Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

Mürşidi Olmayan Bilim, Hangi Mürşide Muhtaç?

Nurları okumaya başladığımızda, "Muhakemat" da karşımıza çıkmıştı. Okumak ve anlamakta biraz zorlanıyorduk. Bu fakir de zoru biraz severiz. Bazı cümleleri ileri sınıflardaki arkadaşlarla epeyce mütalaa etmeye çalışırdık.Erzurum'da Şener Dilek abinin meşhur Muhakemat dersleri vardı. Trabzon'dan Erzurum'a gittiğimizde bu derslere katılmaya veya o derslerden alınan notlara ulaşmaya çalışırdık. Muğlak bir terkibi veya uzun bir cümleyi çözmek, misalleriyle anlamak, bu fakiri çok sevindirirdi.

Fakat Muhakemat'ta bazı cümleler var ki tevilsiz, izahsız, doğrudan, mahza bir hakikati ediyordu. Bu cümlelerden biri de "İslâmiyet fünûnun seyyidi, mürşidi ve ulûm-u hakikiyenin reis ve pederidir." cümlesiydi. Üstad bu cümleyi, İslâm'ın fen bilimlerine düşman veya karşı göstermeye çalışan zihniyete karşı "Köle, efendisine... ve hizmetkâr, reisine ve veled pederine, nasıl düşman ve muarız olabilir?" notundan sonra ifade ediyordu.

Bu cümleleri okuduğumda dikkatimi ilk çeken "mürşid" kelimesi olmuştu. Bize öğretilen, hatta ezberletilen "En hakiki mürşit bilim." cümlesiydi. Şimdi öğreniyoruz ki bilim de bir mürşide muhtaçmış. Hatta hiçbir şeyin muhtaç olmadığı kadar muhtaçmış. Hatta mürşidi olmayan bilimin bütün varidatı, efendisine isyanın cezası olarak, bin bir evhama, değersiz bir zanna ve antika bir cehalete dönüyormuş. Cehaletin de antikası olur mu, demeyin. Hem de düpedüz bilim eliyle oluyor.

Fen bilimlerinin asıl görevi nedir? Neydi yani? Âlemde saklı kanunları keşfetmek, eşyanın özelliklerini incelemek ve bunlardan insanın hayatını kolaylaştıracak icatlara, yeniliklere öncü olmak değil mi? Peki, bilimin keşfettiği kanunlar "kavâid-i külliye desatirinden" ibaret değil mi? Kanunlar, küllî düsturlardır. Zaten külliyet bir nizamı gösterir. Nizamı olmayanın neyini inceleyeceksin? Bilim, nizamdan çıkar, keşmekeşten değil.

Mürşidi olmayan bilim, antika bir cehalete dönüyor demiştik ya. İşte, antikalık burada başlıyor. Evet, bilim kanunu inceliyor. Kanunun her yerde geçerli, ince ve hassas ayarlarını da görüyor. Hatta buna tercümanlık da ediyor. Fakat incelediği kanunun sahibini, bu kanunu koyanı görmüyor, bilmiyor, tanımıyor. Burada kalmıyor, hakikatten yüz çevirmiş felsefenin tuzağına da düşüyor. Daha da ileri gidiyor, vahyin mürşitliğinden kaçarken, felsefenin oyuncağı oluyor. Tarafsızlık numaraları ile; incelediği "sanatlı ve hikmetli vücuda gelen" eşyanın, sanatın, maddenin sanatkârını, icat ve tanzim edenini inkâr ediyor. Artık bundan sonra, bulduğu, söylediği, sıraladığı her bilgi bir vehme, zanna ve sahibini mahçup edecek odun yığınlarına dönüyor.

Yolda bulduğu basit bir yüzüğün sahibini bile soran, arayan, bulan, böylece ona bir anlam kazandıran insan; başta kendisini ve binlerle sayfa ile anlatabildiği kâinatı hem de bilim adına, sanatkârsız ve sahipsiz sayabiliyorsa; asgari bir akıl adına, bu bilim cehalet, zan ve vehim üretmekten başka bir şeye yarayabilir mi? Binler bilim bilsen bile,bu bilim hakikatsiz bir surettir. Dünyevî neticeler, bilimi haksız olmaktan kurtarmıyor. Çünkü hedefe varılmamış, eşya aynasında ism-i İlâhiyeye ulaşılamamış, dünyevî ve kısa hedefler de onu bir hakikate taşıyamamış olacaktır.

Bir zaman, "Tam insanın ihtiyacına göre yapılmış olan odun, niye böyle de demir ise, daha sert şekilde olmuş, yaratılmış?" diye birine sormuştum. "Odun zaten öyle, demir de zaten böyle olur." diye cevap vermişti. Artık bundan sonra söylenecekleri dinlemeye gerek var mı?

Bir sanatın veya maddenin özellikleri; özellikleri olduğu o maddeyi var edebilir mi? Özellik, vasıf dediğimiz arızî şeyler, madde ve sanat ortaya çıkarken kendisini gösteren vasıflardır. Vasıf, aslı var edemez.

İşte, mürşidinden kaçarken, "yarım yamalak, nakıs bir gölge" derekesine düşen bilim, ancak mürşidinin irşadıyla, eşyada kendini gösteren hakikatlere ulaşabilirse, bir hakikate ve kemâle ulaşmış olacaktır.

Birkaç misal verelim. Vahid ve Ehad olan tek bir Rabbin Şafi ismine aynı olmaktan güya tarafsızlık ve bağımsızlık adına kaçan tıp bilimi; bugün akılsız, şuursuz, elsiz, gözsüz, binlerce kimyevî maddeye, şifa vericilik izafe etmek durumunda kalmıştır. Cenab-ı Hakkın Hayy başta olmak üzere, birçok isminin aynası olması gereken, O'nu sonsuz ilim, irade ve kudretiyle tanıtması icab eden biyoloji, bu görevi terk etmiş; buna karşılık, mesela DNA gibi akılsız, şuursuz, kör ve sağır moleküllerin her şeyin her şeyiyle alakasını bilme, her şeye gücü yetme, mutlak irade sahibi olma, hikmeti sonsuz olma, hayat verme gibi ilâhi özellikler taşıdığını ileri sürme divaneliğine düşer hâle getirilmiştir. Bir Yaratıcıyı reddeden her bir bilim dalı, zerreler adedince ilâhlar edinmeye mecbur kalmıştır. Sahibinden kaçan ve kendi kendisinin sahibi olmaya kalkışan bilim, sonuçta vahye sırtına dönmüş, mürşidini kaybetmiş, felsefenin divanece hezeyanlarının sözcüsü konumuna düşmüştür. Düştüğü bu konumdan ve atıldığı kuyudan çıkabilmesi, bilgisini vahyin ışığında yeniden imanîleştirmesi ile mümkündür. Bu da aslında kolaydır. Çünkü çıkış noktası, asıl ve temelleri îmanidir.Belki geçici olarak imanî olmayan felsefeyi işin içine katarak yolunu şaşırmış, neticede koskocaman bilim aynasını kirletmiştir.

Evet dostlar, bilim bir mürşid değil, başta kendisi mürşide muhtaç durumdadır. Şimdilerde Said Nursi de esasen imanî ve insanî bir asla dayanan bilimi değil, bugünün felsefenin zebunu olmuş felsefi bilimi eleştirmekte ve bizleri ona karşı dikkatli olmaya çağırmaktadır.

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.