Ahmet AY

Ahmet AY

Yazarın Tüm Yazıları >

İlk gözağrıları neden unutulmaz?

A+A-

Metrobüste, Avcılar-Beşyol arası duraklardan birisinde, bir Suriyeli çocuk bana mendil satmak istedi. Teşekkür edip 'ihtiyacımın olmadığını' söyledim. Belki de gülüşümden cesaret alarak belime sarıldı ve başının hizasına gelen karnımı öptü. Almamda ısrarcı oldu. Başını okşadım. Tekrar teşekkür ettim. Beni bırakıp mendil satabileceği bir başkasına yöneldi. Sık metrobüs yolculuğu yapanlar için bu hikayenin tuhaf bir tarafı yok. Mendil satmaya çalışan Suriyeli çocukların hikayeleriyle dolu İstanbul. (Allah yardımcıları olsun.) Fakat benim için öykünün ilginç bir yanı var. Çünkü yeğenim Hamza Enes de bana birşey yaptırmak istediğinde (mesela güreşmek, satranç oynamak, bilmece/soru çözmek vs.) eğer gönülsüz olduğumu hissederse aynı şekilde sarılıp karnımı öper. (Boyları o çocukla neredeyse aynıydı o vakitler.) Sonra kafası dikip tekrar 'lüften' der. Bu yüzden mendil satan çocuğun bir anda sarılıp karnımı öpmesi beni sarstı. Günümü kararsız kıldı. Düşündürdü. Peki ne düşündürdü?

Sanırım bugünü veya bugün olanı kıymetli kılan şey onun bir geçmişinin olması. Silsilesi oldukça değerleniyor fiiler. Yani biz geçmişi olan fiileri ancak anlamlı bulabiliyoruz. Nasıl? Açarsam: Mesela, yeğenim beni hiç karnımdan öpmemiş olsaydı, ben o çocuğun bu davranışını 'düşünülesi' bulur muydum? Bu kadar etkilemezdi gibi geliyor. O fiili dünyamda 'olduğundan daha anlamlı' kılan şey 'kendisinden ibaret olmaması'ydı. Yalnız kalmamasıydı. O bir silsilenin ucu gibiydi. Tek değildi. Devamlıydı. Fiilin tekrarı yeğenimin aynı fiili yaptığı bütün anları hatırlattı bana ve kendisine ayrıca bir paye kazandı. Sıradanlıktan ayrıldı. Daha fazla meşgul etti. Ve ben o tanıdıklık aşkına bu fiili sevdim. Bunu hayatımdan bir örnekle daha anlaşılır kılmaya çalışacağım:

Benim üç emmoğlum var. İşte bu üçlüden en büyüğü, yani Turan, aynı zamanda sütkardeşim. Hem aynı zamanda 40 gün büyüğüm. Hem aynı zamanda bütün çocukluğum/gençliğim. Yani beraber büyüdük. Birbirimize yakın evlerde oturmamız; aynı okullarda, sınıflarda, sıralarda okumamız; hem de iyi anlaşmamız nedeniyle İstanbul'a taşınana kadar hayatımız hep beraber geçti diyebilirim. Bir evin çocukları gibiydik. Malumunuz: Küçük yerlerde akrabalık ilişkileri İstanbul'dakine göre çok daha canlı ve güçlüdür. Bazı öğretmenler bizi ikiz bile sanırdı. Her neyse. Kısa geçelim. Yürüyüşüme dikkat edenler ayaklarımı, özellikle sağ ayağımı, biraz içe bastığımı bilirler. (Küçükken daha belli oluyordu.) Bu içe basış aynı zamanda yürürken sağa çekmeme neden oluyor. Yani ister istemez yolun sağında doğru kayıyorum yürürken. Düz bir çizgi gibi yürümüyorum. Evet. Enteresan olan şu: Bir benzeri Turan'da da var. O da yürürken sola doğru kayıyor.

En çok ne için tartıştığımızı sorsanız üç cevabım var: 1) Futbol. 2) Satranç/Dama. 3) Yürürken çarpışma. Turan'la bizim tartışmalarımız bu üç ana başlık altında toplansa geriye çok az şey kalır. İlk ikisi kazanma-kaybetme meselesi zaten. Tartışmalar makul. Fakat üçüncüsü biraz komik. Turan'la ne zaman yürüsek kimin/nerede yürüdüğüne dikkat ederek yola çıkardık. O benim solumda veya ben onun sağında olursam sıkıntı yoktu. Fakat ne zaman dalıp yer değiştirsek o ritmik sapmaların denk geldiği bir anda omuz omuza çarpışırdık. Onun fiziği benden daha sağlam olduğundan genelde dengesini kaybeden ben olurdum. Ve arkasından kısa bir tartışma. Sonra yer değiştirip yürümeye devam.

Geçenlerde memlekete gittim. Dile kolay. İlk çarpışmanın üzerinden belki yirmi yıldan fazla geçmiş. Parkta gezerken yine aynı şey başımıza geldi. Yine ben dengemi kaybettim. Güldük bu sefer. Tabii bizimki laf sokmayı ihmal etmedi: "Gardaş hâlâ mı düzgün yürümeyi öğrenemedin?"

Bazı şeylerin hiç değişmemesi, o değişmeyenler içinde biriken neşeler, onlar o şeyleri daha kıymetli kılıyorlar. Eski eşyalarını saklayanların, hatıra biriktirenlerin, atması söylenince "Ama manevî değeri var!" diyenlerin kastettiği bu sanırım. Vahdet'in tanıdıklığı bu. Evet. Kanuniyet okuması. Hayatı bu gözle izleyince dünya hayatının ahireti daha 'özlenilir' kılacağını da düşünmeye başladım. Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın dünyayı 'ahiretin tarlası' olarak tarif etmesi geldi aklıma ardından. Ahiretteki mutluluk, mü'minin sevinci, hasat zamanı çifçinin sevinci, yani o tanıdıklık. "Bu tohumu ben ekmiştim!" tanıdıklığı olamaz mıydı?  

Bakara sûresinin 25. ayeti geldi hemen zihnime: "İman edip iyi davranışlarda bulunanlara içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe: Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedi kalıcılardır."

Cennet ehli bu benzerliği kurmakla nasıl bir lezzet alıyor? Kur'an bu benzerliği neden bize zikrediyor? Sanıyorum tam da bu noktada yazımın öncesi hatırlanmalı. Ne demiştik? "Önceki sonrakini kıymetli kılıyor." Cennette yenilenin dünyada ekilenin mükafatı olması, tanıdık gelmesi, tahatturun yaşattığı katmerli sevinç vs. Belki insanlar da şundaki lezzet yüzünden ihtiyaçları üzerine gelenekler inşa ediyorlar. Mürşidim bu sadedde diyor ki:

"Leziz taamlara, hoş meyvelere şâkirâne muhabbet-i meşruanın uhrevî neticesi, Kur'ân'ın nassıyla, Cennete lâyık bir tarzda leziz taamları, güzel meyveleridir. Ve o taamlara ve o meyvelere müştehiyâne bir muhabbettir. Hattâ dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin 'Elhamdülillâh' kelimesi, Cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip sana takdim edilir. Burada meyve yersin, orada 'Elhamdülillâh' yersin. Ve nimette ve taam içinde in'âm-ı İlâhîyi ve iltifat-ı Rahmânîyi gördüğünden, o lezzetli şükr-ü mânevî, Cennette gayet leziz bir taam suretinde sana verileceği, hadisin nassıyla, Kur'ân'ın işârâtıyla ve hikmet ve rahmetin iktizasıyla sabittir."

Sanırım bugünü kıymetli kılan şey onun bir geçmişinin olması. Dönüp dönüp tekrar bizi bulması. Yani biz geçmişi olan fiileri ancak anlamlı/değerli bulabiliyoruz. Bir yaşanmışlık gerek. Sünnet-i seniyye dahi fıtrattaki bir ihtiyaca hitap ediyor aslında. Hissetmiş olmalıyız. Anlam bazen mazinin ta kendisi oluyor. Bu, biraz da fiilden kanuna, kanundan şuunata giden yolun kokusunu almamız belki. Cenab-ı Hak da yaratışını daha dakik okumalar yapmamız için kanuniyet çerçevesinde hatırlatmalarla karşımıza çıkarıyor.

İnsan bir fiilden ancak fail ve isim okuması yapabilir. Ancak o fiillerin bir silsile olması, bir kanuniyet içermesi, yapanın hep onu seçip hep öyle eylemesi bizi sıfat ve şuunat okumasına götürür. Bir fail, birçok seçenek içerisinde 'hep' veya 'genelde' o fiili seçiyorsa, bu bize o fiilden ve sonucundan memnun olduğunu ve öyle eylemenin failin şanından olduğunu hatırlatır. Bir kişinin doyması size bir Rezzak'tan haber verir. Fakat bütün açların, hatta sadece mide açlarının değil tüm açlıkların bir şekilde doyuruluyor olması, size Allah'ın Rezzakiyetinden haber verir. Ve 'doyurmayı sevdiğini' gösterir. Yani Allah'ın sıfatına/şuunatına dair marifet âdemoğlunun fiili aşıp fiiler silsilesini görebilmesiyle mümkündür:

"Meselâ, nasıl ki sehâvetli, âlicenap, müşfik bir zât, güzel bir ziyafeti, gayet fakir ve aç ve muhtaç olanlara vermek için, seyahat eden güzel bir gemisine serer. Kendi de üstünde seyreder. O fukaranın minnettârâne tena'umları ve o aç olanların müteşekkirâne telezzüzleri ve o muhtaç olanların senâkârâne memnuniyetleri, ne derece o kerîm zâtı mesrur ve müferrah eder, ne kadar onun hoşuna gider, anlarsın. İşte, küçücük bir sofranın hakikî mâliki olmayan ve bir tevziat memuru hükmünde olan bir insanın mesruriyeti böyle ise, cin ve insi ve hayvânâtı feza-yı âlem denizinde seyir ve seyahat ettiren ve bir sefine-i Rabbâniye olan koca zeminin üstüne bindirip, yüzünde hadsiz envâ-ı mat'umâtı câmi' bir sofrayı serip, bütün zîhayatı küçük bir kahvaltı nev'inde o ziyafete davet etmekle beraber, gayet mükemmel ve bütün envâ-ı lezâizi câmi', sermedî, ebedî bir dâr-ı bekâda Cennetleri, herbirisini birer sofra-i nimet ederek hadsiz lezâizi ve letâifi câmi' bir tarzda, nihayetsiz bir zamanda, nihayetsiz muhtaç, nihayetsiz müştak, nihayetsiz ibâdına, hakikî yemek için ziyafet açan bir Rahmân-ı Rahîme ait ve tabirinde âciz olduğumuz maânî-i mukaddese-i muhabbeti ve netâic-i rahmeti kıyas edebilirsin."

Sofranın sahibi, bu tekrarlarla ve hissettirdikleriyle, sofraların tamamının kendisinin olduğunu hatırlatıyor bize. (Rabb-i Rahimimiz fiilin silsilesini göstermekle Rabbu'l-Âlemin olduğunu da hatırlatıyor.) Biz de bu hatırlamadan sırr-ı Vahdet'e dayanan bir sevinç duyuyoruz. Bir gözün, bir yüzün, bir güzel sözün bize tanıdık gelmesi; benzerini görünce hemen onu hatırlamamız/duygulanmamız; ilk gözağrısı/gönül ağrısı denilen o şey, aslında o tanıdıklığın bize tevhidî bütünlüğün bir parçası olduğumuzu anımsatmasından ileri geliyor bence. Bunu yaratan onu da yaratan, onu yaratan ötekini de yaratan, ötekini yaratan berikini de yaratan. Gidenin dönüp bizi bulacağını ve bulmasının Halık'ın şanından olduğunu hissediyoruz. Kanunların kokusunu alıyoruz. Ve canımızı yakan tüm gidişlerin devası bu dönüşlerin içinde kendisini gösteriyor. Hamza Enes büyüdüğünde beni karnımdan öpmeyi bırakacak. Ama karından öpen çocuklar varolduğu sürece ben o fiili yaşayacağım. Elhamdülillah. Tıpkı mürşidimin dediği gibi:

"Elhamdülillâh ile hamd edilecek Hafîziyet nimetidir. Çünkü, nimetin devamı, nimetin zâtından daha kıymetlidir. Lezzetin bekàsı, lezzetten daha lezizdir. Cennette devam, cennetin fevkindedir. Ve hâkeza... Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakkın Hafîziyeti tazammun ettiği nimetler, bütün kâinatta mevcut, bütün nimetlerden daha çok ve daha üstündedir. Bu itibarla dünya dolusu ile bir 'Elhamdülillâh' ister."

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum