Halil KÖPRÜCÜOĞLU
Cumhurbaşkanlığımız Makamına Açık Mektup
Sayın Cumhurbaşkanımıza, altta sunulan bu “Kur’an ve İmana Hizmet” muhtevalı yazımız, aylar önce taahhütlü olarak posta ile gönderilmiş; orada, bu konunun aynı yazı ile Diyanet İşleri Başkanlığı Genel Müdürlükleri, İl Müftülükleri ve Üniversitelerimizin bazı İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerine gönderildiği de belirtilerek, Cumhurbaşkanlığımızdan, “bu teklifimizin ilgililerden önemle değerlendirilmesinin istenmesi” talep edilmiştir.
Ancak daha sonra Cimer Görevlilerince ya isteğimizin çok iyi anlatılamamış veya ilgililerce anlaşılamamış olacak ki “Başvurunuzun net ve açık bir şekilde, Cimer adresi aracılığıyla yeniden iletilmesi durumunda değerlendirileceği” ifadesi ile tekrar gönderilmesi istenmiştir.
Bir iki yazışmayla da gayemizi gerçekleştirmemiz mümkün olamayınca; haklı, fakat hassas prosedürler içinde olan Cimer yoluyla fikir beyan etmenin zorluğu üzerine, aynı konu, bu defa, Cumhurbaşkanlığı Makamımıza Açık Mektup olarak arz edilmek istenmiştir.
Ahirzamanda, dünya devletlerinin ve insanlığın adeta şaşırıp çıldırdığı bir zamanda “Kur’an ve İmana Hizmet” başlığıyla dinimizin doğru usul ve müfredatla anlatılmasının, insanımızın iki cihanda da mesut olması için bu asrın şartlarına uygun bir din hizmetinin gerçekleştirilmesi gayesiyle, ilgili kurumlarımızın en yetkili büyüğümüzce uyarılmasına, vazifelendirilmesine ihtiyaç duyulmuştur.
Kurumsal resmi din eğitiminde de uygulanmak üzere; tefsir, irşat, müfredat hazırlıklarında asra uygun doğru tarzlar seçilip çalışılması için, böyle bir vazifeyi yapmaya daha layık ve salahiyetli kurumlarımızda vazifelilerin yönlendirilmesi gerekmektedir.
İnsanlığın en son ve tam gelişmiş medeni toplumlarını iki cihan saadetine taşıyacak çok mükemmel olan dinimiz İslam’ın, adeta asırlar öncesine ait müfredat ve usullerle, daha çok ilmihal ağırlıklı, yapılması, gerekli dinî emir ve yasakların ve bilhassa zaruri olanların yanında teferruat sayılabilecek klasik malumatlarla anlatılmaya çalışılmasının yetersiz olduğu ifadeye çalışılmıştır.
Sahasında uzman olan ilim adamlarımızın ve bilhassa ilahiyat hocalarımızın pek çok sempozyum, panel ve konferanslarından kazanılan bilgilerinin bir özeti ve temel bilgileri halinde yazımızın altında birkaç ilmî makale metinlerine ulaşılacak adresler de belirtilerek konmuştur.
Ayrıca bu metinler Diyanet İşleri Başkanlığımızın hemen ilgili bütün Genel Müdürlüklerine, bütün İl Müftülüklerine, 4-5 İlahiyat Fakültesi Dekanlığına da 5-6 ay önce e-posta ile aynen gönderildiği halde, birkaç makam dışında muhataplarımızdan ilgili bir cevap veya bilgi alınamamıştır.
Mekke döneminde yıllarca inzal olan Âyetler hep Temel İman Hakikatleriyle ilgili olmuştur. Allah’ın varlığı, birliği, Haşrin hakikati, Peygamberlik müessesesinin varlığı, ispatı ve Sünnet-i Seniyyenin önemi, Kur’anın semavi kitap oluşu vb, dine ait temel esaslar üzerinde durulmuştur.
Ancak bugün o cahiliye devri gibi bir hale gelindiği ortamda, Peygamberimiz ASM.’ın Sünnetine uyarak, her şeyden önce, İslamî vazifeler değil de; Mekkî Âyetler gibi, Temel İman Hakikatlerinin üzerinde durulması ve hatta bunun nakillerle değil de; daha ziyade, ilimlerin hakiki verileriyle insanımıza sunulması, ispatlarının yapılması artık zaruridir.
Zaten iman hakikatlerini aklına kalbine sığıştıramayan insanın da dini emirleri yerine getirmesi hayal bile edilemez ve realitede öyle de olmaktadır. Hem bilhassa bu asrın kültürlü müminleri bile, ilimlerin Seküler yorumları sebebiyle daha ziyade aklen yaralıdır. Bizim dinimizin ilimlerle problemi olamaz. Hatta Fenlerin harika yorumlarıyla kâinat Temel iman hakikatlerinin ispatı için ikinci bir Kur’an gibi ortada durmaktadır. Bu konuda çok ilmî çalışmalar yapılmış orta durmaktadır.
Bir taraftan da bazı Müslüman’ların hala iddia ettikleri cihat anlayışı da değişmiştir. Medenilerle ilmî bir mücadele daha doğru olacaktır. Devletimiz bu sahada çok önemli örnek çalışmalarda muvaffak olmuştur. Yazımızın bu sahanın elemanları, uzmanları olan görevlilerce incelenmesinde bu manaların önemi ve ispatı çok açık ve net olarak görülecek, talebimizin ne kadar hayatî olduğu anlaşılacaktır.
Cumhurbaşkanlığından istediğimiz bu sahanın belirtilen vazifelilerinin bu konuya eğilmelerinin, değerlendirmeler yapmalarının sağlanmasını temin edilmesidir.
Gereğini arz ederim.
Eğitimci arkadaşları adına emekli öğretmen Halil Köprücüoğlu
***
AHİRZAMANDA, KUR’AN ve İMANA HİZMET ETMEK…
Rabb-i Rahimimiz, bütün insanlığa temel bir manayı lütfeder:"Yemin olsun güneşe ve aydınlığına ve onu takip eden Aya ve onu gösteren Güne ve onu örten geceye ve gökyüzüne ve onu bina edene ve yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene ve nefse (kişiye) ve onu intizamla yaratana." manasındaki Âyet-i Kerimeyle (Şems Suresi, 91:1-7.) ve “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim, mahlûkatı yarattım.” mealindeki Hadis-i Şerifle Yaratılış ile ilgili önemli bilgileri te’yit etmektedir! (bkz: 1. Ed-Dürerü’l-Müntesire, Celalettin-i Suyuti, 125.2. El-Esraru’l-Merfua, Aliyyu’l-Kâri, 273.3. Keşfu’l-Hafa, Aclunî, 2/133.4. El-Fetevâ, El-Halîlî, 1/72.5. Mesnevi, Celâleddin-i Rumî, 5/104.6. Divan-ı Mevlânâ Câmî, 37.7. Divân-ı Niyaz-i Mısrî, 2.8.)
Sizlerin daha da iyi bildiği gibi, biz, bu asırda, Kâinat ve İnsanın Yaratış Gayesini, hangi hikmetle yaratıldığının muammasını; Temel İman Hakikatlerini, anlamaya ve anlatmaya çalışmanın, öncelikle ilgilenilecek en ÖNEMLİ bir mesele, en büyük bir DAVA olduğunu ifade ederek söze başlıyoruz!
I-Yaratılışı Anlamak, Yaratıcıyı Tanımak ve İman Etmek
Yaratılışı kavramak, Allah’ın varlığını ve birliğini tanımak, insan için olmazsa olmazdır! Eğer insan, Rabbini tanır, maddi-manevi her şeyini, his ve istidatlarını Allah'ın emrettiği gibi kullanırsa doğru dürüst insan olabilir. Yoksa "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Hepsi de onu yüklenmekten kaçındı ve ondan korktu. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir." (Ahzâb Sûresi, 33:72.) manasının muhatabı Cahil Ve Zalim olmaktan kurtulamaz!
Fakat doğru bir Mümin olup Hamdin, Şükrün doğru şeklini gerçekleştirerek, dine uyar, tâbi olursa; insanın cevherine bırakılmış istidatların her birisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencerelerden, hem o âlemlere bakar; hem de o âlemlere tecelli eden Rabbinin Sıfatlarına, Esmasına bir Ayna olur. Her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. O zaman İnsan, ruhuyla, cismiyle şahadet ve gayp âlemlerine tam bir HÜLASA olur. Diğer bir ifadeyle insan, Rabbimizin, kemaldeki Sıfatlarına hem Mazhar (ayna, yansıma yeri), hem de Muzhir (ortaya çıkaran, gösteren) olur.
Nitekim pek çok âlim, Yaratılış ile ilgili: كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُونِى ["Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim, mahlukatı yarattım." (Süyûti, ed-Dürerü'l-Müntesire, s. 125; Ali el-Kàrî, el-Esrârü'l-Merfûa', s. 273).] Hadis-i Şerifteki manayı tasdiken, 'Mahlûkatı yarattım ki, bana bir AYNA olsun ve o aynada Cemalimi göreyim.' …manası üstünde durmuştur.
Çok yüksek istidatta yaratılan insanın, muhakkak, akıl, kalp ve pek çok istidadıyla kendini, çevreyi, varlıkları anlaması gerekir. “Biz neyiz, bu âlem nedir, nereden geldik, nereye gidiyoruz; Nasıl var olduk, Yaratıcı var mıdır, ölüm nedir, ikinci bir hayat, başka bir âlem olabilir mi, burada işimiz nedir?” vb. çok önemli soruları cevaplamasına zaruret vardır.
Bu önemli manayı, bazı zatlar basitleştirerek idrak etmemize çalışmışlar:
“Bir büyük SULTAN varmış. İlim, Kudret ve İradesi sınırsız imiş! O’nun Servetçe pek çok hazineleri; o hazinelerde her çeşit cevherleri, elmasları, zümrütleri bulunuyormuş! Hem gizli pek acayip defineleri de varmış! Hem çok garip, ilginç sanayi dallarında pek çok maharet, kemâlat sahibiymiş! Hem hesapsız çok acayip Fenlerle ilgili sınırsız ilme, ihataya sahipmiş! Hem güzel sanatlarda da çok bilgisi bulunuyormuş! Şefkat, Merhamet, Hikmet, Adalet vb. sayısız mükemmel isim ve sıfatların sahibiymiş!
Her Cemâl ve Kemâl sahibi, kendi Cemal ve Kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o muhteşem, şanlı, büyük Sultan, sayısız sergiler açıp, mutlak, sınırsız İlim, Kudret ve İradesini, oralarda ortaya koyduğu eserlerle, saltanatının haşmetini, servetinin şaşaasını, san'atının harikalarını, bilgisinin çokluğunu, yüksek Cemâl ve Kemâlini, iki yönden görmek istemiş:
1-Bizzat Kendisi, bütün incelikleri ihata edebilecek hassas yüksek Nazarıyla görmek;
2-O’nu eserlerinden anlayıp takdir edebilecek istidatta yarattığı İnsanın nazarıyla görmek..
Bütün yaratılmışlara, kâinata böyle bakmakla, kalp ve aklımızı tam tatmin edip huzur bulunulacak bir yol vardır! Felsefe maalesef insanlığın fıtrî sorularına hala cevap bulamamış, saadet ve huzuru temin edememiştir. Ancak, verilen ömür sermayesi çok azdır; lüzumlu işler de pek çoktur. İnsanın kalp, mide dairesinden tutun, tâ bütün canlılar ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede, bir vazife bulunabilirse de en küçük kalp dairesinde en büyük, ehemmiyetli, daimi vazife vardır!
Hem, her zaman bütün insanları ciddi meşgul eden, dünya savaşlarından, dünyaya hâkim olmak davasından daha önemli bir meselesi vardır. Herkesin başına öyle büyük bir DÂVÂ açılmış ki, her insanın, Alman, İngiliz kadar kuvveti, serveti, aklı da varsa, bu dehşetli zamanda her şeyini o büyük davayı kazanmak için tereddütsüz sarf etmesi gerekir!
İşte, yüz bin meşhur insanların, Peygamberler gibi büyüklerle ittifak ederek, Kâinatın Sahibi olan Yaratıcımızın, binler söz ve müjdelerine dayanarak haber verdikleri çok önemli dava şudur:
“Herkesin, iman karşılığında, bu dünya kadar bağlar ve saraylarla süslenmiş, ebedi, daimî bir mülkü kazanmak-kaybetmek davası başına açılmıştır.” Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maalesef Materyalist, Seküler inançsızlık hastalığıyla çoklar o büyük, önemli, hayatî davayı kaybediyor! Acaba bu kaybettiği davanın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?
İşte biz Müminler olarak, o çok önemli, çok büyük Kulluk Davasını kazanmak için, her birimizin, aklımız yüz derece daha çok olsa, ancak bu vazifeye sarf etmek lâzımdır diye kanaatimiz var. Bu basite indirilmiş, Hadisteki temel manaya, Felsefe, hala cevap vermekte, verememektedir! Hâlâ, bütün insanların sormaya devam ettiği, “ Biz neyiz, bu âlem nedir, nereden geldik, nereye gidiyoruz; burada işimiz nedir, Yaratıcı var mıdır, ölüm nedir, ikinci bir hayat, bir hesap günüyle, başka bir âlem olabilir mi vb. insanlığın, en önemli sorularına cevap verilememiş; bu meseledeki ilmî cevaplardan mahrum kalınmıştır!
Hatta bırakın bu sorulara cevap vermeyi, ilimlerin gerçeği ifade eden verileri, materyalist yorumlar ile dinsizliğe alet edilerek üretilen Seküler felsefelerle, insanlık, her sahada bunalımlara sokulmuş, saadeti yok edilmiştir. İşte insanlığa önce bu yaratılış, iman, Yaratıcıyı tanımak, Marifetullah konularında asrın idrakine uygun, ilmi tarzda, analitik bir bakışla İslam’a Hizmetin Tebliğ ve İrşadın çok önemi vardır!
II- İki Cihanın Saadetinin Prensipleri Dinler
Bizler dinleri Saadet Prensipleri olarak değerlendiririz. Sadece İslâm’ın Şartlarını sayıp anlatmayı kâfi göremeyiz! Rabb-i Rahim ve Hakîmimiz asırlara göre dinleri hep geliştirerek, değiştirmiş. Hz. Âdem As’a indirilen din, Peygamberimiz ASM’a indirilen Şeriatın, tafsilatına, genişliğine, ihatasına elbette benzemez. Belki, bir asırda, kavimlere göre ayrı şeriatlar, peygamberler gelmiş. Sonra, Peygamberimiz Muhammed ASM’ın gelmesi sayesinde, insanlar adeta basit dereceden, en gelişmişine terakki ettiğinden, insanlık bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı dinlere, ayrı muallimlere de lüzum görülmemiş, ihtiyaç kalmamıştır.
Nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilâçlar farklılaşır. Öyle de, asırlara göre şeraitler, dinler değişmiş, milletlerin istidadına göre ahkâm tahavvül etmiş! Temel Hakikatleri ayni kalmakla birlikte, Şeriatların teferruat kısmı, ahvâl-i beşeriyeye bakmıştır. İrade-i İlahiden, İslamiyet’in son şekli gönderilerek, bütün insanlığın iki cihan saadeti sağlanmıştır!
Burada, Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrifi, tarif ediciyi hatırlamamız gerekir:
1-Birisi, KÂİNAT Kitabıdır ki, orada, İslamî literatürdeki, Adetullah’ın, Sünnetullah’ın somutlaşmış tecellileri vardır! Kâinat Kitabında yaratılan varlıklardaki çok sanatlı, ince hakikatler, Fenlerin, gerçeğe tâbi verileriyle geniş olarak ortaya konmuştur! Ancak, İslamiyet’in ilimlerin maluma tâbi verileriyle problemi yoktur. Ama Faili ortadan kaldıran Seküler yorumları, ilmin saptırılmış verilerinden ayırmak gerekmektedir.
2-Birisi, şu Kâinat denilen kitab-ı kebîrin Âyet-i Kübrâsı olan Hâtemü'l-Enbiyâ Muhammed ASM’dır. (Daha önce yüz yirmi dört bin Peygamber ile; sonra da yüz yirmi dört milyon Evliya, Asfiya ve Muhakkik ile de Tebliğler yapılmıştır.)
3-Birisi de son semavi kitap olan Kur'ân-ı Azîmüşşândır! (Daha önce de başka semavî kitaplar gönderilmişse de onların asılları tahrip edilip, bozulmuşlardır.)
III-İman Ve İslam’ın Temel Kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Onu Anlamak
KUR’AN; “Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi, âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi; şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri; zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı; sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı, âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı; şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi; avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası; Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı; şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi; insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’in mâ ve ziyası; nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi, insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi; hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak … tek, câmi' bir Kitab-I Mukaddestir...
O’nun, yüzünden okutulması da elbette çok önemlidir. Amma sayılanlar gibi yüksek vasıflarıyla anlatılması çok daha zaruridir! En mükemmel ve son semavi kitap olan Kur’ân-ı Kerim, indirildiği dönemden beri onu iyi anlamak için hep tefsir edilerek, saadet prensiplerinin ortaya koyulmasına çalışılmıştır. Bu tefsir tarz ve muhtevası, o dönemlerin Kur’an hizmetindeki usul ve muhtevayı da ortaya koymuştur. Peygamberimiz ASM. ile başlayan tefsir faaliyeti, daha sonra çoğalarak ve çeşitlenerek gelişmiştir. İslam’ın, farklı coğrafyalarda yayılması, sosyal hayatın insana pek çok problemler çıkarması gibi imtihan sırrı sebepleriyle, temel sorular da çok artmış, Temel Kaynak olan Kur’an’ın tefsirine, bütün dertlere derman olacak O’nun ince manalarına daha fazla ihtiyaç duyulmuştur.
Asrımızdaki çağdaş Tefsir yönelişlerinin ortaya çıkışında etkin olan, ihtiyaç ve hedefleri tespitte, bizler de çağdaşlarımızla aynı kanaatleri taşıyoruz. Bu nedenle bizler, Tefsir yönteminde çağdaş yönelişlerin hemen hepsini mezc eden bir yöntem aradık. TEFSİRDE, Kur’an ve İman Hizmetinde birçok vasfı içinde bulunduran en kapsamlı olanını, tatbikatlarla “Şuhûdî Tefsir” olarak gördük.
Bu önemli nicelik ve nitelikli tarz ile en başta “Temel İman Hakikatleriyle” ilgili Âyet ve Hadislerin öncelikli olarak üzerinde durulması gerekiyor. ŞERHLERİNİN ise önemli muarrif olarak anlatılan Kâinat Kitabı dediğimiz, görülen âlemdeki; Failinin, sınırsız İlim, Kudret ve İradesini gösteren, Fenlerin adeta mucizelerle dolu ve açık olarak yüksek bir Marifetullah bilgisine ulaştıran, Yaratılış gerçeğini, varlıkların çok sanat ve incelikli hakikatlerine ait verilerle anlatılmasının zaruretine inanıyoruz.
Böylece akıl ve kalp gözüyle adeta Hakkal Yakin hissedilip, görülen, deruni iç tecrübeler ile de idrak edilebilen yüksek manaları anlamanın ve anlatmanın daha doğru olabileceğini düşünüyoruz. Tefsir, Tebliğ, İrşat ve bütün İslamî Hizmetlerde de bu tarzda daha başarılı ve tesirli olunabileceğine inanarak, bu efkârımızı, sahanın hakiki sahipleri olarak sizlerin değerlendirmesine arz etmek istedik. Bizler, kendi cevelan ettiğimiz eğitim sahalarında, yarım asırdan fazla süredir, tatbikine çalışılan bu müfredat ve yöntemle, kendimizde ve muhataplarımızda şuhuda yakın bir iman gayreti hâsıl olduğunu büyük bir sevinçle müşahede ettik.
IV-Mekke Dönemi Gibi, (Daha Ziyade) Temel İman Hakikatleri Dönemi, Sünneti
Artık, insanlığın büyük problemi, ayni Mekke Dönemi gibi, Temel İmanî Meselelerde olduğu görülmüştür, görülmelidir! Yani, önce fıtratların, TAHKİKÎ imanla tedavi edilmesi gerektiği görünüyor. Cahiliye asrının arkasından, önce on iki yıl kadar İman Ayetleri, sonra ta.. Miraçta emredilen Namaz ile başlayan 11 yıl süren Amel Ayetleri gelmiş olduğunu ilahiyatçılar tespit etmişler. Şimdi de adeta ayni şartlar oluştuğundan öyle yapmak adeta vacip olmuş gibi değil midir? Merhum Seyyid Kutup’un da idam öncesi itiraflarında; "Benim kusurum İslamî hareketi MEDİNE döneminden başlatmakmış! Hizmeti, MEKKE döneminden başlatmak lazımmış!” demesi ne kadar önemlidir!
Hastalıklarımız, Aspirinle, pansuman tedavilerle düzelmekten çok uzak kötü halde olunca, Tıp ilminde, böyle dertlerde, teşhis ve tedavi için, farklı dallardaki uzmanlardan meydana gelen üst kurullarda, konsültasyon adıyla, ileri seviyelerde tahliller, tespitler yapılarak doğru TEDAVİYE geçilmekte, ancak hastalığın sebebi tam teşhis edilince tedavi yapılabilmektedir!
Bizlerin ve bütün insanlığın, artık İmanın Temel Esasları ve onlarla ilgili ciddi problemleri vardır. Bunlara, asırlardır devam eden klasik tarzlardan farklı olarak, lafzen, -muhtevası çok doğru da olsa- önceliği olmayan dinî malumatlarla değil, cevaplardaki manaların içi doldurularak, asrın idrakine uygun, ilmin “maluma, gerçeğe ait” doğru verileriyle, ispat edilerek anlatılmasının, daha tesirli olacağını düşünmekteyiz.
Batı medeniyetinin hâkimiyeti, nüfuzu karşısında, İslam’ın, Kur’ân’ın üstünlüğünü gösterme gayreti olarak, artık yeniden Kur’an’a dönüş fikri uyanmıştır. Bu dönemde pek çok âlimce, geçmiş tefsir birikiminin yeterliliği tartışılmış, yeni yöntemlere yönelinmiştir. İktisadî ve teknolojik alanlarda Batılı devletlerin ilerlemesi karşısında İslâm toplumlarında geri kalmışlık psikolojisi hâkim kılınmıştır. Batılıların cüretkâr ve tezyifkâr ifadeler ile bu halimizi Kutsal Kitabımız Kur’ân’a bağlaması, arayışlarda daha da etkili olmuştur.
V-Tefsir ve Hizmet, İrşat Arayışları
Tefsir ve her türlü Dinî Hizmet yöntemlerini tespit ederken, öncelikle, tam bir tefsir yazmanın, İRŞAT ve TEBLİĞ esaslarının tespit etmenin, artık şahıslarca değil, değişik ilim dallarındaki halis bir HEYET ve Şurâca yapılmasının önemini belirtmek de önem arz ediyor. Çünkü hiçbir âlimin ufku, halisliğine rağmen, kendisinde tecelli eden Esma, yetiştiği saha, genetik yoldan kazandıkları ve asrın verileri bakımından Kur’anın bütün manalarını tek başına idraki kolay değildir. Bu sebeple artık Tefsir, Tebliğ İrşat tarzı için, konsültasyondaki gibi bir heyetin Şura olarak çalışması çok doğru olacaktır.
Artık bin dört yüz senedir anlatılan, ciltlerce kitaplar oluşturan İlmihal konularından, Ayet ve Hadislerle ilgili halis ulemanın efkârından nakillerle, maalesef, tam netice alınamadığı; aksine, bütün dünyada gittikçe daha kötü bir neslin ortaya çıktığı görülmektedir.
Bir Müslüman âlim, Malezya’da ünlü bir kitapçıyı ziyaret etmiş. Kitapların yarısının ‘Siyasal İslam’, diğer yarısının ise ‘Fıkıh ve Usul-İ Fıkıh’ hakkında olduğunu görünce çok üzülmüş! İslam Ülkelerindeki İlahiyat okullarının temelde fıkıhçı ve imam üretimi yapan fabrikanın taşıma bantları niteliğinde olduğunu iddia ediyor! Fıkhın önemsizliğini, yerinin olmadığını kimse söyleyemez. Onun kıymeti elbette açık. Fakat Kur’ân’ın fıkhî hüküm ihtiva eden Ahkâm Âyetlerinin ne kadar AZ olduğunu tespit etsek. Yaratıcıdan ve O’nun ‘güzel isim ve sıfatlarından, kozmolojiden ve içinde bulunduğumuz âlemin işleyişinden bahseden Âyetlerin ise ne kadar ÇOK olduğunu görsek. Aradaki orantısızlığı idrak edince bu konuda da Kur’an’a, Sünnet-i Seniyyeye uymak gerekmez mi? Bu bilgiler artık, biz, Fıkıh muhteva ve malumatlı tarzımızın umumi tebliğ ve irşatta öncelikli, esas olmaması; imani meselelerin öncelikli, zaruri hale geldiği konusunda ikna etmeli!
VI-Fenlerin Seküler Yorumlarla saptırılması, İlimleri Gerçeklerden Uzaklaştırmıştır
Birkaç asırdır Batı’da Kilisenin yanlış icraatları, eski Semavi Kitap metinlerinin ve Dinlerinin esaslarının değiştirilerek Semavîlikten uzaklaştırılması ve din adına yapılan Kilise zulmüne karşı; Fenlerin Materyalist yorumlarıyla inancın temellerine hücum edilmiş, Yaratıcının reddedilmesiyle, insanlık için çok tehlikeli bir dönüşüme sebep olunmuştur. Küfrün argümanları, maalesef, artık sapkın yorumlu Fenlerdir!
Ontolojiyi ve metafiziği kabul etmeyerek, ruhu öteleyen ve kutsal değerleri yok sayan düşünce akımlarına karşı, yeni, ispat metotları gerekiyor, diye düşünmekteyiz. Daha açık bir ifade ile, bu alanda son dönem mütefekkirlerindeki gibi Kur’an-ı Kerim’i merkeze alıp; klasik ulemanın eserlerinden de istifade ederek, Tevhid, Haşir, Nübüvvet İbadet ve Adalet gibi Kur’an’ın temel konularında yeni bir açılım getirmeye çalışılmalıdır.
Fenlerin, taammüden yapılan Materyalist, Seküler yorumları, bir dehşetli mikrop olarak bütün dünyada eğitim sistemlerine kadar maalesef girmiş, kök salmıştır. Öyle ki İmam Hatip Liselerimizde, Deizmin pek çok evladımıza adeta bulaştığı söylenir, görülür olmuştur. İlahiyatçılarımızdan bir kısmının, -ne faydası varsa-Hz. Adem AS’ın “ilk insan” olmadığını, o zaman Cennette değil dünyada bir bahçede bulunduğunu söylemeleri; Miracı kabul edemedikleri, Namaz kılamadıkları, Nübüvvet Müessesine ihtiyaç yok deyip, Sünnet-i Seniyyenin önemini tam kabullenemedikleri, Sahih Hadisleri bile inkara kalktıkları vb. inanılması zor haller, duyulur(!) olmuştur.
Bu ortamda, bizler kendimizi bu problemlerin gereğine uygun hale getiremediğimizden olsa gerek, hala maalesef asırlar öncesinin müfredatı, metotları, usulleriyle, mukteza-i hâle uymadan bu yeni ve devamlı gelişip halden hale giren bu problemlere eğilemediğimizden, hastalıklarımız durdurulamamış gibi görünüyor, ithamlara maruz kalıyoruz!
VII-İnançlar ve Dinimiz ile ilgili Halimiz
Ülkemizde, İnsanımızın geldiği hali ortaya koymak inşallah bize daha yardımcı olacaktır.
“Bir Danışmanlık Şirketi tarafından, bir müddet önce, 23 il, 154 ilçede, 5.400 kişi ile, Yüz yüze yapılan "Türkiye’de toplumun dine ve dini değerlere bakışı konulu" (Ağrı, Aksaray, Artvin, Bayburt, Bitlis, Bolu, Düzce, Elazığ, Giresun, Gümüşhane, Karaman, Karabük, Kars, Sinop, Bilecik, Kastamonu, Kırıkkale, Kırklareli, Kütahya, Nevşehir, Osmaniye, Yozgat ve Uşak'ta yapılan) ANKET sonucudur:
Yüzde doksan dokuzu Müslüman’ım diyen ülkemiz insanın; 1)% 14'ü Allah’a inanmıyor! 2)% 25'i Meleklere inanmıyor! 3) % 24'ü Kur’an’a inanmıyor! 4)% 74'ü Evindeki Kur’an-ı Kerim’i okumuyor! 5)% 37'si Peygambere… inanmıyor…6)% 45'i Kadere.. inanmıyor 7)% 27'si Tekrar dirilmeye; hesaba…inanmıyor, 8) % 68'i Kur’an’ı Kerim’i …okuyamıyor. 9) % 75'i Hiçbir eğitime gitmemiş. 10) % 83'ü Kuran’ın mealini de hiç okumamış! 11) % 85'i Cennet olsa bile; Cennet..için ölmeyi düşünmüyor! 12) % 77'si Hz. Muhammed (SAV) hayatını okumamış! 13) % 43'ü Hiç camiye gitmemiş.14) % 55'i Ramazan orucu tutmuyor 15) % 70'i İslâm’ı öğrenmek için okumuyor.16) % 78'i Namaz kılmıyor..17) % 20'si Dua etmiyor! 18) % 59'u ..“selamünaleyküm” demiyor!..19) % 46'sı Halifelik(!) istemiyor 20)% 10'u Günah işlediğine… pişman bile olmuyor! 21) % 35'i Gusül..bilmiyor..;
Bu dinî sahadaki sayıları asal az olmayan, Öğretim Üyelerimizin, İlahiyatçı Öğretmenlerimizin; Müftü, Vaiz, Diyanet ve Cami Görevlilerimizin sayısını da ortaya koysak gerçekten, bu çok yaralı insanlık için, Yeni Bir Tarz ve Müfredatla “Din Eğitimi Yapılmasının" kararını hemen acilen vermemiz gerekir! Durum böyle olunca, sizler gibi, bizler de hepimize şifa olacak bir YOL bulmaya çalıştık. Farklı ve daha kapsayıcı bir ifadeyle bir İman inkılâbı yapmanın zaruretine inandık!
VIII-Asrın İman, İslâm Hizmeti, İrşat Nasıl olmalı
Evet, dini eserlerde, tebliğ, irşat faaliyetlerinde Vahiy esas alınmalı, başta açıkça zikredilen o konunun temel manasına ait Âyetler olması yanında; yer yer konunun mütemmimi olduğu düşünülen manaları tamamlayan diğer Âyet ve Hadis-i Şerifleri almak “me’hazdeki kutsiyet” ve tesirleri açısından da elbette gereklidir.
Ancak, bizim, daha çok, Fenlerin Materyalist Yorumlarından akıllara ciddi şüpheler geldiği için; bu asrın eserlerinde, Kur’an’ımızdaki Kelâm sıfatından gelen Âyetlerin, çoğu zaman Kâinattaki Kevnî Âyetlerle de desteklenmemesiyle ilgili ciddi sıkıntılarımız vardır.
Çünkü Kâinattaki varlıkların hepsi, İlmin, realiteye, gerçeğe bağlı verileriyle; materyalist Seküler yorumları dışında; fâillerinin, sınırsız, mutlak İlim, Kudret ve İrade sahibi olmasını gerektiren; iradesiz, adi, akılsız, zahiri sebeplere ve tesadüflere, kendisi yaratılmışların bütünü olan Tabiata verilemeyecek kadar; çok sanatlı, hassas intizamlı, mucizevî eserler halinde olduğu görülebilmeli ve gösterilebilmelidir!
Bütün Kâinat, pek çok ilim adamlarıyla, Sempozyum ve Panellerde, Rabbimizi tarif eden, Kelam sıfatından gelen Kur’an ile de örtüşen, KUDRET sıfatından tezahür eden ikinci bir Kur’an gibi değerlendirilmiş ve değerlendirilmektedir. Kur’an ve Hadislerde de bunlara işaret eden pek çok kayıtlar mevcuttur:
Sema ve arzın yaratılışının (Bakara, 29, 117; En’am, 73, 101; A’râf, 185; Yunûs, 3 vd.) Gece ve gündüzün değişiminin, (Bakara, 2/164; Âl-i İmrân, 3/27, 190; En’âm, 6/96 vd.) Gemilerin denizlerde yüzmesinin, (İbrahim, 32) Allah’ın gökten indirdiği suyla arzın hayat buluşunun, (Bakara, 22, 164; En’âm, 99; A’râf, 57; Ra’d, 4; Nahl, 10, 11, 65, 67; Hacc, 63; Furkân, 48.) Rüzgârların hareketlerini, (Bakara, 164; A’râf, 57; Yunus, 22; İbrahim, 18 vd) Güneş, Ay, Yıldızlar ve İnsanın yaratılışının, aklını kullananlar için Allah’ın varlığına deliller olduğunu belirtmektedir.
Ehl-i Sünnet ekollerinin temsilcilerinden biri olan MATURİDÎ, (ö. 333/944) -sizin de bildiğiniz gibi- Kitabu’t-Tevhîd adlı eserinde Allah inancı üzerinde durur. İnsanın zihin dünyasında oluşan Allah tasavvurunu, O’nun varlığını ve sıfatlarını âlemden örnekler vererek ispata çalışır. (Bkz; el-Maturidî, 1981) Aynı ekolden Ebu’l-Muîn Nesefî (ö. 1115) ünlü eseri Tabsıratü’l-Edille’de Allah varlığı ve birliği üzerinde durarak O’nun sıfatlarının ispatı konusunda âlemdeki olaylardan örnekler vermektedir
İbn Kesir, Suheyli’den naklen “Yüz bin başı, her bir başında yüz bin yüzü, her bir yüzünde yüz bin ağzı, her bir ağzında yüz bin lisanıyla çeşitli lügatlerle Allah’ı tesbih eden melekten bahseden" rivayete yer vermiştir. (bk. İbn Kesir, İsra, 85. ayetin tefsiri) Burada, canlıların çok cihetlerle hassas, komleks, mucizevi yaratıldığı ifade edilerek, onların ancak Allah’ın yaratabileceği anlatılmıştır.
IX-İrşat ve Tebliğde İncelikler
Evet, Kur’an’da Rabbimizin, Kelam Sıfatının tezahürleri olan soyut Âyetler vardır; Kâinatta ise yine Rabbimizin Kudret sıfatının tezahürleri olan KEVNÎ, maddeleşmiş, Esma tecellileri olan somut Âyetler olarak bulunur! Bu iki Kur’an birbirinin mütemmimi, birbiriyle örtüşen ve fenlerden gelen inkârlara en iyi cevap olacak niteliktedir.
Artık, Tevhit, Nübüvvet, Sünnet-i Seniyye, Haşir ve Âhiret, İbadet ve Adalet gibi Kur’ân’ın Temel Konuları üzerinde durmak, Mekke dönemi gibi öncelikli olmalı diye düşünmeyi zaruret görmek gerekir.
Artık dini faaliyetlerde i’caz’a dair bilimsel açıklamalar, -o sahanın elemanları dışında- biraz arka planda kalmalı, zihinlerdeki sorulara ait yüksek manaların öne çıktığı, ikna edici, ilim verilerinin de desteklediği bir üslubun benimsenmesinin doğru olacağını düşünmekteyiz.
Bilhassa İman ve Kur’ana Hizmette, temel amaç, çağdaşlarımızda olduğu gibi “Kur’ânın bu asra bakan mesajlarını topluma ulaştırmak” olmalı. Kur’ân’ın imanî olan hakikatlerinin, kendisinin de Semavî olduğunun kuvvetli hüccetlerle beyanı, ispat ve izahı yapılmalıdır. Diğer halis âlimlerin yazdığı binlerce eski Kur’an Tefsirleri, Fıkhî Eserler zaten insanlığın diğer ihtiyaçlarını karşılayacak nitelikte, hala yeterli olarak, elimizde bulunmaktadır…
X-Vazifelilere de Yeni İrşat, Tebliğ, Hizmet Metodu ve Muhtevası Anlatılmalıdır
Fakat bu âhir zamandaki eserlerde iman hakikatleriyle ilgili kısmın artık bu asrın çok yaralı insanları için, Mekke Dönemindeki gibi, pek çok ehemmiyeti, hatta zarureti olduğu artık görülmelidir. İnsanlara, hatta vazifelilere de Konferanslar düzenlenmeli, Sempozyum ve Paneller yapılmalı, eserler yazılmalı, yazdırılmalı, Dinî Eğitim Kurumlarımızda müfredatlar, hizmet metotlarına ait kitaplar bu esaslarla yeniden ele alınmalıdır, diye sizlere önem ve ısrara arz ediyoruz!
Din Eğitiminin her seviyesine, bunun dışındaki okullarda da bilhassa Fen Eğitimimize bu usulle ilgili ilim adamlarımızca hazırlanan müfredat ve metinler konması gerekmektedir. Vaaz, Hutbe konularının, ilmihal anlatmak, öncelikli olmayan, geniş dini malumatlar vermek yerine, bu tarz ve usulde, her şeyin adeta mucize olduğu Kâinat Kitabından, Marifetullah ve İman hakikatlerinin devşirilmesi olması sağlanmalıdır. Tebliğ hizmetlerinin de tamamen bu ölçülerle asra, yaralara şifa olacak, zihin ve kalpleri perişan eden sorulara cevap tarzına çevrilmesi gereğine inanıyoruz.
Bu kâinattaki Kevnî Ayetler olarak ifade edilen, yaratılmış her şey, Dinî Literatürde, İslamî tabirle, tamamen Adetullah, Sünnetullah tezahürleridir ve öyle de anlatılabilmelidir! Atomlardan, Güneşlere kadar, hiçbir varlığın yoktan var edilemeyeceği, Tabiatın da, yaratılanların bütününden ibaret yaratılmışlardan olduğundan, Yaratıcı(!) olamayacağı; tesadüflerin, kendi kendine olamamanın da Olasılık, İhtimal Hesaplarıyla da ispat edilerek, ilmen, yerine göre, eğitim seviyelerine uygun ve halkın da anlayacağı tarzlarda da ortaya konabilmelidir. Çünkü her şeyde örnek olan Kur’an’ımız, daha ziyade avama göre hitap ettiği halde, ondan avamlar yanında, âlimler de rahatlıkla istifade edebilmektedir.
Artık yaygın olan Taklidî İtikadın, emir ve yasaklara yoğunlaşmanın, istinat kaleleri sarsılmış olduğu için, asrın bu dehşetine karşı klasik tarzımızın, halis de olsa yetersiz kaldığı görülmelidir. Bütün dünyada ve ülkemizde suç istatistiklerinde ve zulümde görülen artma, zalimlerin aşırı hallere gelmesi, adeta insanların, hatta devletlerin şaşkınlığı gibi şeyler, Kur’an Hizmetinde, yine O’ndan, ASM’ dan ilhamla, bizleri yeni bir tarza, farklı bir usule sevk etmelidir, diye idrak ediyoruz!
İnsanın, hatta biz mü’minlerin; dalalet ehlinin, cemaatli, planlı ve taammüden hücumuna karşı koyabilmesi, ancak kuvvetli bir İman-ı Tahkikî ile mümkün, hatta zaruri olmuştur!
XI-Yeni Hizmet Metodumuzda Önemli Muhteva Farklılıkları Olmalı
Hakâik-i Kur’ân’iye ve imaniye, gayet kuvvetli deliller ile ispat edilmeye çalışılmalıdır. Tevhid hakikati, hemen her şeyden, gözümüzle görülürcesine ilmin gerçeğe ait verilerinden açık ve tam olarak ortaya koyulabilmeli. Her şeye Mana-yı Harfi denen, Allah Adına Bakma usulüyle nazar etmek pek çok örneklerle müminlerde refleks haline getirilebilmelidir.
Peygamberimizin ASM,’ın büyüklüğü, önemi, Hak Peygamber oluşu ve Sünnet-i Seniyye’sinin insan hayatı için çok önemli muhtevası ortaya konabilmeli, O’nun ASM. her şeyi ile cihanşümllüğü çok açık bir yol ve muhteva ile anlatılabilmelidir... Artık, bütün hayatında birkaç ayı geçmeyen üç-beş savaşı, ailesine ve şemailine ait bazı malumatlar ile kifayet edilmeli. O’nun yüksek, maddî-manevî gerçeği, hafife alınarak geçiştirilmemeli, Vahiyle, şahsi ve içtimai hayata getirdiği Saadet Sistemin harikalığı, Felsefenin, artık tamamen ortaya çıkmış, perişan prensipleriyle de mukayese edilerek, şahsî ve içtimaî her yönden üstün olduğu ortaya konabilmelidir. Yüksek ahlakî hayatı, gerçek manevî azameti, büyüklüğü, Miraca layık oluşu vb. vasıflarıyla Şahs-ı Manevisi her muhataba ispat edilip, tebliğ edilebilmelidir.
Çünkü, Allah’ı akıl ve kalbini ikna ederek ilmen, tam bilemeyen, Peygamberi Hak peygamber olarak tanımayan, Kur’anın Semavi olduğuna itikat etmemiş insanın; dinin tarihi ve sathi malumatlarıyla, imanın bir sonucu olan İBADETLERİ sayıp, emretmekle, FIKIH kurallarını anlatmakla yoğunlaştırılmış geniş malumatlarla KURTULMASININ; İslâm’ı yaşayıp iyi insan olmasının, Vahye uymasının İMKÂNSIZ olduğu, vukuatlarla da ARTIK görülmelidir, diye bizde kesin bir kanaat oluşmuştur.
ÖNCE Temel İman Esasları, anlatıldığı şekilde, dolu dolu, usulünce öğretilmeli; bunun bilhassa, ahir zamandaki Kur’an Hizmetinde Önemi ve Önceliği anlaşılmalıdır. Çünkü hemen tamamı GAYBİ olan Temel İman Hakikatlerinin anlaşılmasından sonra, ancak yaşanabilecek İSLAMİYET, tam anlatılamaz, kabul ettirilemez, yaşatılamaz!
Namazın bile Miraç’ta emredilmesi, Mekkî Âyetlerde iman hakikatlerine öncelik verilmesi; ASM’ın da, ilk dönemdeki bütün haller bunu gerektirdiği için, bu tarzda, hikmetle Kur’an ve İslam’ı öyle anlatması, hem de ASM’ın Sünnet-i Seniyyesindeki önemli temel bir örnek olarak değerlendirilmesi çok doğru olacaktır! Genelde ibadetlerin ve bilhassa namazın sadece ilmihal, şekil yönünden değil;
Daha ziyade ve öncelikle iman hakikatlerine yoğunlaşmaktan sonra, MÂNÂSININ, Cenâb-ı Hakkı Tesbih, Tâzim, Şükür olduğu; Celâline karşı sözle ve fiilen Sübhânallah ile takdis etmek; kemâline karşı lâfzen ve amelen Allahuekber deyip tâzim etmek; cemâline karşı kalben, lisanen ve bedenen Elhamdülillâh deyip şükretmek ve hamd olduğu muhakkak anlatılabilmelidir.
Bu ince ve önemli manaların, Namazın harekât ve zikirlerinde her tarafında bulunduğu ifade edilmelidir. Bundan dolayı namazın mânâsını tekid ve takviye için, zihin ve kalplerde bu öneli esasların itikat seviyesinde bulunması için, namaz sonrası otuz üçer defa Tespihat olarak tekrar edildiği, önemiyle, tam ve açık olarak anlatılabilmelidir!
Dünya hayatında imtihan sırrı olarak hemen her şeyin zahiren sebeplere bağlanması, doğru bir tevhit idrakiyle ortaya konup, hem bu hikmet hâkimiyetindeki dünyada, esbaba müracaat mecburiyeti; hem rızık, şifa ve şeyin arkasında Halıkımızın, İlim, Kudret ve İradesiyle hakiki Fail olduğu ispat edilerek anlatılabilmelidir. Dünya hayatının terki, lezzetlerden uzaklaşmak yerine, İslam’ın ahiret gibi dünya hayatını da doğru tanzim edip mesut edebildiği, helal dairenin keyfe kafi olduğu, her şeyin kimin mülkü olduğu bilinerek sağlanabileceği teferruatıyla ifade edilebilmelidir.
Dua’nın, klasik, genel anlamıyla sadece lisanla yapılması yanında; Esbaba zahiri müracaat manasında Fiilî Dua ile ve İstidat Lisaniyle, İhtiyac-ı Fıtrî ve Iztırar Haliyle yapılan dualarla da ortaya konularak asrın idrakindeki zihinler, kalpler Felsefe karşısında sağlam bir itikatla rahatlatılmalıdır.
XII-Teklif Ettiğimiz Yeni Usul Neden Önemlidir
Çünkü “Yaratılışın en yüksek gayesi, fıtratın en yüce neticesi, İman-ı Billâh, Marifetullah, Muhabbetullahtadır. Cenâb-ı Hakkı tanıyan, seven, nihayetsiz SAADETE, nimete, envâra, esrara, mazhardır. Allah’ı, hakikî olarak tam bilemeyen, aklen ve kalben iyi tanımayan, bütün kalbiyle sevmeyen, sevemeyen, nihayetsiz dert ve şikâyetlere, büyük elemlere, maddi, manevi vehimlere mânen ve maddeten müptelâ olur…”
“Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir İNSAN, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder?”
Esasen “TEVHİD iki çeşittir.
Biri: Zahiri, âmi Tevhiddir, sadece, “Cenab-ı Hak birdir, şeriki naziri yoktur, bu kâinat onundur.”demek gibidir. Bu maalesef, yaptırım gücü az bir imandır.
İkincisi: Hakiki, tam Tevhiddir ki, “Her şeyin üstünde Rabbimizin, Kudretinin, Rububiyetinin, İlminin izini ve tezahürünü, görmekle, doğrudan doğruya her şeyden O’nun Nuruna karşı bir PENCERE açıp O’nun birliğine ve her şey onun kudret elinden çıktığına ve Uluhiyetinde ve bilhassa Rububiyetinde, idareciliği, terbiyeciliğinde ve mülkünde hiçbir yönden, hiçbir şeriki ve yardımcısı olmadığı, bunlara ihtiyacı da bulunmadığına, görürcesine bir tasdik ile iman getirmek, bir nevi huzur-u daimî elde etmektir.”
Hem, eski zamanda, esâsât-ı imaniye mahfuzdu, teslim kavî idi. Teferruatta, ARİFLERİN marifetleri, delilsiz de olsa beyanatları makbul ve kâfiydi. Fakat şu zamanda Fenlerin yanlış yorumlarla getirdiği dalâlet efkârı, elini, esasâta ve erkâna uzatmış. Eğer dalalet, cahillikten gelse düzeltilmesi kolaydır. Fakat dalalet, fenden ve ilimden gelse, kurtulmak çok zordur! Eski zamanda ikinci kısım, az bulunuyordu. Şimdi her şey tam tersine dönmüştür!
Ayrıca, bu sahada önemli bir tavır olan BRANŞLAŞMANIN da gereği yapılmalıdır. Eğitim sistemimizde öğrencilere, camilerdeki vaazlarda, hutbelerde, cemaatlerimize; yaz kurslarında, çocuklarımıza, muhataplarımızın durumuna göre böyle bilgilerin özü, gerekli miktarlarda -ama önce iman hakaiki anlatılıp, kavratıldıktan sonra- verilmeli, hatta bu yazılı metinler halinde broşürlerle de yapılabilmelidir. Mesela, Oruç ve Kurbanın bazı önemli esasları, şer’i yönleri kısaca söylenip; daha ziyade, onların, şahsî ve İçtimaî hikmet, maslahat boyutları, önemli Temel Manaları, çok önemli fonksiyonlarının, anlatılması daha isabetli olacaktır.
Çünkü bu zamanda, pek çok hadisat, etrafımızdaki insanların hatta yakınlarımızın İslamî hayatta perişan olduğu bir dünyada, bize yeni ve önemli bir tarz hakkında artık ciddi bir ders vermektedir! Bu hale uygun olarak da Kur’ân Âyetlerinin müşahede ettiğimiz âlem olan Kâinattaki Mutlak İlim, Kudret ve İrade sahibi bir Failin, Esma ve Sıfatlarının tezahürleri, tecellileri olan örneklerle anlaşılmasını sağlamak, çok ama çok önemli görülmelidir. İşte bizler, çok tesirli bir tarzda, Allah’ın varlığı, birliği ve Esmasını tanımaya, gaybî olan Âhiret ahvaline kadar her konuda ŞUHUDA yakın bir iman ile kabule götüren bir Şerh, İzah, İrşat ve Tebliğin önemini anlamak ve anlatmak istiyoruz.
Hem İlim, Bilim zaten maluma, realiteye, gerçeğe bağlıdır. İlim malumu değiştirecek bir şey değildir. SU tasının yüzdüğünü gören Arşimet, SUYA kaldırma gücü vermiş değildir. Belki yıllardır insan oğlunun suyun kaldırmasına uygun şeyler ile sular üzerinde gidip-gelmesi söz konusu iken, o alimin suyun kaldırmasına ait temel esasları uzun süre düşünürken, o sırada idrak etmesi söz konusudur diyebiliriz. Arşimet, Kâinatta var olan bir kanunu bulmuş, keşfetmiş, o KANUNUN koyanı, Faili olmamıştır.
Uçağın yapısındaki, kanatlarındaki eğim, bombe ile üstte meydana gelen hava basıncı farkıyla havaya binmesi, pek çok denemeler ve kuşlardaki kanat yapılarıyla keşfedilmesi harikadır! Ama ancak sadece bir buluştur. Yani, onu bulanlar, keşfedenler, havaya kaldırma gücü kazandırmış değiller, olan bir kanunu bulup, harika tarzda, insanlığın hizmetine sunmuş, eli öpülesi insanlardır. Bu mesele de Güvercin ve Örümcek ile mağarada ASM’. Efendimizin korunmasından daha da önemli bir mucizedir!
Tıp ve İlaç ilmi, tamamen denemeler, araştırmalar sonucu bulunan kanunlar ve eşyanın keşfedilen vasıflarıyla oluşmuştur. Söğüt ağacındaki Aspirinin ana maddesi olan Asetilsalisilik Asiti insan Yaratmamış, yapmamış, Söğüt’ün içine koymamış, sadece, zamanla onu bulmuş, şifamıza kazandırmıştır.
Yaklaşık 118 Element ile bütün hayata ait ihtiyaçların karşılanması adeta mucize değil midir? Nötron, Elektron, Proton ismi verilen parçalardan oluştuğu(!) görülen ve ancak doğru dürüst görülemeyen iradesiz, ilimsiz, kudretsiz şey olan ATOMDA, imkânsız güçler var sanılmakta, öyle tamamen yanlış efkâr kabul ettirilmeye çalışılmaktadır! Proton’unun farklı sayılarıyla oluştuğu iddia edilen farklı ELEMENTLER bile henüz tam anlaşılamamış, onların yaptırım güçlerinin kaynağı(!) doğru olarak tespit edilememiştir. Hele atomda, eksi üslü sayılarla ifade edilecek küçüklükte, maddenin adeta YOK olup, enerji–madde arası titreşimlere dönüştüğü söylenirken, sebeplerin en temeli olduğu sanılan atomun da, asla Yaratıcı olamayacağı, çok aciz, cahil, iradesiz olduğu anlatılabilmelidir.
Bizlerce, sözde(!) Bilim yoluyla dine ve İslam’a yöneltilen şüphelere karşı, Kur’ân Hizmetinin de, bunu izale edecek cihetten yapılması daha doğru olmaz mı? Böylece gerçeğin ifadesi olan ilimlerin, Sapkın Felsefenin kastî ve yanlış yorumlayıp(!)dediği gibi imansızlığa değil, bilakis tahkiki imana götüren delillerle, Adetullahın, tezahürleriyle dolu olduğu ispat edilebilecektir.
Bu tavrımız, İlim ile Bilmek ile Kur’ân’ın çelişmediği, bilakis barışık olduğunu göstererek, bizzat ve doğrudan müşahede edilen Kâinattaki çok Sanatlı varlıklar arkasındaki Büyük Hakikati, Hakiki FAİLİ gösteren bir yöntemle, Kur’ân Hakikatlerinin açıkça ortaya koyma çalışmasıdır.
Doğru Kader ve Cüz-i İradenin doğru izahı, Kur’an’ın Allah Kelamı olduğu, Peygamberliğin çok önemli, maslahatlı olduğu, Miracın olabilirliği, Meleklerin var olduğu, Ayın bölünmesinin izah ve ispatı, İslam’ın İki Cihan Saadeti Prensipleri olduğu en temel meseleler olarak ortaya konabilmelidir.
İkinci Diriliş, Haşir hakikati; bir damla sudan anne karınlarında asırlardır olan yaratılışlarla, kışın ölen yeryüzünün baharda tohum, çekirdek ve yumurtalardan, mucizane tekrar tekrar yaratılması, çamur içindeki odunlardan, meyvelerin incecik saplarla tam da canlılara ihtiyaç olan vitamin ve minerallerle ortaya çıkarılışı(!) ile çok güçlü anlatılabilir.
Atmosferdeki üç-dört yüz milyar Galaksinin her birisindeki, üç-dört yüz milyar taş ve ateşten oluşturulan yıldız ve onlara takılmış gezegenlerin binlerce km. hızla, çarpışmadan, sapan taşı gibi döndürülmesi, Allah dışında, hangi FAİLE verilebilir. “Fail imtihan sırrı gereği maddeten görülemez ama binlerce Sıfatıyla çok açık görünmesiyle”, Rabbimizin varlığı ortaya konabilir!
Bütün kâinattaki, fotosentezde görüldüğü gibi, karbondioksit, ışık ve suyun inanılmaz yardımlaşmalardan Rabbimize ulaşabilmeli. Birbirinden uzak şeylerdeki vücut, organ, sistemlerindeki birliktelik, faydalılık tezahürleri, sayısız çok farklı harika hayat şekilleri ve uygun rızıklandırılmalarında Rabbimiz anlatılabilmeli. Her şeyin çok yüksek ve hikmetli vazifeleri, halden hale geçmeleri bizi yüksek bir İmana ulaştırabilir, diye bütün ilmî verilerden Rabbimizi ve imin hakaikini anlatabilmeliyiz. (Vazifelilerin her seviyedeki eğitiminde bunlar da göz önüne alınmalıdır.)
XIII-İman ve Din; Ağır, Zor Şeyler istemez. Helal Dairesi de Keyfe Kâfidir
Müminler, Müslümanlar da bu dünyada çok rahat ve huzurla, harika medenî bir hayat yaşayabilir! İslâmiyet’teki Namaz, Oruç, Zekat, Hac gibi vazifelerin yüklerinin ağır olmadığı sık sık ortaya konmalıdır. Namaz ve abdestin günde en fazla bir saat kadar vakit aldığı, 23 saat tamamen serbest olunduğu; helal dairenin keyfe kâfi olduğu, helal şeylerin çokluğu, haramların azlığı ve hikmetleri anlatılmalı.
Çok parası olmayana, Hac vazifesi de yoktur, Zekât vermek de yoktur. Hasta olanın Oruç tutması söz konusu değildir! Hem ayrıca namaz kılanın diğer mubah bütün amelleri, işleri sevaba inkılâp ettirilir, bütün ömrünce ibadet yapmış sayılır. İki namaz arası, iki Cuma arası, Kandil geceleri kusurlar, günahlar af edilir. Üç aylarda manevi panayır gibi sevaplar yüzlere, binlere, on binlere, Kadir Gecesinde otuz bine çıkarak adeta sevaplar yağdırılıyor.
İşte, ibadetlerin sadece ilmihal tarafı değil hikmetleri, maslahatları, şahsî ve içtimaî hayata sağladığı büyük faydalar, akıl ve kalbimize sağladığı müthiş huzur, saadet; felsefe efkârıyla karşılaştırılarak tafsilatlı anlatılabilmelidir.
Ancak bütün bu anlattıklarımız; Şahsî Tasavvurlar değil, Vahyin Tasdikidir; Teslim değil, Vahye, Kur’an’a, Hadise İmandır; Şahsi bilgiler anlamında Marifet değil, Vahyin bu asra bakan Hakikatine Şahadettir; Birilerini Taklit değil, Vahyin, Kur’an ve Ehadisin Tahkiki ifadesidir; İltizam değil, İz’an; Tasavvuf değil, Hakikat, Şeriat ve İslâm’ın ta kendisidir. Efkârımız, Din dışından farklı bir efkar, bir yol, bir Dâva değil, İslam’ın içinden bir Bürhandır. Reisi ASM. Efendimiz olan, bütün Müslümanları içine alan bir Cemaat olmayı hedefleyerek, bu usulle iman hizmeti yapmanın daha doğru olacağını, hürmetle arz ederiz.
NOT-Daha geniş bilgi için bkz:
A-Prof. Dr. İshak Özgel, SDÜ İlahiyat Fakültesi, Temel İslam Bilimleri Bölümü, Tefsir Ana Bilim Dalı Hocası Ekev Akademi Dergisi-Yıl: 19 Sayı: 61 (Kış 2015)
B-Prof. Dr. Yasin Yılmaz, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi. İlahiyat Fakültesi, Uluslar Arası Batı Karadeniz Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi 2023 7(2) 228-245
C- Fatih Çelikel “İlâhî Kudreti İfade Eden Ayetler Bağlamında Hakikat Eksenli Tefsir Anlayışı” İslami İlimler Araştırmaları Dergisi, 11 Haziran 2022, 55-79.
(Anlatılan usulle, bir Fen 8 Kitabında yapılan Fen-Din mezcinin metni gönderilebilecektir.)
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.