M. Maruf ÖZÜLKÜ

M. Maruf ÖZÜLKÜ

Yazarın Tüm Yazıları >

Davet dili ve tehlikeler

A+A-

Hatipler, insanları hakka çağırırken bir çok tehlikeli hal ve söylemi arzedebilirler. 

Yaşanan sorunların bir kısmı serdedilen sözlerin doğruluğu-yanlışlığı ile alakalı olsa da, büyük kısmı duruşla, samimiyetle veya söyleme biçimiyle alakalı olduğu kaydedilmektedir.

Hakikatı dile getirirken söz kadar ifade tarzı, ses tonu ve davetin nezaket ve nezaheti önem arzetmektedir. İnsanları çağırırken, Firavuna giden Hazreti Musa’ya(as) Allah tarafında yapılan 
tavsiyede ifadesini bulan “kavl-i leyyin” kavramıyla hareket etmek elzemdir. 

Taha Suresi 44. Ayette Cenab ı Hakk, azgın Firavun’a giden Hz. Musa ve Harun’a (as) yumuşak ve tatlı bir uslupla konuşmalarını istemektedir. 

Temellük kavramı bu aşamada karşımıza çıkmaktadır. Temellük “sahiplenme-malı sayma” olarak Türkçeleştirilebilir. İslami tebliğ ve irşadı hizmet edinenlerin gayrete gelmesi fedakarca sebat etmeleri için olumlu başlayan bu haslet ileri boyuta geçtiğinde ise, doğruyu inhisar altına alma, kendini merkez görme ve muhataplarını itaate mecbur görme gibi hatalı bır duruma götürebilmektedir.

Davetin sahibi, Allah’tır. Ve O, “Alemlerin Rabbi”dir. Ve en önemlisi, davetin evrensel oluşudur.
Davetin konusu bizim pazarlayacağımız hususu emtiamız değildir. Herkesi ilgilendiren, korkutan- sevindiren ve herkesi hayatı boyu ilgilendiren muhtevadadır.

Dilini bilmesek de adetlerini duymasak da coğrafi olarak ekonomik olarak aramızda fersah fersah uzaklıklar olsa da her insan oğlu insan Allah’ın mahlukudur ve hayat tekalifine muhatap, imtihanı yaşayan ve doğduktan sonra ölümle bitecek olan dünya hayatının serencamına ve ölüm sonrası ebedi hayatın mahiyetine merakaver, muştak bir yaratılmıştır. Bu sebeple, davette öteki değildir.

Daveti dillendiren hatip de, davetin özel kalem müdürü değil, bizzat davetlidir. Çağrısı başta kendi nefsinedir. Sonra kardeşlerine nev’ine şefkatla, merhametle bir konuşmadır.

Tasannu kavramı ise bir diğer tehlikeli hali ifade etmektedir. Yapmacıklık olarak karşılığını bulan bu marazi hal, din hizmetlerini aşırı profesyonel meslek gören bir marazi halin eseridir. 

Her Müslümanın dinini doğru öğrenme ve yaşama ve öğretme vazifesi olduğu gerçeğinden 
harekeketle diyebiliriz ki, her Müslüman din görevlisidir. Özel bir din görevlisi sınıfı yoktur. Yalnız 
ilim ve taharride mesafe katetmiş otorite olmuş mümtaz insanlar vardır. Onların muktesabatına hürmet edilir. Lakin din hizmetleri onlara terk edilemez. Din hizmeti ifa eden görevliler de bunu yaşamak yaşatmak hasbiliğinden-samimiyetinden koparıp, meslek tarzına dönüştürmemelidirler.

Temellük kavramında, kendini merkez sayan ve herkesi kendine bağlanmaya muhtaç olan bir ruh hali olarak değerlendirirken, tasannu kavramunda, bunu iş olarak görüp iş haricinde kendisi başka şekle giren başkasıyla da alakadar olmayan mesaiperest bir maraza işaret etmekteyizdir.

Birincisinde insanları Allah’ın dinine çağırmaktan çok kendine veya oligarşisine çağırma hastalığı başgösterirken, ikincisine aşırı kurumsal ve profesyonel bir yaklaşımla işi ruhsuz samimiyetsiz ifa etme vaziyeti görülmektedir.

Hazreti Muhammed’in (sav) tebliğine baktığımızda ise, onu insanları Allah’ın dinine çağıran ve 
Allah’tan en çok korkan ona en çok ibadet eden ve ayetin nassıyla insanlardan bunun için bir ücret istemeyen bir tebliğci olarak görürüz. (Bunun için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir. Şuara Suresi 109)

Vahşet ve bedeviyette iken bir anda bu tebliğle şekillenen Sahabelerin de yirmi üç sene kadar süren Nebevi bir eğitimden sonra dünyanın dört bir tarafına cihada koşmasını da bu doğru davet dilinin eseri olarak ifade edebiliriz. 

Bediüzzaman Said Nursi, tasannu ve temellük tehlikesine işaret ederken bunun kardeşlik ruhuna zarar verdiğini dile getirir. Müslümanın Müslümanı sevme mecburiyetine işaret eden Said Nursi, muhabbet ve adavetin birarada olamayacağını vurgular ve adavet dilinin değil muhabbet dilinin davette esas olması gerektiğini şöyle izah eder:

“...Malûmdur ki, adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ-yı hakikîsinde olarak 
beraber cem olamazlar.

“Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecazî olur, acımak suretine inkılâp eder. Evet, mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için, nass-ı hadisle, "Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek."

“Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temellük suretine girer.

“Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü’min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği hâlde, mü’mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.

“Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder. (Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı. Mektubat Yirmiikinci Mektup. İkinci Vecih)

Bir diğer hastalık ise Mira ile ifade edilen kavramdır. Mira, haklı çıkma kaygısıyla yapılan sözlü 
eylemlerdir. Bunun da davet faaliyetinde hasıl olacak olacak hayr ve maslahatı baltalayan hususiyetleri vardır. Bununla ilgili şu bilgiyi önemle aktarmak isterim.

“Mirâ, hakikatin ortaya çıması için değil, mutlaka ben üstün gelmeliyim diye yapılan tartışmadır. 
Resulüllah Efendimiz mirâ yapmayı şiddetle yasaklamıştır. Çünkü mirâda akıl devreden çıkar, onun yerini nefis alır. Böyle olunca da mirânın bulunduğu bir tartışmada hakikat asla anlaşılamaz, herkes kendi hatasında sabitlenir kalır.

Bu sebeple İmam Şafii demiştir ki, 'ne zaman birisiyle bir konuda tartışmış olsam hep onun haklı çıkmasını istemişimdir. Çünkü böyle olunca ben iki defa kazançlı çıkarım: Birincisi, yeni bir şey öğrenmiş olurum. İkincisi, haklı çıkmakla gurura kapılma riskinden kurtulmuş olurum'. Ebu Hanife de oğlu Hammad'a Kelam tartışmaları yapmasını yasaklarmış. Oğlu, siz de aynı şeyi yapıyorsunuz diye itiraz edince Ebu Hanife'nin cevap şu olmuş: 'Biz tartışırken hakikati arıyoruz ve karşımızdakini suçlamaktan öyle korkuyoruz ki, sanki başımızın üstünde kuş var da uçacakmış gibi davranıyoruz. Ama bakıyorum siz hep üste çıkmak için tartışıyorsunuz. Bu mirâdır ve yasaktır'.” (Faruk Beşer Yeni Şafak Gazetesi.19 Ağu 2016)

RIZA, İHLAS VE UBUDİYET EKSENİNDE DAVET ETMEK

Davet meselesi, varoluş meselemizdir. Bizi yaratan yaşama kodlarımızı ortaya koyan ve hayatımızın neticesini ebedi hayatımıza yansıtacak olan Rabbimizin emir ve iradesidir. Her iman ehlinin davet çizgisine sahip çıkma daveti yaşama ve yaşatma mecburiyeti olduğuna göre, bunu en sıhhatli, en doğru ve en rızaya uygun gerçekleştirme durumu karşımızda durmaktadır.

Her türlü virüsün dilimizi, dünyamızı ve maneviyatımnızı tehdit ettiği, yozlaştırdığı anlamsızlaştırdığı günümüz dünyasında daha dikkatli daha hassas olma mecburiyetimiz vardır. Algının hakikatin mahiyetine kastettiği günümüzde, duru, net bir duruşla vahyin temel öğretisinden sapmadan ubudiyet ve rıza vecdiyle davet eden davete ican eden ve davet çizgisinden geri kalmayan müstakim kul olma duasıyla...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum