Afife ARTIK

Afife ARTIK

Kastamonu Lâhika Düsturları (23) Zaman cemaat zamanıdır

A+A-

Adım adım, kavram kavram incelediğimiz Kastamonu Lâhikasında nihayet ikinci mektuba gelmiş bulunuyoruz. Her bir düsturu bütün külliyattan tarayarak gittiğimizden elbette yavaş ilerliyoruz. Bu çalışmanın tamamlanmasına bir ömür kâfi gelmez, artık nefesimiz yettiği kadar inşallah devam ederiz. Kardeşlerimizden çok daha güzel çalışmalar yapanlar var, Allah onlardan razı olsun. İhlas düsturuna muvafık görmediklerinden çalışmalarını neşretmiyorlar. Her ne ise…

Kastamonu Lâhikasının ikinci mektubunun başında Bediüzzaman, talebelere “kuvvetli, dirâyetli arkadaşlarım” diye hitap ediyor. Yazı dizimizin sekizinci yazısında “kuvvetli olmak” düsturunu incelediğimizden mektubun ilk cümlesindeki düstura geçiyoruz. Cümle budur:

“Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı manevîye göre olur. Maddî ve ferdî ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı.”[i]

Bediüzzaman, hususen bu asrın cemaat zamanı olduğuna vurgu yapıyor. Gavs-ı Âzam Şâh-ı Geylânî (k.s.), İmam-ı Gazâlî (k.s.), İmam-ı Rabbânî (k.s.) gibi zâtların zamanını bir cihette ferdiyet zamanı olarak tanımlayan Bediüzzaman; bu zamanda ise bir fert ne kadar hârika da olsa, kemâlat mertebelerinde terakki etmiş de olsa bir şahs-ı manevi şeklinde taarruz eden ehl-i dalalete karşı mukavemet edemez diyor[ii]. Bu asırda “insanı kâmil” vasfını ancak bir şahs-ı manevî taşıyabilir.

Daha evvelki asırlarda gelen büyük zâtlar, kendileri bir merkez olarak irşadâtta bulunmuşlar. O zamanlarda imanın esasına ve köklerine hücum olmadığından ve umumî imandan hemen herkesin hissesi bulunduğundan, imanı kurtarmaktan ziyade imanı kuvvetlendirmek önem arz ediyordu. Şimdi ise imanın esaslarına hücum olduğundan imanı kurtarmak en öncelikli vazife olmuş. İmanın erkanına yapılan bu saldırı cemaat ve komitecilik şeklinde olduğu için de karşısına kuvvetli bir şahs-ı manevi çıkartmak gereği hâsıl olmuş.

Bediüzzaman, ehl-i dalaletin şahs-ı manevisini, vicdan-ı umumi ve kalb-i küllinin bozulmasına sebeb olan habis bir ruh olarak tarif ediyor. Bu habis ruh ve bu tahripkar şahs-ı manevi, taklîdi iman sahiplerini dinle bağlayan ve tevarüsen gelen ulvî hissiyatını yandırıyor. [iii]

Risale-i Nur, bu büyük tahribe karşı her bir ferdi bir cemaat ve bir şahs-ı manevi hükmüne getirmek yolunu takip ediyor. Çok kuvvetli istinad noktaları veriyor ve her bir mü’mini Âdem Aleyhisselam’dan kıyamete dek bütün ehl-i îman cemaati ile bağlıyor. Kâinatın şehadetine istinad eden öyle bir tahkiki îman kazandırıyor ki her bir Nur Talebesi âdeta bir kâinat azametinde ve salabetinde olarak ehl-i dalalete mukabele edebiliyor.

Risale-i Nur’un bu tahribata karşı yaptığı tâmiri Bediüzzaman Said Nursî manevî bir muhaberede böyle işitiyor:

"Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kal'ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor. Belki, bin seneden beri tedarik ve terâküm edilen müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeâirlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur'ân'ın i'câzıyla ve geniş yaralarını Kur'ân'ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki, bu zamanda Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyânın i'câz-ı mânevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır.” [iv]  

Bediüzzaman, bir cemaate dahil olmayı, buz parçası hükmünde olan enaniyetini şahs-ı manevi havuzunda eritmek olarak misallendiriyor. Böylece o buz parçası, havuzun içinde erimekle, bütün havuzu kazanmış oluyor, aynı havuz hükmüne geçiyor. Eğer o havuza atıp eritmese boş yere eriyip zayi olacak.

İhlas Risalesi’nin düsturları ve Uhuvvet Risalesi’nin düsturları bize bir şahs-ı maneviye dahil olmanın prensiplerini veriyor. 

İnsanların bir araya gelmesi, bir cemaat olmak için ve şahs-ı manevinin husulü için yeter şart değildir. Bir araya gelen fertlerin ittihad ve tesanüd ile, kendi şahıslarını ve şahsî meziyetlerini öne çıkarmadan omuz omuza vermeleri; âdeta bir vücudun âzâları gibi veya bir makinanın çarkları gibi muavenet etmeleri gerekir. Bu konuda Said Nursî çok kereler talebeleri ikaz etmiştir.

İttihadla bir araya gelinmediği vakit, cemaate eklenen her bir ferd şahs-ı manevinin kıymet ve kuvvetini tenkis eder. Hakiki bir ittihadla bir araya gelindiğinde ise üç kişi 111 kişi hükmünde, dört kişi 4444 kişi kuvvetinde olur.  

Bediüzzaman, şahs-ı maneviyi tarif ederken iki sırdan bahseder. Bunlardan biri in’ikas sırrı diğeri de adediyet sırrıdır. İn’ikas sırrı fizikçilerin, adediyet sırrı da matematikçilerin çalışma konusu olsa gerek.

Bediüzzaman’ın in’ikas sırrı ile ilgili sözlerine bakalım:

“Maddî ve mânevî her şeyde yardımın ve içtimaın büyük kuvvet ve tesiri vardır. Evet, in'ikâs sırrıyla, üç şeyin hüsnü içtima ederse, beş olur. Beş içtima ederse on olur. On içtima ederse kırk olur. Çünkü her şeyde bir nevi in'ikâs ve bir nevi temessül vardır. Nasıl ki, birbirine mukabil tutulan iki âyinede çok âyineler görünüyor; kezalik, iki üç nükte veya iki üç hüsün içtima ettikleri zaman pek çok nükteler, pek çok hüsünler tevellüt eder. Bu sırra binaendir ki, her hüsün sahibinin ve herbir sahib-i kemâlin emsaliyle içtima etmeye fıtrî bir meyli vardır ki, içtimaları zamanında hüsünleri, kemalleri bir iken iki olur. Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber, kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki, sukut tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef, insanlar teavün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar!” [v]

Bediüzzaman, Kur’an-ı Hakîm’i tefsir etmek için de bir tek ferdin kâfi olmadığını, her biri bir fende mütehassıs bir heyetin yazması gerektiğini İşârat-ül İ’caz tefsirinin başındaki “İfade-i Meram” kısmında izah etmiş. Aynı yerde, fertlerde bulunmayan âli hasletlerin, o fertlerden meydana gelen şahs-ı manevide bulunacağını böyle ifade ediyor:

"Mecmuunda bir hassa bulunur ki, ondaki her fertte bulunmaz" düsturuyla, çok defa içtihadın âsârı ve nur-u velâyetin hassaları ve ziyası bir cemaatte görünüyor. Halbuki, o cemaatin hangisine bakılsa o hassa görünmüyor. Demek âmi adamların ihlâsla tesanüdleri, bir velâyet hassasını veriyor.” [vi]

Bu noktada mahviyetle ilgili geçen yazımızda verdiğimiz su misali hatırıma geldi. Suyun hasletleri ne oksijen de var ne de hidrojende. Ama bunlar belli bir mizanla bir araya geldiklerinde her ikisinde de olmayan hârika hususiyetlere kavuşuyorlar. Öyle ki hayata medar oluyorlar.

İttifak etmek, bir araya gelmek, bir şahs-ı manevi hükmüne geçmek büyük bir kuvvete medar oluyor. Bâtıl ve tahripkâr bir yolda gidenler bile ittifak ettiklerinde büyük bir güç elde ediyorlar. Bu durum ehl-i imana galebe çalmalarına sebeb oluyor:

“Hem mûcib-i taaccüp, hem medâr-ı teessüftür ki, ehl-i hak ve hakikat ittifaktaki fevkalâde kuvveti ihtilâfla zayi ettikleri halde, ehl-i nifak ve ehl-i dalâlet, meşreplerine zıt olduğu halde ittifaktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifak ediyorlar. Yüzde on iken, doksan ehl-i hakikatı mağlûp ediyorlar.” [vii]

Hakiki ve samimi bir ittifakla bir araya gelenlerden müteşekkil bir cemaatte her bir fert âdeta diğerlerinin de gözleri ile görebilir, kulaklarıyla işitebilir. Her bir ferdin, kardeşleri adedince ruhları olduğundan ölümden bile korkmaz. İhlas Risalesinde bu sırın izahı yapılmış.

Bu konuda söylenecek, yazılacak pek çok şey var. Biz, diğer fertler gibi bir tek oy hakkı olmayıp son sözün sahibi olan bir güçlü şahıs etrafında toplanmaya meyyal olduğumuzdan şahs-ı mânevinin hârika kuvvetinden çok zaman mahrum kalıyoruz.

Bu hususta merhum Zübeyir Gündüzalp’in güzel bir hatırlatması var:

“Ey ferasetli ve müdebbir ehl-i hizmet!.. Omuz omuza verip çalışmaya çok muhtaç olduğunu; tek başına veya ekalliyette kaldığın zaman muvaffakiyetsizliğe düşeceğini her gün hatırla. Ve bu hakikati bir karta yazıp cebine koy ki, günde on defa nefsine ihtar edebilesin.” [viii]

Cemaat olmak, bir şahs-ı maneviye dahil olmak kuvvet vesilesi iken bunun aksi de zaafiyete sebeb oluyor. “Allah’ın ipine hep beraber sımsıkı tutunun ve ayrılığa düşmeyin” [ix] emri, bir arada olmayı iktiza ediyor. “İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz de elden gider.” [x] diyerek Allah, ihtilaf ve ayrılıktan bizi sakındırıyor. Cenab-ı Hak ihlasın sırrı ile şahs-ı maneviye dahil olmakla birimizi bin eylesin.

Bediüzzaman’ın verdiği bir sırla yazımızı tamamlayalım:

“Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsi ve o şahs-ı mânevîyi temsil eden has şakirtlerinin şahs-ı mânevîsi "Ferid" makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki ekseriyetle Hicaz'da bulunan kutb-u âzamın tasarrufundan hariç olduğu gibi onun hükmü altına girmeye de mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imam gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben, eskiden, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsini, o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Âzam'da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, "Ferdiyet" dahi bulunduğundan, âhirzamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azime binaen Mekke-i Mükerremede dahi—farz-ı muhal olarak—Risale-i Nur aleyhinde bir itiraz kutb-u âzamdan dahi gelse, Risale-i Nur şakirtleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u âzamın itirazını iltifat ve selâm suretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir.” [xi]

[i] Kastamonu Lâhikası s. 6 (Envar N. 1995)

[ii] Lemalar s. 256 (erisale)

[iii] Kastamonu Lahikası s. 72 (erisale)

[iv] Şualar s. 240 (erisale)

[v] İşârât-ül İ’caz s. 65-66 (erisale)

[vi] Emirdağ Lahikası  II s. 464 (erisale)

[vii] Kastamonu Lahikası s.180 (erisale)

[viii] Dava Adamının Notları – 1

[ix] Âl-i İmran Suresi 103.âyet

[x] Enfal Suresi 46. âyet

[xi] Tarihçe-i Hayat s. 380-381 (erisale)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum