Hafız Âli Ağabeyin mahviyet ve tevazusu

Mahviyet ve tevazu adeta hâki rengin farklı tonları gibidir. Tevazu haki renginin biraz daha açık tonuysa Mahviyet ise, biraz daha koyu ve pastel rengidir. Yani toprağa daha yakın bir renktir.

Ebu Davud, Müslim, İbni Mâce gibi hadis kitaplarında geçen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (asm); “Allah bana birbirinize karşı mütevazi olmanızı, kimsenin kimseye üstünlük taslamamasını vahyetti.” buyuruyor. Başka bir hadis-i şerifte ise: "Tevâzu göstereni Allah yüceltir." buyurmuştur.[1]

Bediüzzaman hazretleri ise peygamber Efendimizin (asm) bu hadisleri ışığında; “İnsanda büyüklüğün mikyası (ölçüsü) küçüklüktür, yani tevazudur (alçak gönüllük ve mahviyettir).  Küçüklüğün mizanı (ölçüsü) büyüklüktür, yani tekebbürdür.” büyük görünmektir, şeklinde ifade etmektedir. [2]

Tevazu ve mahviyet: Kur’an ve Sünnet odaklı bir duruşun sergilenmesi. ‘İfade’ ve ‘istifade’ ifadelerinin doğru ve samimi yansımalarıdır.

Mahviyet: Kendi kusurunu bilip, kendine haddinden fazla kıymet vermemek; tevâzu içinde olmak anlamına gelmektedir. Bir başka manası ise benliği terk etmek ve fâni zevklerin peşine düşmemektir.

Mahviyet; insanın kendi benlik ve varlığını, Allah’ın zatında ve varlığında fani ederek, kendinde kusur ve eksiklikten başka bir şey görmeme halidir. Şayet kendisinde sena edilmeye ve övülmeye layık bir haslet, bir özellik varsa, onu üzerine almayarak Allah’tan bilmesi ve şükretmesi, Allah’a karşı tam bir mahv ve teslim olama halidir.

Mahviyet; öyle bir haslettir ki sahibini başkalarına yük olmayı değil başkalarının yükünü kaldırıp almayı gerekli kılan bir özelliktir. Mahviyet ehli kendine payeler verilmesini değil hak ve hakikat uğruna mücadele etmeyi, hak olan davaya baş koymayı, Hakk´a karşı boyun bükmeyi şiar ve adet edinen şahsiyetlerin özellikleridir.

Mahviyet; Allah ile kul arasında bir münasebet iken, tevazu da kişinin diğer insanlara karşı bir halidir diyebiliriz. [3]

Mahviyetin başka bir manası ise: “Mü’min kardeşlerinin nefislerini; ihtiyaç içinde oldukları halde onları kendi nefislerine”[4] şerefte, makamda, teveccühte, hattâ maddi menfaat gibi nefsin hoşuna giden şeylerde dahi tercih etmektir. Başak bir manası ise; Mümin ”kardeşlerinin meziyetlerini şahıslarında ve kendisinde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir. Yani, birbirinde fâni olmaktır (bütünleşmektir). Yani, kendi nefsanî arzularını unutup kardeşlerinin meziyet ve hisleriyle fikren yaşamaktır.”[5]

Mahviyet ve Tevazunun toprakla yakın bir ilişki vardır.

Çünkü toprak, tevazunun sembolü haline gelmiştir. Dağ gibi başını dik tutmaz. Herkes üstüne basar geçer. Ama o hiç kimseye bir şey demez. (fakat bazan ehl-i imanın ve bir kısım ehl-i gafletin sergilediği tavırlara dayanamadığından omuz silker.) Hz. Mevlana’nın “Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.” sözü de bu hakikati ifade etmektedir.

Hani bir söz var: "Men talebe ve cedde, vecede" Yani kim samimî bir ihlâsla ne isterse Allah verir.’ Hafız Ali ağabey de üstadla tanışmadan önce hakiki bir hocanın arayışla yanmış tutuşmuş. Cenab-ı Hak da onun bu samimi isteğini üstatla buluşturarak yerine getirmiş.

Onun samimi olarak istediği şey neydi acaba: “Eğer ben hakiki bir hoca bulsam, ölünceye kadar O’na hizmet edip, ayağının altında türâb olacağım!” der idim Sonra o meslek, bu bid’atlar zamanında bana zilletli görünerek, memlekette çiftçilik etmeye karar verdim ve başladım. Bir-iki sene sonra, Barla Yaylası olan Koca Pınar’da yayılan öküzlerime bakmaya gittiğimde, yaylada Siz Üstadımı görüp, ayrıldıktan sonra, işte ruhen aradığım hoca ve üstad bu zat olsa gerektir dedim Vakt-i merhunu (belli olan vakit) geldiği zaman sevk-i ilahî ve fazl-ı Rahmanî ile gidip, Risale-i Nur’a intisab ettim ve Allah’a şükrettim.”

Mahviyetin başka bir manası ise; hayatını başkası için çekinmeden mahv ve feda etmesidir. Hafız Ali ağabeyin hayatını üstadında fani kılp yerine hayatını feda etmesi gibi. Üstad hazretleri de onun bu fedakârlığına karşılık: “Belki sen bana yardım etmek için, eski zamanda birbirinin bedeline hasta olması ve ölmesi gibi hârika fedakârlık gösteren zâtlar gibi, benim bir parça rahatsızlığımı aldın.” demiştir.[6]

Yine “Üstad hazretleri, bu kahraman şehidi unutamadığını şu ifadelerle dile getirir; “Ben merhum Hâfız Ali’yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. Eski zamanlarda bazan böyle fedakâr zâtlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı. Zannederim, o merhum benim yerimde gitti.” sözleriyle onunu vefatına olan üzüntüsünü ve hasretini ifade etmektedir.

Bediüzzaman hazretleri: Mesenevi Nuriye isimli eserinde mahviyet ile toprak arasındaki ilişkiye şöyle bir yorum getirmektedir:

“Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihyâ-yı arz (dünyanın dirilmesine) ve toprak unsuruna nazar-ı dikkati celb ettiğinden (dikkatleri çektiğinden) kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki:

Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevazu, mahviyet gibi maksuda isal eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semâvattan Hâlık-ı Semâvata daha yakın bir yoldur. Zira, kâinatta tecellî-i rububiyet ve faaliyet-i kudrete ve makarr-ı hilâfete (hilafetin makamına) ve Hayy-u Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun, topraktır. Nasıl ki arş-ı rahmet (rahmetin tecellî ettiği yer, dünya) su üzerindedir; arş-ı hayat ve ihya da (hayat ve hayatın diriltildiği yer, makam da) toprak üstündedir. Toprak, tecelliyat   ve  cilvelere (yansıma ve görünmelere) en yüksek bir ayinedir. Evet, kesif birşeyin ayinesi ne kadar lâtif (şeffaf ve ince) olursa, o nisbette suretini vâzıh gösterir. Ve nurânî ve lâtif bir şeyin de ayinesi ne kadar kesif olursa, o nisbette esmânın cilvelerini cilâlı gösterir. Meselâ, hava ayinesinde, yalnız şemsin zayıf bir ziyası görünür. Su ayinesinde şems ziyasıyla görünürse de elvân-ı seb'ası görünmüyor. Fakat toprak ayinesi, çiçeklerinin renkleriyle, şemsin ziyasındaki yedi rengi de gösterir. (Onun için) "Kulun Rabbine en yakın olduğu an, onun secde halidir."[7] olan Hadîs-i Şerifi, bu sırra işaret ve şehadet eder. Öyleyse, arkadaş, topraktan ve toprağa inkılâp etmekten, kabirden ve kabre girip yatmaktan tevahhuş (korkma, ürkme) etme! diyerek tevazu ve mahviyete bir açıklama getirmektedir.[8]

Bediüzzamanın kendi fadesiyle;“Said, tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-u mutlakta bulunmak şarttır; tâ ki Risaletü'n-Nur'u bulandırmasın, tesirini kırmasın.”[9] sözleriyle mahviyet ve tevazu kavramlarını önce kendi nefsinde yaşamış, hayata geçirmiş; sonra da -ışık ve ayna misali- ondan ona ve diğer talebelerine yansımış ve sirayet etmiştir. Hafız Ali ağabey de üstadından aldığı bu derse binaen toprak gibi mahviyetiyle davasına ve üstadına sadakat göstererek, adeta Kur’ân güneşinin yedi rengine ayna olmuş bir şahsiyettir.

Isparta’daki Risale-i Nur hizmetinin en önemli şahsiyetlerinden olan Hafız Ali ağabey, hizmet hayatı boyunca, ömrünü davasına adayan, hiç kimseden beklentisi olmadan, masumane, bir mahviyet içerisinde sadakatle hizmet etmiştir. O sadece Risale-i Nur ve Kur’an ile meşgul olmuş, davasıyla ve üstadıyla bütünleşmiş bir kahramandır. “Risale-i Nur talebesinin vasıfları nasıldır, nasıl olmalı?” sorusunun cevabını onun hayatında bulabileceğimiz bir şahsiyettir.

Onun tevazu ve mahviyetini bir de kendi Üstadından Barla Lahikasındaki bir mektubundan dinleyelim:

“Kardeşlerimizden İslâmköylü Hâfız Ali Efendi, kendine rakip olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti çok kıymettar gördüğüm için size beyan ediyorum:

O zat yanıma geldi; ötekinin hattı (yazısı), kendisinin hattından (yazısından), iyi olduğunu söyledim. O daha çok hizmet eder, dedim. Baktım ki Hâfız Ali kemal-i samimiyet ve ihlâs ile onun tefevvuku ile iftihar etti, telezzüz eyledi. Hem üstadının nazar-ı muhabbetini celbettiği için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim; gösteriş değil, samimi olduğunu hissettim. Cenab-ı Allah’a şükrettim ki kardeşlerim içinde bu âlî hissi taşıyanlar var. İnşâallah bu his büyük hizmet görecek. Elhamdülillah yavaş yavaş o his bu civarımızdaki kardeşlere sirayet ediyor.” diyerek Hafız Ali ağabeyin gösterdiği bu davranışın Nur talebeleri için örnek bir model olduğunu nazara vermektedir.[10]

Yine Üstad hazretleri Kastamonu Lahikasındaki başka bir mektubunda

“Evet, kardeşlerim, sizler, ihlâs sırrını tam muhafaza ediyorsunuz. Bu kadar esbab-ı tefrika içinde vahdetinizi muhafaza, hakikaten bir harikadır. Hâfız Ali’nin hakikaten müstesna bir mahviyet ve tevazuu içinde ihlâsı ve fena fil’ihvan düsturunu muhafaza etmesi ve Hüsrev’in hakikaten tedbirce bana ihtiyaç bırakmayacak bir derecede tedbir ve dirayeti ve Hâfız Ali gibi yüksek ihlâsı ve mahviyeti, Hâfız Mustafa’nın hizmet-i Nuriyede büyük iktidarı içinde kuvvetli bir sadakati ve fedakârâne teslimiyeti ve hem Abdurrahman, hem Lütfü, hem Hâfız Ali mânâsını taşıyan büyük ruhlu Küçük Ali, Risale-i Nur hizmetini dünyada herşeye tercihan hayatının en büyük maksadı yapması ve sebeb-i ihtilâfa karşı kuvvetli mukavemeti bulunduğunu bu dört mektubunuz bana bildirdi.”  ifadeleriyle Hafız Ali ağabeyin müstesna bir mahviyet ve tevazuya sahib olduğunu nazara vermiştir.[11]

Yine Kastamonu Lahikasında, “Hafız Ali ile Hüsrev’in birbirleriyle ciddi bir mahviyet içinde kardeşlik irtibatları, Risale-i İhlâsın tam sırrına mazhar olduğunuzu bana ihsas etti, ümitlerimi fevkalade kuvvetlendirdi.” diyerek sevincini belirtmiştir.[12]

Yine Kastamonu Lahikasındaki başka bir mektubunda

“Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum ki bu acib zamanda sizin gibi hâlis, muhlis, mahviyetli, fedakâr kardeşleri bize ihsan eylemiş.

Bu defa Hüsrev’in, Hâfız Ali’nin, Hâfız Mustafa’nın, Küçük Ali’nin birbirine hitaben yazdıkları dört mektuplarını okudum. En derin kalbimde bir sürur, bir hiss-i şükran, bir memnuniyet hissettim. Bu çok kıymettar kardeşlerimin ne derece âlîhimmet ve yüksek ruhlu, Risale-i Nur hizmetinde ne derece fedakâr olduklarını anladım. Ve Risale-i Nur böyle kuvvetli ve hâlis ellere tevdi edildiğinden bize kat’î kanaat verdi ki Risale-i Nur mağlup olmayacak. Bu kuvvetli tesanüd, onu daima yaşattırıp parlattıracak.[13] Hafız Ali ağabey ve diğer ağabeylerini ihlâs ve mahviyetine dikkatleri çekmektedir.

Hâfız Ali ağabey Üstada ve Risale-i Nur’a hizmeti, dünyada her şeye tercih ederek hayatının en büyük maksadı yapmasının sebebi müstesna bir mahviyet ve tevazuu ve ihlâs içinde olmasından kaynaklanıyor.

Risale-i Nur'u çoğaltan iki ekol vardı. Bunlardan birisinin başını Hafız Ali Ağabey, diğerini de Hüsrev Ağabey çekmekte idi. Nur Fabrikasının Sahibi Hafız Ali Ağabey iken, Gül Fabrikasının Kâtibi Hüsrev Ağabey idi.

“Risale-i Nur'un düşmanları bu iki ekolü (yani Nur ve Gül fabrikası ekolunu) birbiriyle karşı getirmek ve bir ruh gibi olan Nur talebelerini birbirinden koparmak için Hüsrev Ağabey ve Hafız Ali Ağabey aleyhine propaganda yaparak aralarına soğukluk sokmaya çalışmışlar. Üstadın basireti ve gayretiyle bu menfi ve olumsuz durum hemen ortadan kaldırılmıştır.”[14]

Üstad hazretleri bu sinsi plana karşı talebelerine: “Bizler birbirimize-lüzum olsa-ruhumuzu feda etmeye hizmet-i Kur'âniye ve imaniyemiz iktiza ettiği halde, sıkıntıdan veya başka şey- lerden gelen titizlikle hakikî fedakârlar birbirine karşı küsmeye değil, belki kemâl-i mahviyet ve tevazu ve teslimiyetle kusuru kendine alır, muhabbetini, samimiyetini ziyadeleştirmeye çalışır.” ifadeleriyle nur talebeliğin özelliklerinden olan ‘mahviyet, tevazu ve teslimiyet’ olduğunu belirtmektedir. [15]

Yine Kastamonu Lahikasında “Hafız Ali ile Hüsrev'in birbirleriyle ciddî bir mahviyet içinde kardeşlik irtibatları, Risale-i İhlâsın tam sırrına mazhar olduğunuzu bana ihsas etti, ümitlerimi fevkalâde kuvvetlendirdi.” diyerek Hafız Ali ağabeyin mahviyetini nazara vermiş.[16]

Üstadın şu anlamlı tavsiyesiyle yazıma son vermek istiyorum. “Tevazu, mahviyet ve terk-i enaniyet, bu zamanda ehl-i hakikate lâzım ve elzemdir. Çünkü bu asırda en büyük tehlike benlikten ve hodfuruşluktan ileri geldiğinden, ehl-i hak ve hakikat, mahviyetkârâne daima kusurunu görmek ve nefsini ittiham etmek gerektir.”[17] diyerek bu asırda Kur’ana hizmet için tevazu, mahviyet ve enaniyeti terk etmek gibi iki yüksek hasleti taşımanın gerekli olduğunu nazara vermiş. Bu hasletlerin Hafız Ali ağabeyde olduğunu görüyoruz. Cenab-ı Hak gani gani rahmet eylesin kabri nurla dolsun, ruhu şad olsun.

[1] El-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 6:108, hadis no: 8605;

[2] Mektubat, Hakikat Çekirdekleri, Söz Basım Yayım (s:674)

[3] Sorularla Risale

[4] Haşr Suresi, Ayet. 9

[5] Lem'alar, 21. Lem'a, 3-4. Düstur Söz Basım Yayım (s:271-7)

[6] Şuâlar/On Üçüncü Şuâ, söz Basım Yayım (s:428)

[7] el-Münavî, Feyzü'l-Kadîr, 2:68, hadis no:1348; el-Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 2:110.

[8] Mesnevî-i Nuriye, Şule, Söz Basım Yayım (s:312

[9] Kastamonu Lahikası/Mektup:13, Söz Basım Yayım (s:35)

[10] Barla Lahikası, Yirmi Yedinci Mektubun Üçüncü Kısmı Söz Basım Yayım (s:192)

[11] Kastamonu Lahikası/156. Mektup. Söz Basım Yayım (s:298)

[12] Kastamonu Lahikası,  Mektup: 1, Söz Basım Yayım  (s:20)

[13] Kastamonu Lahikası Mektup: 156, Söz Basım Yayım (s:297)

[14] Sorularla Risale

[15] Tarihçe-i Hayat, Afyon Hayatı, Afyon Mahkemesi, Söz Basım Yayım (s:744)

[16] Kastamonu Lahikası, Mektup: 1, Söz Basım Yayım (s:20)

[17] Emirdağ Lahikası-I, 39. Mektup, Söz Basım Yayım (s:92)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum