Katre-Reşha-Zühre Bahsinin Şerhi-13

Esmaü’l-Hüsna ve İnsanın Kemal Yolculuğu

Reşha-i Kalbin Hakikat Yolculuğu-2

“İşte, nasıl bir gece adamı ki, hiç güneşi görmemiş, yalnız kamer âyinesinde bir gölgesini görüyor. Güneşe mahsus haşmetli ziyayı, dehşetli cazibeyi aklına sığıştıramıyor. Belki görenlere teslim olup taklit ediyor. Öyle de, veraset-i Ahmediye (a.s.m.) ile Kadîr ve Muhyî gibi isimlerin mertebe-i uzmâsına yetişmeyen, haşr-i âzamı ve kıyamet-i kübrâyı taklidî olarak kabul eder, "Aklî bir mesele değildir" der.[1] Çünkü, hakikat-ı haşir ve kıyamet, İsm-i Âzamın ve bazı esmânın derece-i âzamının mazharıdır. Kimin nazarı oraya çıkmazsa, taklide mecburdur. Kimin fikri oraya girse, haşir ve kıyameti, gece gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür, itminan-ı kalble kabul eder.”

[ Bu kısımda şifre “gece gündüz, kış ve bahar derecesinde” ifadesine saklıdır. Gece ve gündüz, zaman hakikatinin devrî yapısının “gün” ü meydana getiren kısmıdır. Kış ve bahar ise, zaman hakikatinin devrî yapısının “sene” yi meydana getiren kısmıdır. Bu çerçevede Esmaü’l-Hüsna’nın “zaman aynasında” görünen devrî boyutlu sermedî ve ânî, celalî ve cemâlî, vâhidî ve ehâdî tecellilerini ve bu tecelliler içindeki İrâde-i İlahiyeyi göremeyen, okuyamayan kişi Esmaü’l-Hüsna’nın tecelliyatının “devam sırrı” nı idrak edemeyecektir. İdrak edemeyeceği için de Kıyametin lüzumiyeti ve sonrasında kurulacak bâki, daimî, ebedî ve sermedî hayatın ve varlığın elzemiyeti dünyasında inkişaf etmeyecektir. Bu lüzum ve elzemiyet, “Ketebe alâ nefsihi’r-rahmet”[2] (Yarattıklarıma rahmet etme konusunda Kendi Kendime söz verdim) âyeti, “Le in şekertüm le ezidennekum[3] (Nimetlerime şükrederseniz elbette size verdiğim nimetimi artırırım) hükmü ve “Ve ma halakna’s-semâ ve’l-arde ve mâ beynehuma lâıbîn * Lev eradnâ en netthıza lehven lettehaznâhu min ledünna in künna fâılîn * Bel nakzifü bi’l-hakkı ale’l-bâtıli feyedmeğuhü fe izâ hüve zâhikü ve lekümü’l-veylü immâ tesıfûn[4] (Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. * Eğlenme dileseydik, bunu yapacak olsaydık, şanımıza uygun şekilde yapardık; ama yapmayız. * Hakkı bâtılın başına çarparız ve onun beynini parçalar; böylece batıl ortadan kalkar. Allah'a yakıştırdığınız vasıflardan ötürü yazıklar olsun size!) sırrında nümâyân olur.

Evet, evet rahmeti rahmet yapan, verdiği nimet-i vücud ve hibe-yi hayatı bâki ve ebedî kılmasıdır. Hem rahmetin ikramına şükür ve minnet ile karşılık vererek rahmet-i mutlakanın hem varlığını bildiğini gösteren hem o rahmetin haklı bir şekilde yarattıklarından beklediği kadirşinaslık göstergesi olan şükrü ve minnettarlığı o rahmet-i zatiyeye göstererek şuurunun gereğini sergileyen kullarına karşı o rahmetin vaadettiği tezyid-i nimet-i vücud ve hayatın hakiki hali ancak Ahiretin icadıyla olduğundan Ahiretsiz bir rahmet mümkün değildir.

Hem insan şuur ve hayatının varlık gayesi, hakkın izharına, bâtılın iptaline çalışmak ve hizmet olduğu Kelam-ı Akdes’te net şekilde beyan edildiği, kâinat kitabında da kavimlerin helaki ve bâtıla tapan medeniyetlerin çöküşünde sürekli okuduğundan, hayatını bu vazifeye tahsis eden başta peygamberler olmak üzere, milyonlarca evliyalar ve alimler ve imanlı kulların sergiledikleri vazifeşinaslık ve bu uğurda çektikleri zahmetler, ettikleri fedakarlıklar dünyanın varlığı ve varlığının gayesi kadar nettir. Gayesiz bir şey var olamaz. Ya kendisi bir gayedir veyahut bir gayeye hizmetkardır. Dünya hayatı fani olması ve ona gelen şuur sahiplerinin dünyadan en gelişmiş bir bilinçle ölümle ayrılmaları gösterir ki, dünya “gaye-âlem” değildir. O halde dünya bir “ara ve araç âlem” olup hakiki âlem adına hizmet etmektedir. Bu kat’î hakikat gereği, baki Ahiret âlemi gaye-âlemdir, dünyada gelişen bilinçlerin sergiledikleri emekler, ettikleri fedakârlıklar, gördükleri vazifelerin mükâfâtını yaşayacakları, hakkın zuhur vazifesine, bâtıla musallat olmadan cemal dairesinde ebediyen devam edecekleri yerdir. Hakîm ve Hakem isminin bu a’zam tecellisine fikr-i hakikatle erişen ve nazar-ı hikmetle ulaşan bir akıl için Kıyametin kopması en zaruri bir hakikat ve bütün mahlukat açısından elzem bir ihtiyaçtır. Ahiretin gelmesi ise, bir odanın kapısını kapayıp diğer kapıyı açmak kadar kudret-i zâtiyeye kolay bir meseledir.

Kadîr ve Muhyî isimleri, bütün mekanlardaki bütün yaratılışın temeli olduğu, bütün zamanlarda Kayyumiyet hakikati içinde daimî bir surette tecelli ettiğinden zaman ve mekan üstü bir nazarla Kadîr ve Muhyî isimlerinin tecellilerine birden bakabilen bir nazar ve fikir açısından Mahşer, en fazla bütün zamanlarda yaratılan bütün baharların toplamı büyüklüğünde bir tecellidir. Oysa ebedî Cennet ile Mahşer Meydanı kıyaslandığında Cennetin vüs’ati, ihatası, çeşitliliği ve sonsuzluğu yanında Mahşer Meydanı’nın icadı ve hilkati bahardaki bir çiçeğin yaratılışı nisbetinde de değildir. Veraset-i Nübüvvet ile Hakikati, ıtlak ve nihayetsizlik, beka ve daimiyet, ezeliyet ve ebediyetinin ihtişamı içinde gören bir nazar-ı küllî için yaratılış âlemi gözle görülen büyüklüğü ve ihtişamına rağmen Kudret-i Samedaniye ve İlm-i Vahdânî ile vücuda gelebilecek sayısız âlemlerden ve imkanlardan yalnızca “bir” imkan ve “tek bir ihtimal” i ifade edebilmektedir. Bu kâinat, Kudret-i zâtiyenin yaratabileceği şeyler arasında yalnızca cüz’î ve sınırlı bir numunedir. Bu küllî ve azametli hakikatin inkişafı, İlâhî kudretin mutlakıyyeti ve ehadiyet sırrıyla aynı anda her şeye tecelli edebilmesindeki külliyeti ve ihya ediciliği bir nazarda birleştiğinde Cenab-ı Hakk’ın bütün zerrâtı ihya ederek ikinci hilkati yaratabileceği ve ilkinden daha sühuletle yaratacağı görünecektir. Yasin suresinde bu mesele şöyle ifade edilir: “Evelem yera’l-insanu ennâ halaknâhu min nutfetin fe izâ hüve hàsîmun mübîn * Ve daraba lenâ meselen ve nesiye halkahu kale men yuhyi’l-ızâme ve hiye ramîm * Kul yuhyihellezi enşeehe evvele merretin ve hüve bikülli halkın alîm” (İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki hemen apaçık bir hasım kesilir. Kendi yaratılışını unutur da; "Çürümüş kemikleri kim yaratacak" diyerek, Bize misal vermeye kalkar? * De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilendir.")

Evet yaratmak için yaratacağı şeyi öncelikle bilmek gerekir. Yaratacağı şeyi bilen birinin eğer yaratacak gücü varsa ve yaratmayı da istiyorsa, onun o şeyi yaratmasının önünde hiçbir engel yoktur. İlk yaratılışın sonsuz bir ilmi gerektirmesi ve yaratılışın bilgisiz olmaması gösterir ki, Yaratıcı bilerek yaratmaktadır. Ve Sonsuz ilminde yarattıklarına dair bir ilim baki şekilde mevcuttur. Bu yaratılışa ait zaruri hakikatten dolayı ölüm sonrası hilkati düşünerek demagoji yapan müşrike Rabbü’l-âlemîn ilk yaratılışı delil gösterir. İlk yaratılışın da ilimle olduğunu “Ve hüve bikülli halkın alîm” diyerek vurgular. İlimsiz hilkat olamaz. “Seni biliyorum ve seni bildiğimi ilk yaratmayla bildirdim. İkinci kez yaratabileceğimi de ilk yaratışımla gösterdim. Çünkü fani olan ilk yaratılış bâki ikinci yaratılış içindir. İkinci kez yaratacağımı da vaad ettim. Ben vaadimden dönmem. İkinci hilkatini, ilk hilkatin gibi olmuş bil! İlk vücudu Bana sana verdiren rahmet Bende bakidir. Nimet-i vücuda şükredenlere karşı rahmetim kendini ebedî şekilde gösterecek, şükürlerinin mükâfâtını verecektir. Nankörlere ise o rahmet Cehennem şeklinde tecelli edip bedelini ödetecektir” manaları İlâhî icraatlar ve Mukaddes kitaplardan anlaşılmaktadır.]

“İşte şu sırdandır ki, haşir ve kıyameti, en âzam mertebede, en ekmel tafsilâtla Kur'ân zikrediyor ve İsm-i Âzamın mazharı olan Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm ders veriyor. Ve eski peygamberler ise, hikmet-i irşadın iktizasıyla, bir derece basit ve iptidaî bir halde olan ümmetlerine, haşri en âzam bir derecede, en geniş bir tafsilâtla ders vermemişler.”

[ Kibriya, azamet ve ulviyetin toplamına verilen isimdir. Ekber de, bu minvalde a’zam ve a’lânın cem’idir. Ulviyet ise, cemal-i ilim ve celal-i hikmet ile kendini gösterir. Cemal-i ilim ve celal-i hikmetin toplamı ise, “kemal” dir. Bu çerçevede Kibriya, azamet-i kudret ve kemal-i ulviyetten müteşekkildir, diyebiliriz. Üstad, “haşir ve kıyameti a’zam mertebede, ekmel tafsilatla” demekle kişinin Kibriya tecellisinden feyz almazsa, Haşir ve Kıyamet meselelerinin ona inkişaf etmeyeceğini ima ediyor. Peygamberlerde Ahirete İman ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn seviyede inkişaf etse de, muhataplarının idrak ve his zemini müsait olmadığından İsm-i A’zamın kibriyalı cilvesiyle inkişaf eden Haşir ve Ahirete İman meselelerini kavimlerine anlatamamışlar. İstidadı muvafık olan müstesna kişilere verebilmişler fakat umuma, bu külli ve azametli meseleleri aktaramamışlardır.]

“Hem şu sırdandır ki, bir kısım ehl-i velâyet, bazı erkân-ı imaniyeyi mertebe-i uzmâsında görmemişler veya gösterememişler. Hem şu sırdandır ki, marifetullahta derecât-ı ârifîn çok tefavüt ediyor.”

[Bir kısım evliya, istidadları izin vermediği için Küll-ü Şey mertebesinde iman rükünleriyle muhatap olup o mertebede bir keşf-i hakikate ve şuhud-u hakka erişememişler. Bazıları ise erişse de gösterememişler. Göstermek için beyan ve ifham melekesi ve dirayet gereklidir. Üstad’ın dediği gibi “Fehim ifhamdan daha esheldir.”[5] Anlamak ayrı, anlatabilmek ayrı bir melekedir. Kâmil olunabilir ama başkasına mükemmil olmak apayrı bir meziyettir. Ârifler iki kısımdır:

  1. Allah’ı arama aşamasında, hakikate erişmemiş, zihnî boyutta “tasavvur” seviyesinde olan ârifler…
  2. Allah’ı bulmuş, hakikate yetişmiş, hakka erişmiş, şehadet âlemini kendi dünyasında “şuhud ve müşahede âlemi” haline getirmiş ârifler... Külliyatta ikinci grup âriflere “ârif-i billah” denilir.

Bu iki gruptan birincisine “ehl-i marifet”, ikincisine “ehl-i irfan” adı da verilir. Bu çerçevede Risale-i Nur bir “mekteb-i irfan” dır. Esmaü’l-Hüsna’nın a’zam mertebesine kadar yükselmeyen, daha ötede sıfat-ı mukaddese, daha ileride şuunat-ı Sübhaniyeye intikal etmeyen ve nokta-yı müntehada Zât-ı Ehadiyeti bulmayan bir “ehl-i marifet” in kelamındaki tesir ve nüfuz ile, Zât-ı Akdes’i bulmuş ve bilmiş, her şeyi bizzat Onun yed-i kudreti ve yemin-i ilminde, kabza-yı iradesi ve Rububiyetinde gören bir ârif-i billah ve ehl-i irfanın kelamı arasında gerek tesir, gerek ulviyet, gerek nüfuz, gerek vüs’at ve ihata, gerek feyiz ve nur, gerek itminan ve sekînet vericilik noktasında dağlar kadar fark olacaktır. Bu farklılığın sebebi, istidadlardaki ihtilaf ve kabiliyetlerdeki fark-ı derecâttır.]

“Daha bunlar gibi çok esrar, şu hakikatten inkişaf eder. Şimdi şu temsil, hem bir derece hakikati ihsas ettiğinden, hem hakikat çok geniş ve çok derin olduğundan, biz dahi temsille iktifa ediyoruz. Haddimizin ve takatimizin fevkinde olan esrara girişmeyeceğiz.”

[Hakikatin derinliği, dikkat ve Ehadiyet’e mazhariyet ister; hakikatin genişliği, külliyet ve Vâhidiyet’e mazhariyet ister. İsm-i A’zam bu çerçevede celal-i Vâhidiyet ve cemal-i Ehadiyeti cem eden, bir “Kibriya-yı Vahdet ve Kemal-i Vahdaniyet” tecellisidir.]

[1] İbn-i Sina gibi…

[2] En’am suresi, 12. Bu ayetin bir benzeri olan En’am suresi 54. Âyet “Ketebe Rabbuküm alâ nefsihi’r-rahmeti” (Rabbiniz kullarına rahmet etme yönünde Kendi Kendine söz verdi) şeklinde… Cenab-ı Hakk’ın Rububiyetini kabul edenlere ekstra bir rahmet tecellisi istihkakı vardır.

[3] İbrahim suresi, 7.

[4] Enbiya suresi, 16-18.

[5] Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, İkinci Makale, Unsuru’l-Belagat, 12. Mesele.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.