Elif GÜNEŞTEKİN
Gökyüzünden Zihne Açılan Perdeler
Bismillah
Bilinmeyeni bilinene bağlayan, görünmeyeni görünene ekleyen, duyulmayanı duyulana çeviren kudretli bir mekanizma vardır. Bu mekanizma, teşbih sanatıdır.
Mana, madde ile sırlanmıştır. Madde ise perdeli bir varlıktır. Her katman, her bölge bir perde gibidir. Hakikate ulaşmak, bu perdeleri aralamaktan geçer. Ve her perde, kendine özel bir teşbih ile aralanır. Ta ki mana, müşahede edilene kadar.
Üstadım Said Nursî Hazretlerinin Risale-i Nur'da kullandığı teşbihler; muhatabının hayatına, kültürüne, zihin yapısına ve hatta beyninin işleyişine göre seçilmiş akli ve kalbi hakikat pencereleridir. Bu perdeler, teşbih ile ebedi bir seyahati oluşturur.
Gece çölde yürüyen bir insan için kıymetli bir varlık olan hurma ağacını düşünelim. Hurma, bulunduğu mekân itibariyle insan için besleyici, gölgelendiren ve barınak gibi imkânları sağlayan hayati bir unsurdur. Bu cihetle şahsın nazarında hurma, hayat icin elzemdir.
Bu cihetle Risale-i Nur, Kameri ve yıldızları şöyle ifade eder.
“Kameri, hilâl vaktinde hurmanın eskimiş beyaz bir dalına teşbih eder. Şu teşbih ile semanın yeşil perdesi arkasında güya bir ağaç bulunuyor ki beyaz, sivri, nurani bir dalı, perdeyi yırtıp başını çıkarıp, Süreyya o dalın bir salkımı gibi ve sair yıldızlar o gizli hilkat ağacının birer münevver meyvesi olarak işitenin hayalî olan gözüne göstermekle; medar-ı maişetlerinin en mühimmi hurma ağacı olan sahra-nişinlerin nazarında ne kadar münasib, güzel, latif, ulvî bir üslûb-u ifade olduğunu zevkin varsa anlarsın.” (Sözler 377.sh - Risale-i Nur)
Gökyüzü, zihninde bir hurma bahçesine dönüşüyor. Ay, tanıdık bir dal; yıldızlar, o dalın meyveleri. Bu teşbih, alakadar olan insan için ne kadar anlamlıdır. Çünkü bu benzetme, hayatının tam merkezindeki eşyaları alıp, gökyüzü ile bağlamıştır.
Maddî olan gökyüzü perde olarak, manevî olan hakikat ise manaya açılan bir kapı haline geliyor. Bu kapıyı açmak için, o perdeyi o katmana uygun bir teşbihle aralamak gerekiyor. Çölde yaşayan insanın katmanı, hurma ağacıdır. O yüzden teşbih, hurma dalı üzerinden yapılıyor.
Eğer bu teşbih, ona "Ay, bir uydudur" veya "Ay, Güneş'in etrafında döner" şeklinde yapılsaydı, perde aralanamayacaktı. Çünkü bu, onun katmanına uygun bir teşbih değil. Oysa hurma dalı, onun katmanına tam uygun. Ve bu teşbih, perdeyi aralıyor. Ay, bir hurma dalı olarak görünüyor. Ve o dal, gökyüzü perdesini yırtıp başını çıkarıyor. Yani mana, madde üzerinden görünür hale geliyor.
Bu şekilde kullanılan hayal gücü, nörobilimde çok net bir karşılığa sahiptir. Hayal kurduğumuzda, beynimizin "Varsayılan Mod Ağı" aktif hale gelir. Bu ağ, iç dünyamıza daldığımız, hayal kurduğumuz, geçmişi hatırlayıp geleceği planladığımız anlarda çalışır.
Ayrıca, bir hurma dalını gerçekten gördüğümüzde hangi beyin bölgeleri aktifse, onu hayal ettiğimizde de aynı bölgeler aktive olur. Buna basiret denir. Mehazda basireti kullanarak, muhatabın gerçekte görmediği bir manzarayı onun beyninde canlandırır ve böylece hakikati ona gösterir.
Beynimiz, hayatî önemi olan şeyleri, sadece güzel olanlardan çok daha derin ve kalıcı bir şekilde kaydeder. Hurma dalı, o insan için bulunduğu mekan itibariyle ve ihtiyacı nisbetinde çok değerlidir. Ve güzeldir. Dolayısıyla Kamer, artık uzak ve soğuk bir gök cismi değil; ona dokunan, onu ilgilendiren, hayatî bir semboldür. Bu teşbih, onun hafızasında yer alır.
Ama aynı perde sistemi, yalnızca güzeli göstermez. Bazen hakikat, korkutucu bir şekilde de karşımıza çıkar. Risale-i Nurun ifadesiyle:
“Sonra sinema perdesi gibi bir perde daha açıldı, âlem-i insanî bana göründü. O âlemi o kadar karanlıklı, o kadar zulümatlı, dehşetli gördüm ki; dehşetimden feryad ettim, "Eyvah!" dedim. (Mektubat 410.sh - Risale-i Nur)
Aynı sistem, bu kez insanlık âlemini açıyor. Bu sefer perde de hurma ağacı yok; meyveler yok; ışık yok. Karanlık var, kaos var, dehşet var.
Bu cihetle her katmanın perdesi farklıdır. İlk perde, gökyüzü perdesiydi ve orada hurma dalı ile aralandı. Ama bu perde, insanlık âleminin perdesi. Ve bu katmanın teşbihi, karanlık ve dehşet üzerinden yapılıyor. O perdeyi aralamak için, önce o dehşeti ve karanlığı görmek, onu teşbih etmek gerekiyor.
Burada teşbih, doğrudan bir benzetme değil; bir sahne olarak kuruluyor. "Sinema perdesi gibi" ifadesi, bu katmanın teşbihidir. Yani insanlık âlemi, bir sinema perdesi gibi açılıyor. Ve o perdenin üzerinde, karanlık bir sahne var. Bu sahne, nefsin karanlığını gösteriyor.
Ve insan, bu sahneyi gördüğünde "Eyvah!" der. Çünkü bu perde, onun katmanına uygun bir şekilde açılmış ve onu sarsmıştır. Eğer bu perde, ona "İnsanlık âlemi çok güzel" diye gösterilseydi, perde aralanmazdı. Ama karanlık ve dehşet, o katmanın gerçek teşbihidir.
Buradaki "dehşet" ve "feryad", beynimizdeki Limbik Sistem ile ilgilidir. Bu sistemin en önemli parçası olan Amigdala, korku ve tehdit algısından sorumludur. İnsan, dehşet verici bir manzara ile karşılaştığında amigdala devreye girer ve "savaş ya da kaç" tepkisini başlatır.
Ancak burada önemli bir nokta var: Bu karanlığı görüp, ama ona takılıp kalmamak. Bu şekilde, başka bir perde açılır. Bu, beynin sadece duygu merkezinde kalmayıp, daha üst mertebelere çıkabilme yeteneğidir.
İşte tam bu noktada, perde bir kez daha açılır:
“Birden bir ism-i İlahînin cilvesi, bir nur-u azîm gibi görünüp ışıklandırıyordu. Hangi perde akla karşı açılmışsa, hayale karşı başka bir âlem fakat gafletle karanlıklı bir âlem görünüyorken, güneş gibi bir ism-i İlahî tecelli eder, baştan başa o âlemi tenvir eder ve hâkeza... Bu seyr-i kalbî ve seyahat-ı hayaliye çok devam etti.” (Mektubat 409.sh - Risale-i Nur)
Karanlık, bir ism-i İlahî'nin tecellisiyle aydınlanır. Nasıl ki güneş doğunca her şey görünür hale gelir; İsm-i ilahî tecelli edince de o dehşetli manzara dahi anlam kazanır.
Burada teşbih, sadece bir şeyi başka bir şeye benzetmek değildir. Artık eylem de teşbih edilmektedir: Güneş gibi tecelli etmek.
Bu katman, akıl ve vicdan katmanıdır. Ve bu katmanın teşbihi, ışık ve güneş üzerinden yapılıyor. Çünkü akıl ve vicdan, karanlığı aydınlatan, anlamı ortaya çıkaran mertebelerdir. O yüzden teşbih, "güneş gibi" oluyor.
Bu perde, bir önceki perdenin karanlığını aralıyor. O karanlık perde, insanlığın çöküşünü, nefsin karanlığını gösteriyordu. Ama bu yeni perde, o karanlığın arkasında bir ışık olduğunu gösteriyor. Yani mana, maddenin ötesinde, maddenin arkasında bir yerde duruyor. Ve o mana, ism-i İlahî ile aydınlanıyor.
Bu perde, beynimizin üst katmanı olan Akıl ile ilgilidir. Burası, anlam üretme, hikmet, iman, idrak ten sorumludur.
Akıl, hakikati gören, anlamlandıran, imana ulaştırandır.
Bir teşbih yaparken şöyle düşünülmelidir; "Bu benzetme neyi anlatıyor? Muhatabın zihninde nasıl bir etki bırakır?" Bu muhakemeler dimağın taakkulunda gerçekleşir.
Ve işte bu noktada, hayal, duygu ve akıl bir araya gelir. Kalbin yolculuğu, bu üç mertebenin aynı anda, dengeli bir şekilde çalışması ile oluşur.
Üstadım hazretleri bulutlar hakkında şöyle der.
“O dağ gibi parça parça bulutlar; sefineler veyahut dağlar veyahut develer veyahut bostan ve derelerdir denilse, teşbihte hata edilmemiş olur.” (Muhâkemat 79.sh - Risale-i Nur)
Aynı bulut, kim bakarsa ona göre farklı bir şeye benzer. Dağ gibi duran o bulut:
Bir denizci için gemi olabilir.
Bir çöl insanı için deve olabilir.
Bir köy insanı için bostan veya dere olabilir.
Ve bu teşbihlerin hepsi doğrudur.
Burada ki hakikat; Her katmanın perdesi farklıdır. Aynı bulut, farklı katmanlara göre farklı teşbihlerle aralanır. Denizci için gemi, çöl yaşayanı için deve, köy ahalisi icin bostan ... Lakin hepsi aynı bulutu anlatır. Yani aynı mana, farklı maddeler üzerinden sırlanmış ve farklı perdelerle örtülmüştür. Ama her perde, kendi katmanına uygun bir teşbihle aralanır.
Çünkü mana, maddede sırlanmıştır ve her madde, o mananın bir perdesidir. Önemli olan, o perdeyi aralayacak teşbihdir. Hangi teşbih, o perdeyi aralıyorsa, işte o doğrudur.
İşte bu noktada tefekkür ve hayal devreye girer. Ama bu ikisi aynı şey değildir. Birbirini tamamlayan iki ayrı mertebedir.
Tefekkür, önce "Bulut neye benzer?" sorusuna alternatifler üretir: Gemi, deve, bostan, dağ...
Hayal ise bu alternatiflerden birini alır ve onu canlandırır: "Deveye benziyor" dediğinde, o devenin başını, hörgücünü, kuyruğunu zihninde görür.
Tefekkür, olasılıkları üretir. Hayal ise o olasılıkları yaşatır.
Tefekkürün nörolojik karşılığı ise Iraksak Düşünmedir.
Tefekkürün bu işlevi, nörobilimdeki Iraksak Düşünme ile birebir örtüşür. Beyin, tek bir uyarıcıya karşı çoklu alternatifler üretir. İşte bu, tefekkürün nörolojik karşılığıdır.
Hayal ise, bu alternatiflerden birini alıp onu görsel, duyusal bir imgeye dönüştürür. Yani hayal, tefekkürün ürettiği olasılıkları yaşanabilir kılar.
Tefekkür ve hayalın bu birlikteliği, teşbih sanatının ne kadar zengin ve esnek olduğunu gösterir.
Tek bir hakikat, sayısız teşbihle anlatılabilir. Her teşbih, o hakikatin bir veçhesini aydınlatır. Ve her veçhe, o hakikatin farklı bir katmandaki yansımasıdır.
Bu katmanlar
Tahayyül, zihinde canlandırma Görsel Korteks
Tasavvur, duygu, içselleştirme Limbik Sistem ve Amigdala
Taakkul, aklın ve vicdanın birlikte çalıştığı, anlam üreten, hakikati idrak eden bir mertebedir. Nörolojik karşılığı Prefrontal Korteks'tir.
Tahayyül, manayı gösterir.
Tasavvur, manayı düşündürür.
Taakkul, manayı anlamlandırır.
Bu üç mertebe birbirini tamamlar. Teşbih sanatı, bu üç mertebeyi aynı anda ve dengeli bir şekilde çalıştırarak perdeleri aralar ve hakikati gösterir.
Her katman, kendine özgü bir perdeyle örtülüdür.
Her katman, bir öncekinden daha derindir. Ve her perde, o katmanın teşbihiyle aralanır. Ta ki mana, müşahede edilene kadar.
Gaflet ise bu katmanları arasındaki kopukluktur.
Misal Tahayyül katmanı, hakikati göstermek için ilk adımdır. Ama burada kalırsan, hakikatin özüne inemezsin. Sadece yüzeyde dolaşırsın. Her şey sana bir "benzetme" olarak kalır, o benzetmenin ardındaki manayı görülemez.
Gaflet, işte bu katmanlar arasındaki kopukluktur. İnsan, bir katmanın perdesine takılıp kalır ve diğer katmanlara geçemez. Oysa teşbih, bu katmanları birbirine bağlayan bir köprüdür.
İsm-i İlahî'nin tecellisi, işte bu birleşmeyi sağlar. Çünkü o nur, tüm katmanları aynı anda aydınlatır. Ve insan, artık parçaları değil, bütünü görmeye başlar.
Risale-i Nurda ki teşbihler, perde aralama sanatıdır. O, her katmana uygun teşbihlerle, hakikati o katmanda yaşayan insana gösterir. Kimine hurma dalıyla, kimine gemiyle, kimine güneşle.
Böylelikle Mana, maddede saklıdır; ama madde, mananın perdesidir.
Ve bu yolculuk, hiç bitmez. Zira her açılan perde, yeni bir perdeyi gösterir. Her yeni teşbih, yeni bir katmanı aralar. Ve insan, bu perdeler arasında yol alırken, dimağının katmanlarını, fıtratının derinliklerini keşfeder.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.