Düşünüyorum o halde birşeyler yarım

Sana da öyle gelmiyor mu arkadaşım: Yarım bırakılmış cümleler gibidir hayatımız. Tamam değil sanki. Bir sancı gibi hissedilir yoksunluğumuz. Boşluğunu kalem dolduruyor. Amel dolduruyor. Gaflet dolduruyor. İmtihan da sanki bu boşluktan doğuyor. Yani ‘tamam olmaya çalışmak’ aslında şu yaşamak.

Hep bir yanımız eksik. Hep bir yanımız arayışta. Hep bir yanımız tamamlanışta. 'Tamam' diye birşey yok belki de şu dünyada. Haberi var da kendisi yok yani. Varlığı sezdirilmiş, kendisi sevdirilmiş, ama vücudu elde edilmemiş. Hani eskiden sorular olurdu şöyle: "(...) cümlesinde (...) yere aşağıdakilerden hangisi gelmelidir?" İşte öyle boş bırakılmış yerleri var hayatımızın. Yarım bırakılmış gibiyiz içimizde bir yerde. Bu yüreğin yarısı nerede? Neden herşeyden sonra bir ‘sonra’ var?

Her insan kalbinde bir karadelikle yaratılmıştır arkadaşım. "Ve kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur." Oraları da doldurmak bizim işimiz. Bunu ya fiille yapacağız yahut hakkında düşünerek. Derinleşerek. Yahut da pişman olarak. Veyahut şükrederek. Anlamlandıkça boşluklar dolacak. Yarımlıklar azalacak. Düşünüyorum o halde birşeyler yarım. Pişmanlıksa şükrün kardeşidir. Karavanasıdır. Abisini ıskalarsan kardeşine muhtaç olursun. Cennet birinin ülkesidir, cehennem diğerinin.

Eylemeyi seçenlerin hızını yetişemem. Denedim sahiden. Daha gençken. Daha hiçbir ölüm yamacıma isabet etmemişken. Babamı gömmemişken henüz. Denedim. Elimden gelmiyor. Durgun yaratılmışım. Yeterince çabuk olamıyorum. Güzel cevaplar aklıma hep geç geliyor. Yeterince sıkı tutamıyorum. Yeterince isteyemiyorum. Yeterince boşveremiyorum boşlukları. Sarhoş olamıyorum. Hırsım 'yeterince' olmuyor. Öfkem 'yeterince' boğmuyor. Âşık da olamıyorum kusurlara körleşip. Dünyada körleşemiyorum. Dünyaya da körleşemiyorum. Biraz gaza gelip hızlanayım desem en evvel ben korkarım. Bir ilaç kutusunu açtığımda önce yanetkilerine bakarım. Şoförlüğüm olmadığı halde şoförlerden fazla heyecanlanırım ön koltukta. Sınırlarımın müptelasıyım anlayacağınız. Onları aşmadığım belirginken rahatlarım. Sınırlarım güvenliğimdir benim.

Çılgınlık istidadım yok. Arabada fren, trende imdat kolu, insanda vicdan, cümlede 'acaba' gibiyim. O zaman benim işim bu boşlukları kalemimle doldurmak. Durmak benim işim. ‘Acaba’ demek. Aşağıda bir sürü kelime var zaten beni bekleyen. Mazi kelimeler torbası. Mazi olaylar hazinesi. Mazi yaralarımın haritası. Elimi uzatıp bir tane çekmem yeterli. Tombala! İşte bir boşluk daha doldu sayemde. Sadece zamanı doldurmakla kalmadım, bugünü anlamlandırmış da oldum böylece. Varoluşum manaya dönüştü. Bugün, yarın, dün birbirinin şerhi. Kitap içinde bu göndermeler doğal. Fakat bir kitap yalnız kendi içinde atıflarla yürümez ki! Delili kendisi olanın davası nedir?

İlla bir gayba ihtiyacımız olacak. Gayba, yani kitabın dışından bir atfa, doğru için gereken ikinci noktaya. Vahiy ve sünnet bize bu zenginliği sağlıyor. Kendi kitabında/kendiliğinde boğulmuşlara sunulan bambaşka bir kitap. Öte kardeşlik. Öte düş. Öte destek. Öte vücud. Kalıplarına sığmayan, sokamadığın, keşfe çıktığın. Sınırlarından sıkılmışlara bir sınırsızlık ümidi. Bir rüya uykuna kıyasla. Bir uyanış uyanıklığına misalle. Bu âlemden değil. Sende olmayanı ondan alarak 'sana dair olanı' zenginleştirebilirsin. Oradan aldığın manaları boşluklarına serpiştererek yeni bir kitap olabilirsin. Kendi kendine kalmak zorunda değilsin arkadaşım. Duvarları senden zindanı aşabilirsin.

Değişebilirsin. En güzeli bu. Değişebilirsin! Vahyin verdiği ümit 'Bundan ibaret olmadığındır' önce. Ki bu bile yetmez mi kıymetini bilmeye? İbaret olmamak, gayba iman etmek, ötenin ve ötekinin varlığı, beka ümidi. Ümitlerin nihayeti-bidayeti, annesi ve çocuğu, öncesi-sonrası, sonsuzluk ihtimali. Hepsi lazım bize. İnsanız çünkü insan. Yani bu dünyadan olmayan. Dünyaya düşmüş ilk uzaylı. Cennetli. Bu dünyadan ibaret olmamalıyız. Boşluklarımızı ancak bu 'aşkınlık' teselli ve tedavi eder işte.

Ah, arkadaşım, sana yeterli cevapları sunamadım. Yarımdan hangi tamlığı beklersin ki! Fakat şöyle birşey yapabilirim. Sana mürşidimin bana ‘yarımlığımın şifasını’ öğrettiği o yeri aktarabilirim. Hissen varsa dinle. Dinleneceğin varsa hisselen:

"İhtiyarın cüz'î ise, kendi Mâlikinin irade-i külliyesine işini bırak. İktidarın küçük ise, Kadîr-i Mutlakın kudretine itimat et. Hayatın az ise, hayat-ı bâkiyeyi düşün. Ömrün kısa ise, ebedî bir ömrün var, merak etme. Fikrin sönük ise, Kur'ân'ın güneşi altına gir, imanın nuruyla bak ki, yıldız böceği olan fikrin yerine herbir âyet-i Kur'ân birer yıldız misillü sana ışık verir. Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa, nihayetsiz bir sevap ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor. Hem hadsiz arzuların, makàsıdın varsa, onları düşünüp muztarip olma. Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyardır ve onları veren de başkadır."

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum