Misafir Kalem

Misafir Kalem

Bir haşir sohbeti yolculuğu

A+A-

Ahir zaman alametlerinin çoğunun zuhur ettiği zamanımızda, bu alametlerin en fazla görüldüğü yerlerden biri de hiç şüphesiz maalesef bilim eğitimi adı altında –adeta— maneviyatsızlık eğitiminin verildiği kampus alanları olmaktadır. Bu alana girdiğiniz andan itibaren ruhunuzu sıkan bazı olumsuz tabloları hemen gözlemleyebilirsiniz.

Gayr-i ahlaki tavırlar içerisinde dolaşan insanlar, zulme uğrayan Müslüman bayanlar, havasından geçilmeyen büyük yaşta insanlar ile bomboş bakan gözlerle öyle yürüyen bir sürü genci çok rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz. Eğer siperinizi sağlam almamış iseniz bu olumsuz tabloların çok rahat tesiri altında kalabilirsiniz, maazallah.

İşte yine böylesine olumsuz tablolarla dolu bir kampus günü, insanın kafasını karıştırmaktan başka pek bir şeye yaramayan çok çok önemli(!) bilim adı altında öğretilen dersler ile kafalarımız karıştırılmış bir vaziyetteki üç arkadaş, üniversitenin insanı bunaltan olumsuz manzaralarından uzaklaşıyor olmanın huzuruyla, evin yolunu büyük bir sevinçle adımlamaya başlamıştık. Arkadaşlarımdan biri, benimle çoğu konuda aynı fikirde ve Tevhid inancı sapasağlam olan bir düşünce yapısında iken, diğer arkadaşım ise bambaşka bir hayat tarzını yaşayan ve Tevhid inancına dair ciddi şüpheleri ve bu konuyla ilgili çeşitli soruları bulunan bir düşünce yapısına sahipti.

Kendisiyle daha önce çeşitli konularda defalarca fikrî sohbetlerimiz olan arkadaşım ile yapmaya başladığımız bu eve dönüş yolculuğu sohbetimizde biraz konuşmaya başladığımızda “haşir’’ inancına dair ciddi şüphelerinin olduğunu öğrenmem çok zor olmadı. Kendisi her türlü fikre açık bulunan ve farklı fikirleri de her zaman büyük bir saygı ile dinleyen bir kişi olduğu için, kendisiyle yaptığımız böyle fikrî sohbetlerimizin çoğu çok güzel bir şekilde gerçekleşiyordu. O anlatıyor ben dinliyordum, ben anlatıyordum, o dinliyordu... Sonuçta da ikimiz de sohbetimize başladığımız andaki sahip olduğumuz fikirlere aynen sadık kalarak sohbetimizi tamamlıyorduk her seferinde. Yani anlayacağınız ne o benim fikrimi değiştirebiliyordu, ne de ben onun fikrini değiştirebiliyordum...

Yine tevafuken okul çıkışında karşılaşıp beraber yürümeye başladığımız bu yolculuğumuzda konu dönüp dolaşıp “haşir’’ meselesine gelmişti. Kafaların katran koyusu karanlıklar ile karıştığı zamanımızda haşir meselesinin insanların kafasında ciddi sorular oluşturacağını neredeyse bir asır önce Said Nursi Hazretleri, 10. Söz olan Haşir Risalesini ilk olarak yazmıştı. Bazen gaflet konusunda dahi olsa çok farklı fikirleri olan arkadaşım haşir konusuyla ilgili problemi olan çoğu insanın sorduğu meşhur sorulardan birini bana sormuştu bile: “Ben diyordu, görüyorum ve bunun yansımasını görme olarak elde ediyorum. Duyuyorum ve senin sesini duyarak bunu ispat edebiliyorum. Tadıyorum ve bir yemeği yediğimde tatma duygusunun varlığını idrak edebiliyorum. Konuşuyorum, seviyorum, anlıyorum ve ispatlarını yapabiliyorum... Ama hani ahiret nerede? Eğer varsa haydi bana ispat etsene...’’

Başta çok basit ve sıradan görünen bu sorunun cevabını ikna edici bir şekilde vermeye başladığınız anda, 10. Sözün getirmiş olduğu ispatların ehemmiyetini insan bir kez daha çok iyi idrak etme fırsatı buluyor. Evet haşre şüphesiz bir çoğumuz tüm zerrelerimizle iman ediyoruz ve belki de bu konuda çok şey bildiğimizi sanıyorduk, ama mesele ikna edici ispatlar ile haşrin varlığını anlatmaya gelince itiraf edelim ki, ne yazık ki yeterli olamıyorduk...

İşte ben tüm bu düşüncelerle arkadaşımı dinledikten sonra Risale-i Nurlardan haşir konusuna dair edindiğim bilgilerle arkadaşıma haşrin varlığına dair ikna edici delilleri günümüzden de örneklerle kendisine anlatmaya çalıştım. Arkadaşımı dinledikten sonra konuşma sırası bana geldiği için ben anlattım, o dinledi:

“Bak dedim kendin söylüyorsun; ‘örneğin ben sevgiyi, bu duyguyu yaşamaktan dolayı aldığım lezzet ile anlayabiliyor ve bunu ispatlıyorum’ diye. Diğer varlığını ispatlamamı istediğim duygularına da benzer açıklamalar getirdin, dedim. Peki bunlara karşı böyle bir açılım getiriyorsun da, aynı açılımını haşir (ahiret) inancına karşı neden getir miyorsun?
Örneğin bu kadar türlü türlü duygular ve sayısız güzelliklerle yaratılmış insana bu sınırlı dünyada bile bu kadar ikramda bulunulmuş iken acaba insanın bu sıkıntılı yerden sıkıntısız ve sınırsız bir yere gidecek olmamasını aklın kabullenebiliyor mu? ‘Hem kolumuza bakalım mesela’ diyerek bu sözü söylerken aynı anda kolumu uzatabildiğim kadar ileriye uzatarak; “Bak dedim ne kadar sınırlı yere kadar gidebiliyor. Sence kolumuzun sınırı bu kadar mı?” diyerek bizlerin asıl yurdumuz olan ahiret için yaratıldığımıza dikkat çekmek istedim.

Sonra “hayal duygumuzla ne kadar uçsuz bucaksız şeyleri hayal edebiliyoruz. Daha dünyada iken istikametli bir şekilde kullanıldığında ne kadar güzelliklere vesile olan bu hayal duygumuzu tam manasıyla kullanabilmek için sence başka bir yer olması gerekmez mi?” diye devam ettim.

“Hem mesela bir okul binasının varlığı içerisinde öğretmen ve öğrencilerin var olduğuna, akan bir suyun varlığı suyun bir çıkış yerinin olduğuna, bir elbisenin varlığı da bu elbiseyi giyecek kişilerin olduğuna işaret ettiği gibi, her bahardan sonra bir kış, her kıştan sonra da bir baharın yaratılmasının şu dünyadan sonra da ebedi bir yurdumuzun olduğuna delil değil midir?” diye sorularımı kendisine yöneltmeye çalıştım…

Sayısız güzellikler ve ikramlar ile donatılan insan onca sıkıntıyı, onca zahmeti, onca meşakkati ortalama 50–60 sene olan dünya hayatı için mi çekiyor? Eğer biz kendimizi sadece dünya hayatı ile sınırlı görürsek hem bizlere ihsan edilen bunca sınırsız güzelliğe haksızlık etmiş, hem de onca zahmete dayanma gücümüzü tüketmiş olmaz mıyız?

Hem yine bugün ahiretin varlığını bırak, Allah’ın varlığına bile inanmadığını söyleyen insanlar dahi neden acaba “Dünyadaki bunca haksızlığın, zulmün hesabı elbette bir şekilde başka bir yerde sorulacak ve mutlaka sorulmalı!” diye böyle şeyler söyleyerek, -kendileri farkında olmadan- fıtratlarında olan ahiret hayatının gereklikliliğini ve özlemini
dile getirmiyorlar mı acaba?

“Hem her şeyi bir yana bırakalım be arkadaşım! Bizler öldükten sonra hiç görüşemeyecek miyiz?” dedim tebessüm ederek. “Ben seninle ebediyen görüşmek isterim. Beni bu güzel sohbetlerinden mahrum mu edeceksin şimdi sen ölünce?” diye latife yaparak aslında kendisine çok önemli bir hususu, her insanda bulunan ebediyet aşkını hatırlatmaya çalıştım...

Bizim böyle sohbetimiz devam ederken arada da şüpheler ve soru işaretleriyle dolu cümlelerini bana aktarmaya devam ediyordu. Benimle aynı fikirde olan diğer arkadaşım ise sessizce ikimizin sohbetini dinleyerek yoluna devam ediyordu. Ben arkadaşımın sorduğu sorulara elimden geldiğince cevaplar verdikçe soruları da azalmaya başlamıştı. Konuştuk, sorduk, tasdik ettik, itiraz ettik, dinledik, düşündük ve yavaş yavaş yolculuğumuzun sonuna doğru geldik...

Yolculuğumuzun sonuna geldiğimizde arkadaşımın soruları bir hayli azalmış ve çok düşünceli bir hal içine girmişti. Anlattığım hakikatlere eski hali kadar itiraz etmese de hâlâ tam ikna olmamıştı. Ayrıca kendisine haşir meselesini anlatmadan önce imanın daha öncelikli şartları olan Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imanı tam anlatmadan, haşre imanı anlatmanın zorluğunu da yaşamıyor değildim. Ama konumuz buradan açıldığı ve vaktimiz de kısıtlı olduğu için ben elimden geldiğince meseleyi çok zorlaştırmadan ve çok derinine inmeden basit örneklerle haşrin ispatını ve haşre imanın gerekliliğini anlatmaya çalışıyordum. Biraz daha yürüdükten sonra artık kendisiyle olan yolculuğumuz son buluyordu. Kendisi bizlerden müsaade istedikten sonra durakta minibüs beklemeye başlamıştı. Ben de kendisiyle bu konuyu tekrar konuşmak üzere söz aldıktan sonra diğer arkadaşım ile kalan yolu adımlamaya başladım...

Eve gelir gelmez Haşir Risalesini açtım. Bu konuyla ilgili ne kadar eksiğim olduğunu ve Said Nursî Hazretlerinin haşir meselesini ne kadar mükemmel bir şekilde ispat ettiğini çok daha iyi idrak ettim:

“Kıyamet ve haşre pek benzeyen kış ile baharı her vakit bilmüşahede icad eden bir Kadir-i Zülcelal’den, insan nasıl ademe (hiçliğe) gidip kaçabilir, toprağa girip saklanabilir? Madem bu dünyada ona layık muhasebe görülüp hüküm verilmiyor; elbette bir mahkeme-i kübra, bir saadet-i uzmaya (sonsuz mutluluk diyarı) gidecektir.’’1

Bir yandan bu haşri iki kere iki dört eder şeklinde ispat eden bu muazzam hakikatlerin yer aldığı Haşir Risalesini okurken, bir yandan da bu çok önemli meseleyi arkadaşıma en güzel şekilde nasıl aktarabilirim diye düşünüyordum, biraz da iç çekerek...

Bir okul çıkışı sonrası gerçekleştirdiğimiz bu yolculuğumuzun sonunu maalesef müjde dolu haberlerle bitiremiyorum. Kendisiyle bu konuyu tekrar konuşma sözü aldığım arkadaşım ile bu konuyu maalesef tekrar konuşamadık. Kendisini bir kaç kere davet etmeme rağmen çeşitli nedenlerle müsait olmadığını belirterek sohbetimize hâlâ iştirak edebilmiş değil. Kısa bir süre önce kendisiyle bu konuyu görüşemesem de söylemiş olduğu bazı şeylerden dolayı hâlâ bu konuda ciddi tereddütlerinin olduğunu anlamam zor olmadı.

Bu yolculuğu ve bana göre çok önemli meseleyi yaşadıktan sonra kendime yönelik çeşitli sorularım oldu. O arkadaşım gibi olan daha ne kadar çok insan vardı kim bilir? Ve ben ne kadar gereksiz şeylerle ilgilenirken ne kadar önemli meseleleri kaçırıyordum, bazen farkında olarak bazen de olmayarak... Haşir, Tevhid, nübüvvet, lüzum-u Risalet, meleklere iman, Sünnet-i Seniyye, Siyer-i Enbiya, mu’cizat ve daha bunlar gibi bir çok önemli konuda ne kadar yetersizdim. Ve yine bu konulara su gibi muhtaç insanları bulup kendilerine bu hakikatleri aktarmakta ne kadar isteksiz davranıyordum farkında olmadan. Bu ve bunun gibi daha bir çok konu zihnimi kurcalarken kim bilir daha kaç insan bu güneş gibi aşikâr meselelere iman etmemenin(edememenin) ıstırabını yaşıyordu yollarda, evlerde, okullarda, kapalı mekanlarda, ruh dünyalarında, hayal âlemlerinde, kalp caddelerinde, akıl labirentlerinde ve daha kim bilir nerelerde...

Aslında hepimizin kendimize yönelik bir iç yolculuk yapıp bu ve buna benzer soruları ısrarla sorması gerekiyor diye düşünüyorum. Soralım ki eksikliklerimizi görelim ve tamamlayalım. Soralım ki güneş gibi aşikâr hakikatleri tam manasıyla idrak edelim. Soralım ki benim gibi bir haşir sohbeti yolculuğunun sonunda müjdeli haberler vermekten mahrum olmayalım...

İnanın bana bu ve buna benzer yolculukların sonunda hakikatin galibiyetiyle biten müjdeli bir haberi vermenin sevincinin ve lezzetinin tadına doyamayacaksınız... Ne yapayım çok istememe rağmen ben sizlere bu müjdeli haberi maalesef veremedim. Ama sizlerin müjdeli haberlerini hasretle ve büyük bir sevinçle bekleyeceğim.

Lütfen beni fazla bekletmeyin...
 
Dipnot:
1- Bu konuyla ilgili daha detaylı bilgi için bakınız: Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, 10. Söz Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2004 

(BY)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
5 Yorum