İhsan Kasım ağabeyden Risale-i Nur ve Nurculuk itirafları!

İhsan Kasım ağabeyden Risale-i Nur ve Nurculuk itirafları!

'Çukura düşüyoruz' dedi ve uyardı

A+A-

Barla Platformu

Manevî fizik tedavi

(İhsan Kasım Salihî Ağabeyimizin bir sohbetinden derlenmiştir)

Bir hakikat veya doğruyu anlatmak acı olur bazen ama çare yok!

Ben istiyorum ki her  zaman bu derslere geleyim, istifade edeyim. Nasıl istifade edeyim? Bizler maalesef istifadeyi, maddi bir istifade görüyoruz:

“İlim kültür kazanayım. Bir marifet kazanayım. Kültürüm fazlalaşsın. Yeni bir şey göreyim.”

Bunu anlıyoruz istifade deyince. Halbuki bunun daha ötesi var: Bu kadar insan bize dua etse... Bu büyük bir mânâ!

Bir şey içimde var, onu demek istiyorum

Ben buraya gelmekle inşallah manevî dualarınızı umuyorum. Biliyorum; gelmesem de dua edersiniz ama gelsem daha fazla dua edersiniz.

Dua olmasa ne ehemmiyetimiz var?

Ama bir şey anlatmak istiyorum. Bir şey içimde var, onu demek istiyorum. Anlatabilirsem ne âlâ. Ama eğer anlatamazsam lütfen söyleyin. Çünkü ben bir şey anlatmak, bir neticeye varmak istiyorum.

Bizler, umum nur talebeleri Mesnevi’yi Risale-i Nur’la beraber, aynı seviyede görüyoruz. Sözler, Mektubat, Lem’alar gibi. Onun için bunları okuduğumuz zaman aldığımız feyiz bize yetiyor. İçimizi doyuruyor. O maneviyatı veriyor. Kafamıza o ilmi veya kültürü veriyor. Risale-i Nur’dan öğrendiklerimiz herhangi bir mecliste oturduğumuz zaman bir şeyler anlatabilmemizi sağlıyor. O da bizi rahatlatıyor. “Ben bir hizmete kalktım ve hakikaten de yapıyorum bu işi.” Doğrudur ve bu güzel bir şey. Ama bakarsın ki şu tür çok ufak meseleler oluyor:

Bunca Risaleyi okuyup durduğum halde nefsin en ufak bir çukuruna düşüyorum

“Ben bu kardeşimi kendime yakın biliyordum ama hasta oldum gelmedi. Telefon da açmadı. Niye gelmedi? Bu nasıl kardeşliktir? Falan akrabam vefat etti, taziyeye gelmedi, falan yerde gördü selam vermedi, vs. vs..”

Kalbimize bu tür şeyler gelebiliyor o kardeşimize karşı. İşte ben bunca Risaleyi okuyup durduğum halde nefsin en ufak bir çukuruna düşüyorum. Bunlar ufak ufak ufak toplanıp bir büyük mikrop şeklinde hücum ediyor insana. İnsanın maneviyatı düşüyor. Ben bir yandan kendimi, toplantılarda konuşan, insanlara hitap eden, Risale-i Nur’u anlatan biri olarak görürken bir de bakıyorum ki böyle en ufak bir çukura düşmüşüm!

İçimizde bazen hasâret başlıyor. İçimizde bazen nefret başlıyor. Sû-i zanlar başlıyor. İçimizde neler neler oluyor! İçimizde hastalıklar çok. O hastalıkların hiçbirini biz görmüyoruz.

Neden oluyor bu?

Olmaması lazım. Bir insan Sözler’i okudu, Mektubat’ı okudu, Lem’alar’ı okudu, öyle çukurlara düşer mi? Düşmemesi lazım. Ama düşüyor. Senelerdir okuyor. Ben de içindeyim, siz de içindesiniz. Niye oluyor bunlar bizde?

Mesnevî dozeri altından geçen nefis

Bence, bilmiyorum ne kadar doğru ne kadar yanlış: Üstad hazretleri Sözler olsun, Mektubat olsun ne zaman yazdı Mesnevî döneminden geçtikten sonra yazdı.

Veya şöyle diyelim; Mesnevi dozerinin altından geçtikten sonra yazdı. Nefsi ile uzun bir muhasebeden sonra yazdı. Dört beş sene nefsi ile uğraştıktan sonra yazdı. Mesnevî başından sonuna kadar “enfüsidir" diyor. “Ey nefsim, ey insan, ey nadan nefsim, ey mağrur nefsim!..” Hep nefsiyle bir savaş içinde. Ondan sonra Allah Subhanallah-u Teala o sıhhat ve afiyeti verdi. Ondan sonra kalp açıldı. Gördüğünüz Sözler, Mektubat ortaya çıktı.

İhmale uğrayan kalbimiz

Okul, ev, televizyon hep bizim aklımıza hitab ediyor. Bir günden bir güne “önce kalb harekete gelsin” demediler bize. Onun için kalbimiz git gide, git gide dumura uğradı.

Ben hatırlıyorum, bundan bir kaç sene önce elim, bileğimden kırıldı. İki ay alçıda kaldım. Sonra alçıyı açtıklarında parmaklarım hareket etmiyordu. Fizik tedaviye gittim. Yirmi bir gün sonra başladı parmaklar hareket etmeye.

Şimdi ben kendimce diyorum; bizlerin kalbî bir fizik tedaviye ihtiyacımız var. Nasıl ki bir insan nefesi kesilir düşer. Doktor gelir eliyle basar basar, masaj yapar, kalp harekete gelir. Veya ağzından nefes verir. Bizim de öyle kalbî fizik tedaviye ihtiyacımız var. Kalbimiz gitgide ölüyor! Kalbimiz gitgide kir bağlıyor. Çok  lüzumsuz şeyler gelip, kalbin hareketini öldürüyor. Bunun sonucunda şefkat edemiyoruz kimseye. Kalplerimiz dopdolu muhabbet olması lazım gelirken, muhabbet azalıyor. Oysa Üstad “Kainatın mayası muhabbettir” diyor. Kendi kardeşlerimizi bile gereği gibi sevemiyoruz. Halbuki Üstad hazretleri değil Müslümanları, değil insanları, hayvanatı bile seviyor.

Önce kendi nefsine okumak

Onun için bence bizim, ben başta, bir manevî fizik tedaviye, kalbî tedaviye ihtiyacımız var. Bu da ancak ve ancak Risale-i Nur’u ve bilhassa Mesnevî’yi kendi nefsimize okumakla olabilir. Yani Üstad dediği zaman “Ey nefsim!” O benim! Biz Mesnevi’yi de, başka risaleleri de maalesef başkası için okuyoruz. Yani “Ben okuyorum; tâ ki siz anlayasınız, size anlatayım.”

Kenan Demirtaş anlatıyordu: Ezher alimleri hepsi oturmuş bir meseleyi çözemiyorlar. O mesele de şu: “Niye sahabeler arasında bu fitneler oldu? Buna layık değillerdi ama niye oldu?” Toplanıyorlar, tartışıyorlar, dağılıyorlar, bir daha toplanıyorlar olmuyor. Sonunda birisi geliyor diyor:

“Ben buldum”

“Said Nursi diyor ki; O fırtınalar olmasa sahabeler nasıl bütün dünyaya dağılırlardı? Allah’ın hikmeti böyle icab ettirdi.” Okumuş. Bu cevapla hepsi rahatlamışlar.

O sırlar nasıl avlandı? Niye Üstad o meselenin hakikatine varıyor, niye bu kadar âlim varamıyor? İşte Üstad nefsiyle mücadele edip, kalbini harekete geçirdiği için o meselelerin hakikatini görebiliyor. Meseleler açılıyor ona. Ne diyor: “İsm-i Kuddüs, İsm-i Hakem, İsm-i Adl’de otuz sırlardan beş sırrı avlayabildim.”  Açılıyor ona. “Gördüm” diyor. Bazen de “Bu ayetin içine girdim” diyor. Ayetin içine nasıl girilir? Demek bir şey var. Biz bunu ilimle göremiyoruz; istediğimiz kadar okuyalım. Bu ancak maneviyattan görülür. Ancak o damarlara basa basa, diğer damarlar harekete gele gele o olur. Biz maalesef, maalesef bunu yine Üstadın zekasına veriyoruz. “Üstad seksen kitab okumuştu, Üstad şöyleydi, böyleydi…”

Bunlar değil, bu değil!

Kalb gözü açıldıysa çok şeyler kendi kendine görünür. Üstad bunu kalp gözü ile yazmış. Risale-i Nur kalbîdir. Ama biz kültür olarak aldık. Mâlumat olarak aldık. İlim olarak aldık. Tamam çok güzel ilimler var içinde ama bu ne demek;

“Kardeşim yaz!”

Yağmur yağıyor veya yolda, yarı gece, yaz!

Ne demek bu? Demek göz açılıyor. O esnada bir şeyler görüyor. O esnada yazdırmak istiyor. Yazdırmasa ne olur? Diyor ki: “Çok şeyler benden gitti. Çünkü yanımda yazacak kimse yoktu.”

Biz atlayarak, yani Mesnevî döneminden geçmeyerek, nefis muhasebesinden geçmeyerek birinci söz, ikinci söz…okuduk geçtik. Hem de kolay, hem de güzel, hem de rahat ettik, hem de tatmin olduk. Derslere de geliyoruz, elhamdülillah. Herkes de maşallah, maşallah diyor. Demek ben de bir şey biliyorum!… Hakikaten biliyorum da. Ama git gide, git gide bakıyorsun en ufak bir çukura düşmüşüm. En ufak, en lüzumsuz!..

“Niye öyle demedi bana? Niye öyle baktı bana? Niye öyle öyle…”

Gıybetin tâ dibine kadar gidiyoruz

“Estağfurulah gıybet olmasın!…”

“Üstad” dediğin zaman, ayağını ona uydurmak lazım!

Ama yapıyoruz gıybet. Su-i zanın nerelerine nerelerine gidiyoruz. Sonra “Su-i zan olmasın, biz meşveret için konuşuyoruz.” Allah Allah!.. Kendi kendimize kılıflar, kabuklar, elbiseler giydiriyoruz günahlarımıza. Ondan sonra biz de Nur talebesiyiz. “Üstadım Üstadım” diyoruz. Ben hakikaten çok korkarım bu kelimeden. “Üstadım” demekten. Çünkü ben kendimi öyle arasıra nazara alıyorum. Ya ben neree, Üstad nere? Ben kendime bakıyorum; talebeliği yapamadığımı görüyorum. Tevazuâne demiyorum. Çünkü “Üstad” dediğin zaman, ayağını ona uydurmak lazım. O ne yapmışsa öyle yapmak lazım. Yapamadığın zaman içinde bir incinme olması lazım.

Üstad zannediyorum ki kalbinde kimseye kin bırakmamış. En büyük düşmanlarına da kinlenmiyor. Biz ise en aziz kardeşimize kalbimiz kırılıyor, düzelmiyor. Demek bizim Mesnevî-i Nuriye’ye çok ihtiyacımız var.

“Aşık olmazsan anlayamazsın”

Ben Mesnevî’yi tercüme etmedim, Mesnevi zaten Arapça, yalnız tahkik ettim, karşılaştırdım. O zaman Edip Debbağ’a telefon ettim. Edip Debbağ; Allah razı olsun, hakikaten edib... Dedim ki; “Edib Ağabey ben bu kitaba aşık oldum.” Dedi: “Aşık olmazsan anlamazsın. Önce aşık olacaksın. İşte o zaman anlarsın.”

Mesnevî’yi okumak hakikaten insanı cezbeye getiriyor.

Ben hatırlıyorum; Hayy ismini, Kayyum ismini tercüme ettiğim zamanlar, beni öğretmenlikten alıp, zulüm-hakaret olsun diye depoya koymuşlardı. Depoda biz kağıt, kalem, defter veriyorduk. Bir masa verdiler. Ben de orada Hayy-u Kayyum’a çalıştım.

İnanın o Hayy’ı okuduğum zaman, her paragrafta öyle bir cezbe hali, öyle bir manevi hâl oluyordu ki, anlatamıyorum bile… Dışarıya çıkardım. Önümüzde büyük bir alan vardı.Orada dönüp dururdum. Çare yok çünkü; duramıyorsun! Elhamdülillah tercüme oldu, bitti. Ama bakıyorum şimdi o halet-i ruhiye gelmiyor, olmuyor maalesef. Çünkü onu getiren o manevî damarlar öldü veyahut bozuldu veya kirlendi, ne olduysa oldu. Veya başka düğmelere basıldı onlar arkada kaldı.Her neyse sebebler Allah-u âlem..

“Risale-i Nur’un mânâlarını ruhumuzla, kalbimizle anlayalım”

Düşün ki sen her zaman; bir imtinanın içinden geçerken, kanaat halinde, tevekkülle her zaman ve her an, en küçük bir şeyde dahi Cenab-ı Allah subhanallah-u Tealanın bürhanlarını, delillerini görüyorsun. Bu büyük bir saadet!..

Onun için Allah nasib etsin; biz Risale-i Nuru anlamaya çalışalım. Ama lütfen ve lütfen ve ricâen; anlayalım demek; kelimelerin mânâsını bilelim demek değil. Orda olan kavramların mânâsını bilmek değil. Onların gerisindeki mânâları anlayalım!..O mânâları ruhumuzla, kalbimizle anlayalım. İnşaallah Allah subhanallah-u Teala kalb gözlerimiz açar, Risale-i Nur’da aklen gördüğümüz çok şeyleri kalbimizle de görebiliriz.

Ama Risale-i Nurun manevî ağırlığı var; iş görür, korkma! Sen elinden geldiği kadar Risaleyi başkasına ver, tanıttır.

Sen ver, karışma!..

O kendi işini görür. Onun sahibi Kur’ân’dır, sen değilsin ki. Sahibi Said Nursi de değil, Kur’ân’dır, Allah’tır. Onun için korkma, vazifen; sen yetiştir, anlat.

Üstad hazretleri ne diyor:

“Bağırarak, bütün dünyaya söylerim: Sözler hakikattir, Sözler güzeldir!”

Elinde olsa bütün dünyaya dağıtır. Ve dağıttı zaten. O şartlara rağmen dağıttı. Biz şimdi o ağır şartlarda değiliz, onun yaptığının onda birini yapamıyoruz.

Biz daha çok nurculuk yapıyoruz Nur talebesi olmamışız

Bir tabirim var ama biraz da korkuyorum. Siz kardeşimsiniz, ben her şeyi açık konuşuyorum. Biz daha çok nurculuk yapıyoruz. Nur talebesi ya olmuşuz, ya olmamışız. Şimdi diyeceksiniz; ne demek nurculuk, nur talebesi? Nurculuk: “İşte Risale-i Nur çok önemlidir, şöyledir, Üstad böyle buyurmuştur, Üstadımız öyledir, Üstadımız böyledir…” Bu nurculuktur. Bir çeşit taraf tutmak, Galatasaraycılık, Fenerbahçecilik  gibi bir şey. “Bizim cemaat, biz yaptık…Biz, hep biz biz…

Nur talebesi bu değil!

Nur talebesi olmak demek; Üstad’ın sözlerini sadakatle korumaktır,  Üstadın sözüne söz katmamaktır, Üstadın sözünü teville eğip bükmemektir.

Ben demiyorum ki bu sizde yok. Estağfurullah, haddim değil. Ama varsa onun ilerisine gidelim. Yoksa isteyelim, yalvaralım, ağlayalım Rabb-ül âlemin verir.

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
9 Yorum