Bir Asırlık Soru: Hamiyet-i Milliye mi, Hamiyet-i Diniye mi?

Bu sorunun kayıtları, Osmanlı'nın son döneminde, savaş öncesi Meşrutiyet yıllarında Bediüzzaman Said Nursî'nin bir hatırasıyla günümüze kadar tazeliğini koruyarak gelir.

Kendisinin dinî ilimler alanında medrese kültürü almış bir talebesi vardır. Bu talebe, daha sonra İstanbul'a, yönetimin merkezine gittiğinde, modern bilimler ve mektep kültürüyle karşılaşır. Bu karşılaşmada, dönemin etnik ayrım ve milliyetçi akımlarının Türklük merkezli tezahürleri karşısında, Doğu kültürünün Kürt hassasiyetiyle, dinî hassasiyetin yerine etnik hissiyatı canlanır.

Bu duygularla döndüğünde Said Nursî, onun etnik tabanlı düşüncelerini, sosyal okumalarını ve milliyetçilikle modern bilim arasında kurduğu ilişkileri gözlemler.

Bugünlere kadar uzanan ulusal, millî, yerli ve etnik tabanlı oluşumların bazen iyi niyetle, bazen karmaşık ilişkilerle, fakat sonuçta reaksiyoner tutumlarla belirlenen dinamikleri karşısında Bediüzzaman'ın tavrı dikkat çekicidir.

Günümüze de mesaj taşıyacak düzeyde, hamiyet-i diniyenin daha esas olduğunu; yani dinî temellendirmenin, dinî zeminin ve dinî toplumsallaşmanın gayreti ile yeryüzü ölçeğinde birleştirici iman enerjisini ve kardeşlik bilincini öncelediğini vurgular.

Burada mesele, insanın kendi kavmini, dilini, kültürünü veya tarihini sevmesi değildir. Mesele, bunların dinî kardeşliğin, imanî mensubiyetin ve insanî sorumluluğun önüne geçirilmesidir.

Hamiyet-i diniye, hamiyet-i milliyeyi yok sayan değil; onun ayrıştırıcı, üstünlükçü ve ötekileştirici biçimlerini aşan bir aidiyet zemini olarak karşımıza çıkar.

Bu soru, bir asır önceki tartışmadan ibaret değildir. Bugün de toplumsal hafızamızın, siyasal ilişkilerimizin, dinî mensubiyetimizin ve kardeşlik arayışımızın merkezinde durmaktadır.

Bir Asrın Acısı: Silahların Susturamadığı Manevi Gerilimler

Bunun karşısında daha somut, daha realist ve son yüz yılımızın kavuran, içimizi yakan, canımızı sıkan yaşanmışlıkları vardır.

Hâlâ bugünlerde silahları susturmakla uğraştığımız; fakat kalplerde, beyinlerde, zihinlerde ve ruhlarda acısını, sızısını, patlamasını ve parçalanmışlığını yaşamaya devam ettiğimiz bir öfkenin, bir gerginliğin ve bir dağınıklığın içinde birleşme, kardeşlik ve huzur arıyoruz.

Silahların susmasıyla manevi silahların da sustuğunu söyleyemiyoruz.

Çünkü tarihî kırılmalar yalnızca siyasî ve askerî sonuçlar doğurmuyor. Toplumların hafızasında, aidiyetlerinde, korkularında, güven ilişkilerinde ve gelecek tasavvurlarında da derin izler bırakıyor.

Bir asır boyunca milliyetçiliklerin, ulus devlet anlayışlarının, etnik ayrışmaların, ideolojik karşıtlıkların ve dinî kimliklerin siyasallaştırılmasının ortaya çıkardığı bu tablo, bizi yeniden aynı soruyla karşı karşıya bırakıyor:

Hamiyet-i milliye mi, hamiyet-i diniye mi?

Tren Metaforu: Nizamı Bilmek, İman Etmek ve Korkuyu Aşmak

Burada sözü toparlamak için Said Nursî'nin tren örneğine dönmek istiyorum.

Bir nizamı, düzeni, ahengi ve yol güzergâhı belli; rayları döşenmiş bir trenin intizamını bilen çocuk, elbette trenin kenarında beklerken bir gerginlik yaşamaz.

Çünkü onun yalnızca o ana, o sürece ve o mekanizmaya değil, daha geniş bir düzenin parçası olduğuna dair bilgisi ve güveni vardır. Bu bilgiyle, bu itminanla ve cesaretle durur.

Ama trenin bir nizam, bir intizam, bir raylı sistem ve belirlenmiş bir hareket düzeni içinde olduğunu bilmeyen bir insan, dünyanın cesaretiyle metaforlaşan Rüstem bile olsa, o anda trenin homurdanmasından, sesinden, büyüklüğünden ve hareketinden korkarak uzaklaşacaktır.

Demek ki cesaret, yalnızca fizikî güçten doğmuyor. Bilmekten, anlamaktan, nizamı kavramaktan ve güvenmekten de doğuyor.

Dinin hayatı anlamlandırmadaki konumu da böyledir.

İnsan, olayları yalnızca kendi bulunduğu yer, yerellik, aidiyet, etnisite veya dar mensubiyetleri üzerinden okuduğunda, çoğu zaman bilinmeyenlerle karşılaşır. Bu bilinmeyenler bazen korkuya, bazen ayrışmaya, bazen de destanlaştırılan fikir yumaklarına dönüşür.

Oysa iman, hayatın yalnızca parçalarını değil; bir düzenin, bir nizamın, bir sürekliliğin ve bir akışın varlığını gösterir.

Bediüzzaman, daha kalıcı ifadelerle günümüze kadar taşınan bu sorunun cevabını ararken, insanın kâinatla, toplumla, hadiselerle ve kendi varlığıyla ilişkisini daha geniş bir anlam dünyasına yerleştirir.

Böylece iman, yalnızca bireysel bir teselli değil; korkunun, güvensizliğin, belirsizliğin ve toplumsal dağınıklığın karşısında anlamlandırıcı bir kuvvet hâline gelir.

Ulus Devletlerin Gölgesinde Milliyet, Din ve Ayrışma

Son yüzyılda ulus devlet mantıkları ve ulusalcı şemsiyelerin altına yerleştirilen bazen dinî, bazen millî, bazen yerli, bazen din karşıtı, bazen laik, bazen sekter unsurların aslında birbirini karmaşık bir biçimde sardığını görmekteyiz.

Siyasetin çözümsüzlüğü içinde, bu unsurların zaman zaman çatışma alanlarının birer çözüm gibi sunulduğuna şahit oluyoruz.

Son yüzyılda milliyetçiliğin Türk birliği ve Türklerin kendi aralarında, Arapların kendi aralarında örgütlenmesi şeklinde ortaya çıkan tezahürleri; Kürtlerin ise bu iki kavmin dışında ayrıca örgütlenmeye itilmeleri, tahrik edilmeleri veya yok sayılmaları karşısında gelişen duruşları ve direnişleri, hepimizin üzerinde düşünmesi gereken tarihî ve sosyolojik bir tablo oluşturmuştur.

Bu süreçlerin bazıları terörize olacak kadar ağırlaşmış; milliyetçiliğin ve ırkçılığın ayrıştırıcı biçimleri toplumları derinden etkilemiştir.

Elbette etnik kimliğin korunmasıyla etnik üstünlükçülük aynı şey değildir. Bir toplumun dilini, kültürünü, hafızasını ve haklarını koruma çabasıyla başka toplumları dışlayan milliyetçilik arasında esaslı farklar vardır.

Ancak bütün bu farklılıkları dikkate aldığımızda dahi, milliyetin iman kardeşliğinin önüne geçirildiği, etnik aidiyetin insanî ve ahlakî sorumluluğun yerine konulduğu her durumda yeni ayrışmaların ortaya çıkabildiğini görüyoruz.

Fikrî temellendirmesi, iman dokusu ve ahiret bileşenleriyle desteklenmeyen bir Türk dünyasının, bir Arap dünyasının yahut Acem'in ve Kürt'ün; laik, Marksist, seküler, kapitalist, emperyalist veya zaman zaman nostaljik bir güzellikle sunulan fakat pratikleşemeyen sosyalist söylemlerin, insanın bütün varoluşsal ihtiyaçlarını karşılamaya yetmediğini görüyoruz.

Bu ideolojilerin her biri farklı tarihsel ve toplumsal bağlamlarda doğmuş, farklı amaçlar ve araçlar geliştirmiştir. Ancak insanın anlam, ölüm, umut, merhamet, dua, iman ve ahiret gibi ihtiyaçları karşısında, yalnızca siyasî ve maddî düzenlemelerle yetinmenin sınırları vardır.

Türk, Arap, Kürt ve Fars Dünyası: Birlik Arayışlarının Hayal Kırıklıkları

Şu anda Türk dünyasıyla son yıllarda yaşadığımız hayal kırıklıkları ve Türk birliği altında oluşan fotoğraf; Arap birliğinin kendisini daha çok gündemde tutamasa bile kendi içinde toparlanma ve alt oluşumlar geliştirme çabaları; Acem'in farklı duruşu, İran'ın konumlanması ve Kürtlerin bulundukları ülkelere göre kendi hayatlarına, varlıklarına ve kimliklerine tutunma arayışları gerçekten yakıcı bir tablo ortaya koymaktadır.

Bu toplumların kendi içlerinde ve birbirleriyle ilişkilerinde yaşadıkları tarihsel problemler, zaman zaman dış desteklerin ve müdahalelerin de etkisiyle daha karmaşık hâle gelmiştir.

Bütün bunların ortaya çıkardığı manzara, yalnızca bölgesel bir siyasî mesele değildir.

Aynı zamanda dinî mensubiyetin, toplumsal dayanışmanın, ortak medeniyet hafızasının ve iman kardeşliğinin hangi ölçüde hayatın içinde karşılık bulabildiğine ilişkin ciddi bir sorgulamadır.

Bu birliklerin söylemlerine baktığımızda büyük tarihî anlatılar, kültürel yakınlıklar, dil birlikleri, coğrafî bütünlükler ve ortak gelecek tasavvurları görüyoruz.

Fakat insanın en temel varoluşsal ihtiyaçları karşısında bunların ne kadar karşılık üretebildiğini de sormamız gerekiyor.

İnsanın Varoluşsal İhtiyaçları Karşısında Milliyetin Sınırları

Bugünün gencinin hastalığına, geleceğine ve imanına; bir yaşlının kabri beklerken taşıdığı ölüm ve umut ihtiyacına; bir hastanın sabır ve dua arzusuna; bir kadının kendi iffetini, ailesini ve çocuğunu koruma şefkatine dönüşemeyen bir yapı, insanın bütün ihtiyaçlarını karşılayan bir birlik zemini oluşturamaz.

Etnik, milliyetçi, ulusçu ve devlet sınırlarıyla ötekileri ayrıştıran anlayışların, insanın bu derin ihtiyaçlarına ne ölçüde cevap verebildiğini sorgulamak zorundayız.

Birleşmiş Milletler gibi evrensel iddialara sahip kurumların yahut İslam birliği düşüncesinin arzu edilen birlik ve dayanışma biçimlerine dönüşmekte karşılaştığı güçlükler de bu sorgulamayı derinleştiriyor.

Çünkü insan yalnızca bir devletin vatandaşı, bir kavmin mensubu veya bir ideolojinin taraftarı değildir.

İnsan aynı zamanda acizdir, muhtaçtır, umut eder, korkar, sever, hastalanır, yaşlanır ve ölür.

İnsan şefkat ister, merhamet bekler, adalet arar, dua eder ve kendisini aşan bir anlam dünyasına yönelir.

Bu yönüyle iman, insanın yalnızca kimliğini değil, varoluşunu da kuşatan bir anlam zemini sunar.

Gazze: Devletlerin Siyaseti, Toplumların Vicdanı ve İslam Birliği

Nitekim son yıllarda Gazze, tamamen vicdanlarımıza saplanan bir kılıç gibi, yaşanan zulüm ve insani yıkımla karşımızda durmaktadır.

İsrail'in Gazze'deki askerî saldırıları ve bunların sivil halk üzerindeki ağır sonuçları karşısında Arap birliğinin, Türk birliğinin ve diğer bölgesel birlik arayışlarının ortaya koyduğu tablo, bizleri derin bir muhasebeye davet etmektedir.

Kürtlerin bu birliklerin alt unsurları olarak konumlandırılmasına yönelik yaklaşımlar, İran'ın farklı bölgesel duruşu, Batı'nın siyasî ve ekonomik gücü karşısında gelişen ilişkiler ve zaman zaman yaranma psikolojisine dönüştüğünü düşündüğümüz diplomatik tutumlar, bu tablonun diğer unsurlarıdır.

Bütün bu süreçlerde yapılan toplantıların, açıklamaların, zirvelerin ve diplomatik girişimlerin tarihsel bir kronolojisini vermek mümkündür. Burada bunu geçiyorum.

Ancak asıl mesele, bu toplantıların ve birlik arayışlarının insanlığın vicdanında karşılık bulan adaleti, merhameti ve dayanışmayı ne ölçüde fiilî bir sonuca dönüştürebildiğidir.

İslam Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi yapıların, bütün bu büyük krizler karşısında beklenen birleştirici gücü ve etkinliği ortaya koyamadığı yönündeki kanaatimiz de burada önem kazanmaktadır.

Bu durum; zillet, ekonomik darboğaz, felaketler, nefret ve ayrışmalarla yüzleşen toplumların manevi dünyasında ayrıca bir kırılma meydana getirmektedir.

Maneviyatın Kurumsal Daralması: Tekke, Medrese, Mektep ve Devlet

Bütün bu süreçlere rağmen manevi varlıklarını devam ettirmek isteyen, beşerî kusurlardan ve yanlış uygulamalardan bağımsız olarak iyi şeyler yapmayı arzulayan toplumların varlığını da unutmamak gerekiyor.

Anadolu erenlerinin mirasına, tefekkürüne, tasavvufuna ve şefkatine sığınan bir toplumsal maneviyatımız var.

Fakat bu mirasın da ulusalcı formlar içinde eritildiğini; “kutsal devlet” anlayışıyla her şeyin devletleştirildiğini; tekkenin, medresenin ve mektebin kendi özgün varlıklarıyla yeterince değerlendirilmediğini görmekteyiz.

Maneviyatın bu biçimde daraltılması, modernizmin kıskacında yeni kuşakları da etkiliyor.

Gençlerin tamamen devlet yurdunda, devlet katında, devlet kadrosunda ve devlet terbiyesinde şekillendirilmeye çalışıldığı; hatta her mezuniyetin ardından kendilerine tek hamilerinin devlet olduğu, cemaatlerden uzak durmaları gerektiği imasına kadar uzanan söylemlerle karşılaşabiliyoruz.

Elbette devletin hukuk, eğitim, güvenlik ve kamusal hizmet sorumluluğu vazgeçilmezdir. Dinî ve sivil yapıların da hukuka, şeffaflığa ve hesap verebilirliğe bağlı olması gerekir.

Ancak toplumun bütün manevi, ahlakî, kültürel ve sosyal üretimini devletin tekeline bırakan bir anlayışın nereye vardığını da sorgulamalıyız.

Bu acı tabloyu sosyolojik olarak temellendirmek, psikolojik olarak değerlendirmek ve bütün bunların üzerinde dinî damarın, iman aksiyonunun nasıl zaafa uğratıldığını anlamak gerekiyor.

Dinin ve mukaddesatın millî bir forma, etnisiteyi ve kurumları besleyen bir araçsallaştırmaya dönüştürülmesiyle geldiğimiz nokta, İslam dünyasına ilişkin ciddi sorular ortaya koymaktadır.

Ümitsizlik Değil, Yeni Bir Uhuvvet Dalgası

Burada yaptığımız tespitler, ümidimizi kırmak için değildir.

Tam aksine, ümidimizi büyüten, Rahmanî varlığımızı dirilten ve Cenab-ı Hakk'ın rahmetine daha çok sığınmamızı önceleyen bir muhasebenin kapısını açmaktadır.

İman kardeşliğinin birleştirici varlığında; amasız, ancaksız, fakatsız, zatensiz yeni bir uhuvvet dalgasına, yeni bir dinî gayrete, yeni bir iman aksiyonuna ihtiyacımız var.

Bu gayretin neticesinde ahlakın, beraber yaşamanın, hukukun, adil bölüşümün ve şeffaflığın bizleri birbirimize aynalaştırdığı bir zemine yönelmemiz gerekiyor.

Bu yalnızca bir temenni değildir.

Aynı zamanda insanın kendi nefsinden başlayarak ailesine, çevresine, toplumuna ve bütün insanlığa uzanan bir sorumluluk bilincidir.

Yerkürede Müslüman olmayı bekleyen toplumların, Müslüman olup da kendilerinden bekleneni yapmayanlara elbette söyleyecekleri bir şeyler olacaktır.

İslam'ın adalet, merhamet, doğruluk ve kardeşlik ilkelerini temsil etmesi beklenen toplumların, kendi içlerinde bu değerleri ne ölçüde hayata geçirdikleri de evrensel bir muhasebenin konusudur.

Batı Kamuoyunun Vicdanı ve Doğu Toplumlarının Sessizliği

Bu konuda Batı kamuoyunun taban demokrasisi içinde ortaya koyduğu tepkiler ve halkların Gazze konusunda geliştirdiği dayanışma hareketleri dikkat çekicidir.

Büyüyen toplumsal dalgalar, Sumud gibi sembolleşen sivil dayanışma dinamikleri, vicdanın yalnızca devletler ve resmî kurumlar üzerinden temsil edilemeyeceğini göstermektedir.

Buna karşılık Doğu toplumlarında, devletin izni, bilgisi veya motivasyonu dışında ortaya çıkmakta zorlanan toplumsal tepkilerin, halkın sessiz vicdanında gömülü kalması üzerinde düşünmek gerekiyor.

Bu sessiz vicdanın sonrasında etnik aygıtlarla, geçimle, seçimle ve grup hiyerarşisindeki çatışma dinamikleriyle başka biçimlere ve başka yönlere sürüklenmesinin getirdiği vehameti de görmek zorundayız.

Burada Batı ve Doğu toplumlarını tek biçimli iki ayrı dünya olarak görmek doğru değildir. Her iki dünyada da farklı sivil toplum gelenekleri, baskılar, özgürlük alanları ve dayanışma biçimleri vardır.

Ancak devlet ile toplum, vicdan ile siyaset, ahlak ile güç arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu, çağımızın temel meselelerinden biri olmaya devam etmektedir.

Altı Desise, Sekiz Atalet Prangası ve Altı Hücum Alanı

Burada sözü Risale-i Nur'un farklı metinlerinde dikkat çekilen üç temel meseleye getirmek istiyorum.

Birincisi, şeytanın altı desisesi, yani insanın zaaflarından yararlanarak onu hakikatten, ihlastan ve kardeşlikten uzaklaştıran tuzaklardır.

Bunlardan biri ırkçılık ve milliyetçilik duygularının tahrik edilmesidir. Bir başkası görünürlük, hırs ve enaniyetin öne çıkmasıdır. Bir diğeri menfaatlenme, başkasının varlığına göz dikme ve tama duygusudur.

Korkunun tuzağına düşerek gücün köleleştirdiği bir sistemin parçası olmak; çalışkanlık, tembellik veya tenperverlik üzerinden insanın kendisini yanıltması; geçmişinin erdemlerini ve bireysel farklılığını nazara vererek kardeşliği ve tevazuyu öldüren sarmallara kapılması da bu muhasebenin içindedir.

İkincisi, bizi eylemsizliğe, atalete, yapamamaya ve yapmamaya sürükleyen; zihnimizde dirençler oluşturan, atalet zindanındaki sekiz prangadır.Yapamayız ümitsizliği,emeksiz hak ediş kolaycılığı/zahmetsizlik,bir hakkın yerine haksızca konumlanma gizliliği,sabır taşımayan aceleci hamlıklar, bencil beklentilerle ferdi bağımsızlıklar ve gayretimizi kelepçeleyen masum görünümlü mazeretler dizini vs..

Üçüncüsü ise İngiliz siyasetinin işgalci ve emperyalist gücünün İstanbul'un işgali sürecinde geliştirdiği, söylediği ve söylettirdiği altı hücum alanıdır.İnsi ve cinni şeytani tezgah ve planın dediği,daha çok dedirttiği gevşetici,çaydırıcı,çeldirici ve özgüven kaybettirici realist nedenleri hakikat siperine birer kurşun gibi göndererek ahmak,hassas,hırslı,menfaatperestlerin açılan gediğinden girer.

Eğer bu üç alanı; yani altı şeytanî desiseyi, sekiz atalet prangasını ve altı hücum alanını birlikte okuyabilirsek, insanın ve toplumun zaaflarını daha bütünlüklü değerlendirebiliriz.

Bunları iman, ihlas ve uhuvvetle birlikte sentezleyecek temel normlar geliştirmek mümkündür.

Bu normların önce nefsimizi, sonra mensubiyetimizi, çevremizi, ailemizi, toplumu, içinde bulunduğumuz kurumları ve nihayet diğer ülkelerle, diğer insanlarla ilişkilerimizi yeniden değerlendirmeye sevk etmesi gerekiyor.

Böylece yalnızca dışarıdaki tehlikeleri değil, kendi içimizdeki zaafları da görmeye başlayabiliriz.

Yeni Bir Kardeşlik Ahdi: İman Bağı, Şefkat Tacı ve Tefekkür Burcu

Bütün bunları sentezleyecek yakıcı, net ve yeni bir yemine ihtiyacımız var.

Bir kardeşlik yeminine...

Bir iman bağına...

Bir şefkat tacına...

Bir tefekkür burcuna...

Bizi yeni bir başlangıca, yeni bir duaya, uykusuz gecenin teheccüdüne, sabahın feyzine, öğlenin molasına ve akşamın koynunda yeniden nefis muhasebesi yapmaya götürecek bir gayrete ihtiyacımız var.

Bir gayrete,şartsız bir gayrete, engelleyemeyeceğimiz bir gayrete...

Bir silkinişe...

Kendi âlemimizde Rabbimizle karşı karşıya kalıp Rabbimizden özür dilemenin, istiğfarın bereketine sığınmanın vakti gelmiştir.

Belki bir masumun duasına dâhil oluruz.

Belki bir istihdamın Rahmanî hediyelerine, insanî tecellilerine bir kapı açarız.

Birden santral, sigorta ve ana hat açıldığında bütün ışıkların yanması gibi, yerküre aydınlanır.

Yoksa bulanır.

Ya kir ya da nur.

Dinin Milliyete Tâbi Kılınması: İki Problemli İlişki

Etnik kapasitelerin emperyalist, Marksist ve materyalist felsefeler karşısında yalnızca kendi dar aidiyetleriyle kalıcı bir kazanım elde etme şansının bulunmadığı bir dönemdeyiz.

Burada ehl-i bid'a meselesine de küçük bir nokta açmak gerekiyor.

Dini, milliyeti yükseltmek için bir araç olarak kullanmak yahut dini, milliyet tohumuyla büyütülmesi gereken bir yapı olarak görmek, iki farklı garabeti ve iki farklı simbiyotik ilişkiyi ortaya çıkarıyor.

Birincisinde din, milliyetin hizmetine veriliyor.

İkincisinde ise din, milliyetin desteğine muhtaç bir yapı gibi değerlendiriliyor.

Birinde dinin milliyet için kullanılması, diğerinde dinin milliyete muhtaç gösterilmesi söz konusudur.

Her iki durumda da dinin kendi imanî, ahlakî ve evrensel zemini zayıflatılıyor.

Din, bir etnik kimliğin yükselme aracı değildir. Aynı şekilde kendi varlığını ve meşruiyetini sürdürebilmek için milliyetçiliğin beslemesine muhtaç bir yapı olarak da görülemez.

Bediüzzaman'ın bu ilişkiye yönelik sert ve açık eleştirisi, din ile milliyet arasındaki sınırın yeniden düşünülmesini gerektiriyor.

Bu iki temelsiz, zeminsiz ve karanlık simbiyotik ilişki karşısında yeniden sarsılmamız gerekiyor.

Bir daha titremek...

Bir daha vicdanımızla yüzleşmek...

Yerelleşmenin dar sınırlarına hapsolmadan yerli kalmak...

Kendi kültürümüzü, dilimizi ve tarihî varlığımızı inkâr etmeden, yeryüzünün bütün varlıklarıyla, başta insanıyla imanî ve insanî bir kucaklaşmaya yönelmek...

Tam da zamanı.

Kendimizden Başlayan Evrensel Kardeşlik

Bütün bildiklerimizden, tecrübelerimizden, dil kodlarımızdan, beyan biçimlerimizden ve kendimizi farklılaştıran üstünlükçü imalardan kurtulmamız gerekiyor.

Hatta farkında olmadan bunlarla yaşadığımız, rolümüzün sahnede bize verildiği konumlanmalardan da sıyrılmamız gerekiyor.

Çünkü insanın kendi mensubiyetini, kendi bilgisini,tecrübesini,konumunu ve geçmişini üstünlük sebebi olarak görmesi, kardeşliğin önündeki en sessiz engellerden biridir.

Kardeşlik, yalnızca başkasına yaklaşmak değil, kendimizi başkasının üstünde görme alışkanlığından da kurtulmaktır.

İhlas, yalnızca doğru bir iş yapmak değil, o işin içinde kendi enaniyetimizin payını da sorgulamaktır.

Şefkat, yalnızca bize benzeyene yönelmek değil, farklılıkların ötesinde insanın aczini, ihtiyacını ve onurunu görebilmektir.

Tefekkür, yalnızca düşünmek değil, düşüncemizi hakikatin mihengine vurabilmektir.

Hamiyet-i diniye, işte bu noktada, hamiyet-i milliyenin daraltıcı ve ayrıştırıcı biçimlerini aşarak insanı daha geniş bir iman, ahlak ve kardeşlik ufkuna davet eder.

Rabbim hepimize kardeşlikte, kuvvette ve ihlasta taçlanmayı; imanla kuvvetlenmeyi, şefkatle genişlemeyi ve tefekkürle derinleşmeyi nasip etsin.Aksi halde taşlanmak elde bile değil.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.