Elif GÜNEŞTEKİN

Elif GÜNEŞTEKİN

Adetullah’ın İstikrarında Hakiki Hürriyet

İslam dünyası ve asrımız insanının yaşadığı temel sarsıntıları anlamak için bakılacak en esaslı yer, bir tahlil noktası olan Hutbe-i Şamiye’dir. Üstadım hazretleri, bu eserinde sadece toplumsal sorunları değil, ruhun ve kâinatın derinliklerindeki akışı tahlil eder. Bu tahlil, bizlere kâinatın her köşesinde hüküm süren Adetullah kanunlarını ve bu kanunlar içindeki insan iradesinin yerini gösterir.

Nasıl ki bir hekim, hastanın vücudundaki hastalığı tahlil edip kök nedenini bulur; Üstadım hazretleride Hutbe-i Şamiye’de İslam dünyasının üzerindeki o ataleti ve geri kalmışlığı “hastalık" üzerinden tahlil eder. Bu hastalıkların her biri yeis, sıdkın ölmesi, adavet, istibdad vb. aslında ruhun ve toplumun uğradığı birer entropidir.

“Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, Âlem-i İslâm'ın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garbda bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş,” Âsâr-ı Bediiye

“Bazan insanın gururu ve nefisperestliği ,şuursuz olarak ,ehli imana karşi haksız olarak adavet eder, kendini haklı zanneder.” Hutbe-i Şamiye

Yazının görsel anlatımına ulaşmak için TIKLAYINIZ

Gurur ve nefisperestlik, insanın cüz-i iradesini ve şuurunu adeta bir sis gibi perdeler. İnsan bu haldeyken “şuursuz olarak” hareket eder. Yani deterministik bir nizamın dışına çıkarak, kendi nefsinin anlık ve yıkıcı arzularına tabi olur. Bu durum, bir hücrenin kendi vücuduna saldırması gibi, toplumsal bünyede bir “iç entropi” başlatır.

​Bu şekilde Toplumsal çürüme, bireylerin birbirine olan güven ve muhabbet bağlarının kopmasıyla başlar.

Eğer bir toplumda gurur, hakikatin (Hakkın hatırının) önüne geçerse, insanlar birbirinin meziyetlerini görmek yerine kusurlarıyla uğraşır.

​Üstadım hazretlerinin “şuursuz olarak adavet eder” dediği nokta, toplumu bir arada tutan “Elif” bağının kopmasıdır. Bu bağ kopunca toplum, dış müdahalelere açık, zayıf ve “yeis” içinde bir yapıya dönüşür.

Nasıl ki kâinatın her köşesinde zerreleri bir arada tutan ve entropiyi engelleyen sarsılmaz bir çekim gücü varsa; toplumsal bünyeyi de cehalet ve adavet karanlığından koruyan şey, Adetullah’ın manevi bir yansıması olan bu birlik bağıdır. Zira kâinatta vuku bulan her hadise, Adetullah dediğimiz ilahi kanunların ve ebedi bir programın tezahürüdür.

Fenni bir nazarla baktığımızda ise kâinatta tesadüfe yer yoktur; her şey deterministik bir sebep-sonuç zinciriyle birbirine bağlıdır. Bu nizamın temel kaidesi şudur: "Aynı sebepler, her zaman aynı sonuçları doğurur." Deniz seviyesinde suyun 100°C’de kaynaması, bırakılan bir nesnenin yerçekimiyle her zaman aynı ivmeyle düşmesi veya fotosentez için gerekli şartlar bir araya geldiğinde bitkinin her zaman oksijen üretmesi bu sarsılmaz kanunun örnekleridir. Eğer sebepler aynı kaldığı halde sonuçlar değişseydi, kâinatta bilim yapılamaz ve tam bir kaos hüküm sürerdi. İşte kâinattaki bu muazzam istikrar, kader levhalarında yazılmış bir programın vakti geldiğinde kudretle sahneye çıkmasından ibarettir.

​Fiziğin temel yasalarından biri olan Entropi, kâinattaki her şeyin düzensizliğe ve çürümeye meyilli olduğunu söyler. Ancak biz bu "dağılma" kanununa rağmen zerrelerin muazzam bir disiplinle hareket ettiğini görüyoruz. Zerreler, kör bir tesadüfle değil, her biri birer memur gibi ilahi bir programın belirlediği hikmet dairesinde hareket ederler. Sema ve arz, bu determinist akışa tam bir teslimiyetle boyun eğer. Güneş, kendisine çizilen o muazzam yörüngeden sapmayarak aslında vazifesindeki istikrar-ı tam ile kendi hürriyetini ve ilahi emre bağlılığını ilan eder.

​Risale-i Nurda bu hakikat şu cümlelerle ifade edilir.

“Öyle ise Şems de hürdür. Kanun-u İlahiye itaat etmek şartıyla serbesttir, gezebilir. Fakat başkasının hürriyetini bozmamak gerektir ve şarttır. Evet şems, emr-i İlahîye temessül eden ve herbir hareketini meşiet-i İlahiyeye tatbik eden bir çöl paşasıdır.” (Muhâkemat 81.sh - Risale-i Nur)

Güneşin bu kozmik itaati, aslında kâinattaki düzenin ve hürriyetin temel şartıdır.

​Hürriyetin asıl ölçüsü, sınırları ilahi irade tarafından çizilmiş bir nizam içinde olmaktır. Âsâr-ı Bediiye’de vurgulandığı üzere; “Şeriat dairesinden hariç olan hürriyet, ya istibdad veya esaret-i nefis veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettir.” Bu nizamın korunması ise meşru bir hiyerarşi ve itaate bağlıdır. Üstadım hazretleri der; “Kur’ân, hadîs ve hikmet ve tecrübe ile sabittir ki: Haklı âmire itaat farzdır.” Ve Hutbe-i Şamiyede ; “İslâmiyet’in namusu da o itaâttadır.” der. Kâinatta zerrelerin kanun-u ilahiye itaati kâinatın namusunu koruduğu gibi, insanın da haklı bir amire ve Şeriat-ı Garra’ya itaati, İslamiyet’in onurunu ve sosyal istikrarı koruyan en büyük unsurdur. Bu itaat sayesinde İslamiyet, ezelden ebede uzanan, daima genişlemeye müstait ve korunaklı bir alan oluşturur.

​Bu hakikat yolunda yürüyenlerin hedefi şahsi garazlar değil, rıza-i ilahidir.

“İ’lâ-yı Kelimetullahı hedef-i maksad eden cemaat, hiçbir garaza vasıta olamaz.”

Hakkın hatırı âlîdir; hiçbir şahsi menfaate feda edilemez. Şems-i Hakikate “püf, üf eden, divaneliğini ilan eder.” (Hutbe-i Şâmiye)

Hürriyetin asıl ölçüsü, sınırları ilahi irade tarafından çizilmiş bir nizam içinde olmaktır. Âsâr-ı Bediiye’de vurgulandığı üzere; “Şeriat dairesinden hariç olan hürriyet, ya istibdad veya esaret-i nefis veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettir.” Bu durum fenni olarak şuna karşılık gelir: Nizamın dışına çıkan her yapı, dağılmaya ve entropiye mahkûmdur. Şeriat-ı Garra, Kelâm-ı Ezelîden geldiği için ezelden ebede uzanan ve bozulmayan bir “hayat programıdır.” Bu nizam, ebedi bir hayata hazırlık süreci olduğundan, insana daima genişlemeye müstait bir alan sunar. Ancak bu genişleme, ruhu dağılmaktan ve vahşetten koruyan muhafazalı bir alanda gerçekleşir. Şeriatın sınırları, ruhun hürriyetini kısıtlamak için değil, onu nefsin ve dünyanın kaosundan yani entropisinden koruyup selametle ebediyete ulaştırmak içindir

İnsan, cüz-i iradesiyle bu ilahi akışın içinde kendi yolunu çizer. İnsan için yerinde saymak veya Şeriat dairesinin dışına çıkmak, manevi bir entropidir. Eğer insan genişlemeyi ve derinleşmeyi bırakırsa, iç dünyasındaki nizam bozulur. Elbette insan, imanıyla bu dağılmayı durdurup bir düzenlilik enerjisi oluşturmalıdır.

​Üstadım Hazretlerinin belirttiği gibi,” Demek, ne kadar imana kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur.”

​Hutbe-i Şamiye’deki o muazzam ölçü, ruhun bu dünyadaki "çürüme" kanununa karşı en büyük siperidir:

​"Biz dini severiz. Dünyayı da yine din için severiz.” ifade eder Üstadım hazretleri.

​Dünyayı sadece dünya için sevmek, insanı entropinin yani dağılmanın ve faniliğin pençesine atar. Çünkü madde dünyası fiziksel olarak zevale mahkûmdur. Fakat dünyayı "din için" sevmek, ruhu bu fiziksel çürümeden koruyan bir kalkandır. Ceset dünya kanunlarına tabi olup yaşlansa da, iman kuvvetiyle beslenen ruh, dünyevi entropiyi deler geçer. Çünkü ebedi alemde, cennet saraylarında entropi yoktur; orada her şey her an tazedir.

​"Asıl mü’min hakkıyla hürdür" sırrına eren bir ruh için her yeni oluş, müjdeli bir inkişafın habercisidir. Kâinatın ilahi nizamına, Âdetullah’a uyum sağlayan ve ruhunu dünyanın geçici heveslerinden kurtaran insan, güneş gibi istikrar kazanır. Yazdığımız her eser, gösterdiğimiz her samimi gayret, bu hürriyetin bir ispatıdır. İnanıyoruz ki; bu niyetle ve istikrarla atılan her tohum, ebedi alemde sonsuzlukta baki kalacak meyveler verecektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.