ve karşılaştığı sınırlılıkları değerlendirmesine imkân verir.

Üçüncü anlam alanı, güç, ihtiyaç ve dayanma etrafında şekillenir. İnsan kendi imkânlarını kullanır; ancak bu imkânların sınırlarıyla da karşılaşır. Bu alan, insanın kendi gücü ile ihtiyaç duyduğu destek arasındaki ilişkinin düşünülmesini sağlar.

Dördüncü anlam alanı, güven, korku ve sonuç ilişkisini kapsar. İki yolcunun farklı tutumları, aynı şartlar altında farklı sonuçların ortaya çıkabileceğini gösterir. Burada güven ve korku yalnızca duygusal durumlar olarak kalmaz; insanın içinde bulunduğu şartları nasıl değerlendirdiğiyle ilişkili hâle gelir.

Metnin sonunda belirginleşen zikir, şükür ve tefekkür kavramları ise anlatıyı düşünsel ve ahlâkî bir sonuca taşır. Başlangıçta bir işe nasıl başlanacağı üzerinde duran metin, böylece insanın hayatı ve varlığı nasıl değerlendireceği sorusuna doğru genişler.

Bu anlam alanları birbirinden bağımsız değildir. Başlangıç, yolculuğun yönünü; yolculuk, insanın ihtiyaçlarını; ihtiyaç, dayanma ve güven ilişkisini; bu ilişkiler ise insanın karşılaştığı imkânları nasıl anlamlandıracağını gündeme getirir. Sözcükler arasında oluşan bu bağlantı, metnin kavramsal bütünlüğünü meydana getirir.

Semantik alan incelemesi, Birinci Söz’ün düşünce yapısını anlamak açısından şu sonucu ortaya koyar: Metin, birbirinden kopuk dinî kavramlar sıralamaz. Başlangıç, hareket, ihtiyaç, güven ve anlamlandırma arasında bir ilişki kurar. Böylece okuyucu, tek tek kelimelerin anlamını öğrenmekten daha ileri bir aşamaya geçerek bu kelimelerin birlikte meydana getirdiği düşünceyi kavrar.

Semantik alan, anlam bakımından birbiriyle ilişkili kelimelerin ve kavramların oluşturduğu bütündür. Bir metinde hangi anlam alanlarının öne çıktığını belirlemek, metnin temel düşüncesini ve kavramlar arasındaki ilişkileri anlamaya yardımcı olur.

Birinci Söz’de birbirleriyle ilişki kuran birkaç temel semantik alan görülür. Metnin ilk hikâyesinde “çöl”, “seyahat”, “yolcu”, “şakî”, “düşman”, “himaye”, “selâmet” ve “korku” gibi kelimeler öne çıkar. Bu kelimeler, güvenlik ve tehlike etrafında bir anlam alanı meydana getirir.

İki yolcunun hikâyesi bu alanın karşıtlıklar üzerinden kurulmasını sağlar. Bir yolcu himaye sayesinde güvenli biçimde ilerlerken diğeri korku ve sıkıntı yaşar. “Selâmet” ile “belâ”, “mütevazı” ile “mağrur” ve “hürmet” ile “zelil, rezil” ifadeleri, bu karşıtlığı dil düzeyinde güçlendirir.

Bu anlam alanı, daha sonra insanın dünya hayatındaki durumuyla ilişkilendirilir. Böylece başlangıçta çöl yolculuğuna ait olan kelimeler, insanın ihtiyaçları ve korunma arayışı hakkında düşünmeye imkân verir.

Metinde “acz”, “fakr”, “hâcât”, “nihayetsiz” ve “hadsiz” kelimeleri insanın sınırlılıklarını ifade eder. Bunlara karşılık “kuvvet”, “kudret”, “rahmet”, “Mâlik” ve “Hâkim” gibi kelimeler farklı bir anlam alanı oluşturur.

Bu iki alan şu ifadelerde doğrudan karşı karşıya gelir: “Aczin, fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir.” ve “Nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip…” Bu kelimeler arasındaki ilişki, metnin düşünce yapısının temel unsurlarından biridir. İnsan kendi gücünün ve imkânlarının sınırlılığıyla tanımlanırken kudret ve rahmet, bu sınırlılığın karşısında yer alan anlamlar olarak sunulur.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu kelime gruplarının yalnızca birer sözcük listesi oluşturmamasıdır. Aralarındaki karşıtlık, metnin insanın konumunu nasıl anlamlandırdığını da gösterir.

Metnin ikinci yarısında “meyve”, “bostan”, “taam”, “süt”, “gıda”, “nimet”, “rahmet”, “Mün’im-i Hakikî” ve “şükür” kelimeleri öne çıkar.

Örneğin:

“Bizlere Rezzak namına en latîf, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar.”

Bu cümlede gıda, hayvanlardan elde edilen bir ürün olmanın ötesinde, insanın yararlandığı bir nimet olarak yorumlanır. “Rezzak”, “takdim” ve “gıda” kelimeleri, rızık ve nimet düşüncesini aynı bağlamda birleştirir.

Son bölümde bu anlam alanı “zikir”, “şükür” ve “fikir” kavramlarıyla tamamlanır. Böylece metin, nimetlerin anlatımından insanın bu nimetler karşısındaki tutumuna geçer. Semantik alan, yalnızca nesneleri ve olayları tanımlamakla kalmaz; insanın onlarla nasıl bir ilişki kurması gerektiğini de görünür kılar.

Metinde “isim”, “nam”, “himaye”, “asker”, “devlet”, “padişah” ve “kanun” kelimeleri de önemli bir anlam alanı oluşturur. Çöl yolcusunun bir kabile reisinin ismini almasıyla başlayan düşünce, asker ve devlet örneğiyle yeniden ele alınır.

Şu ifade bu ilişkiyi açıkça ortaya koyar:

“Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.”

Burada “namına” sözü, kişinin kendi gücüyle hareket etmesiyle daha büyük bir otorite adına hareket etmesi arasındaki farkı belirginleştirir. Bu kelime alanı, metnin ilerleyen bölümlerinde Allah’ın ismiyle hareket etme düşüncesine bağlanır.

Yukarıdaki çözümlemeler birlikte değerlendirildiğinde, Birinci Söz’ün dil yapısının yalnızca edebî veya estetik bir özellik taşımadığı görülür. Kelime seçimi, cümle kuruluşu, tekrarlar, temsiller, mecazlar ve söylem düzeni, okuyucunun bilgiyi nasıl anlayacağı ve kullanacağı üzerinde etkili olur.

Bu noktada dil ile bilgi arasındaki ilişkiyi ayırt etmek gerekir. Bir kavramı bilmek, onun anlamını tanımak demektir. Fakat o kavramı farklı durumları değerlendirmede kullanabilmek, kavramsal bilgiden daha ileri bir düşünme becerisi gerektirir. Birinci Söz’ün anlatım düzeni, okuyucuyu bu ikinci aşamaya yöneltir.

Örneğin, “Bismillâh her hayrın başıdır” hükmünü ezberlemek ile bu hükmün insanın davranışlarını, ihtiyaçlarını ve varlık karşısındaki tutumunu nasıl değerlendirmeye yardımcı olduğunu kavramak aynı şey değildir. Birinci durumda okuyucu bir ifadeyi hatırlamaktadır. İkinci durumda ise o ifadeyi bir anlamlandırma ilkesi olarak kullanmaktadır.

Bu ayrım, dilin Trivium yaklaşımındaki yerini açıklamak bakımından önemlidir. Dil, düşüncenin üzerine sonradan yerleştirilen bir anlatım kabuğu değildir. Kavramların belirginleşmesini, ilişkilerin görülmesini ve düşüncenin anlaşılır hâle gelmesini sağlar. Birinci Söz’de dil, okuyucuyu bir hükümden hareketle daha geniş bir muhakemeye taşıyan bir düşünme aracıdır.

Birinci Söz’ün dil bakımından Trivium yaklaşımıyla incelenmesi, metnin düşünsel etkisinin yalnızca dile getirdiği temel hükümden kaynaklanmadığını ortaya koymaktadır. Bu etki, hükmün hangi kelimelerle kurulduğu, nasıl cümleleştirildiği, hangi temsillerle somutlaştırıldığı ve okuyucunun hangi düşünsel aşamalardan geçirilerek sonuca yönlendirildiğiyle yakından ilişkilidir.

Bu özellikler, Birinci Söz’ün dilini yalnızca güzel veya etkili anlatımın bir örneği olarak değerlendirmekle yetinmememiz gerektiğini gösterir. Metnin dili aynı zamanda öğretici, yönlendirici ve düşünsel bir işlev üstlenir. Okuyucuya bir bilgiyi sunmakla kalmaz; o bilgiyi anlaması, başka durumlarla ilişkilendirmesi ve kendi hayatında kullanması için bir düşünme zemini hazırlar.

Buradan hareketle Birinci Söz’ün dil yaklaşımına ilişkin temel sonucu şöyle ifade edebiliriz: Dil, hakikati yalnızca ifade etmez; hakikatin nasıl anlaşılacağını ve hangi ilişkiler içerisinde düşünüleceğini de düzenler. Bu nedenle metnin dilini anlamak, onun düşünce yapısını anlamanın ilk adımıdır.

Birinci Söz’de “Bismillâh” ile açılan düşünsel yolculuk, okuyucunun bir ifadeyi öğrenmesiyle tamamlanmaz. Asıl hedef, bu ifadenin taşıdığı anlamı insanın davranışlarına ve varlığı değerlendirme biçimine yansıtabilecek bir kavrayış geliştirmesidir. Böylece dil, bilgi edinmenin başlangıç noktası olmanın ötesine geçerek doğru düşünmenin ve anlamlı bir hayat kurmanın araçlarından biri hâline gelir.

Bu sonuç, Trivium yaklaşımının sonraki iki boyutuna da geçiş sağlar. Trivium’un ilk boyutu açısından Birinci Söz, dilin düşünceyi ifade eden bir araç olmanın ötesinde, düşüncenin kavranma biçimini düzenleyen bir yapı olduğunu göstermektedir. İkinci boyutu ise, bir sonraki aşamada yapılacak mantık analizinin de zeminini hazırlar: Dil incelemesi düşüncenin nasıl ifade edildiğini ortaya koyarken mantık incelemesi, bu ifadelerle kurulan düşüncelerin nasıl ilişkilendirildiğini ve temellendirildiğini ele alacaktır.

Devam edecek

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.