Dr. Bilal TANRIVERDİ

Dr. Bilal TANRIVERDİ

Hukukî Hak, Ahlâkî Sorumluluk: Hakkı Vermek Yetmez

Risale-i Nur perspektifinden kul hakkı, adalet ve sorumluluğun ahlâkî boyutu

Bir insan yaptığı yanlıştan pişman olabilir. Haksızlığını kabul edebilir, özür dileyebilir, hatta bir daha aynı hatayı yapmayacağına dair söz verebilir. Fakat bütün bunlar, haksızlığa uğrayan kişinin kaybettiği hakkı kendiliğinden geri getirmez. Çünkü pişmanlık, insanın kendi vicdanıyla kurduğu ilişkinin; hakkın iadesi ise başkasına karşı taşıdığı sorumluluğun bir parçasıdır.

İşte bu noktada önemli bir soruyla karşılaşırız: Bir haksızlığın kabul edilmesi, adaletin gerçekleşmesi için yeterli midir?

Hukuk ile ahlâkın kesiştiği bu soru, yalnızca bireysel ilişkileri değil, toplumsal hayatı ve kamu düzenini de ilgilendirir. Zira adalet, sadece yanlışın adını koymak değil, mümkün olduğu ölçüde bozulan dengeyi yeniden kurmaktır, korumaktır.

Emanetin sahibine verilmesi

Kur’an-ı Kerîm, adaleti soyut bir iyi niyet çağrısına indirgemez. Nisâ sûresinin 58. ayetinde şöyle buyurulur:

“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” (Nisâ, 4/58)

Ayette emanetlerin sahiplerine verilmesi ile adaletle hükmetme emrinin birlikte zikredilmesi dikkat çekicidir. Emanet, yalnızca korunması gereken bir eşya değildir. Bir insanın malı, hakkı, itibarı, izzeti, mahremiyeti ve kendisine duyulan güven de sorumluluk doğuran alanlardır.

Bu bakımdan adalet, yalnızca doğru hükmü vermekle tamamlanmaz; verilen hükmün gereğinin yerine getirilmesini de önemser. Hakkı sahibine teslim etmek, adaletin hem hukukî hem de ahlâkî boyutunu görünür kılar.

Bir kimsenin borcunu ödemesi, başkasına ait malı iade etmesi, sebep olduğu zararı gidermesi veya haksız yere zedelediği itibarı mümkün olduğu ölçüde onarması, bu sorumluluğun farklı görünümleridir.

Elbette her zarar aynı şekilde giderilemez.
Kaybedilen zaman geri getirilemez; kırılan güven bir anda yeniden kurulamaz, bazı itibar kayıplarının telafisi son derece güç olabilir.
Ancak telafinin güç olması, sorumluluğun ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Tam tersine, giderilemeyen zararın varlığı, sorumluluğun neden yalnızca sözle sınırlı kalamayacağını gösterir.

Adalet, öfkenin ve tarafgirliğin üstündedir

Kur’an'ın adalet anlayışı, insanın yalnızca kendi lehine olan durumlarda adil davranmasını yeterli görmez. Mâide sûresinin 8. ayetinde şu ilke ortaya konulur:

“Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur.” (Mâide, 5/8)

Bu ayet, adaletin ahlâkî sınavının özellikle anlaşmazlık ve çatışma anlarında ortaya çıktığını düşündürür.
İnsan, kendi hatasını açıklarken mazeretler üretebilir; başkasının hatasını değerlendirirken ise daha katı ölçüler kullanabilir.
Kendisine gösterilmesini istediği anlayışı başkasından esirgeyebilir.

Oysa adalet, kişinin kendisi için istediği hakkı başkası için de tanımasını gerektirir.

Burada önemli bir ayrım vardır: Bir insanın pişmanlığını dikkate almak başka, bu pişmanlığı gerekçe göstererek uğradığı zararı görmezden gelmek başkadır.

Merhamet, sorumluluğun karşıtı değildir.
Hakkaniyetli bir yaklaşım hem insanın değişme imkânını gözetir hem de zarar görenin hakkını görünmez hâle getirmez.

Bu nedenle özür, onarımın başlangıcı olabilir; fakat her durumda onun yerine geçemez.

Peygamberimizin (s.a.v) uyarısı: Borcu geciktirmek de zulümdür

Resûlullah'ın (s.a.v.) borç ve hak ilişkilerine dair bir hadisi, bu meseleyi son derece açık biçimde ortaya koyar:

“Ödeme gücü bulunan kimsenin borcunu geciktirmesi zulümdür.” (Buhârî, Sahîh, 2400)

Bu hadis, borç ilişkisini yalnızca iki kişi arasındaki ekonomik bir mesele olarak değerlendirmememiz gerektiğini gösterir. Borçlu kişinin mücbir sebepler ve çaresizlikler haricinden ödeme gücü bulunduğu hâlde keyfi olarak borcunu geciktirmesi, alacaklının hakkını kullanmasını engeller ve onun üzerinde haksız bir yük oluşturur.

Üstelik haksızlık her zaman bir malı zorla almak şeklinde gerçekleşmez.
Bazen bir hakkı vermemek, bazen verilmesi gerekeni sürekli ertelemek, bazen de karşı tarafın hakkını aramak zorunda kalacağını bilerek sorumluluktan kaçınmak biçiminde ortaya çıkar.

Bu noktada her gecikmenin aynı ahlâkî değerlendirmeye tâbi tutulamayacağını da belirtmek gerekir. Gerçekten ödeme güçlüğü çeken kişi ile ödeme imkânına sahip olduğu hâlde borcunu ödemeyen kişi arasında fark vardır. Hadisin dikkat çektiği husus, imkân bulunduğu hâlde hakkın geciktirilmesidir.

Dolayısıyla adalet, yalnızca borcun varlığını kabul etmeyi değil, imkân dâhilinde borcun gereğini yerine getirmeyi de gerektirir.

Risale-i Nur'da adaletin ölçüsü

Bediüzzaman Said Nursî'nin adalet anlayışında, ferdin hakkı ile toplumun menfaati arasındaki ilişkinin önemli bir yeri vardır. Risale-i Nur'da ele alınan adalet-i mahza ve adalet-i izafiye ayrımı, bu mesele üzerinde düşünmek için anlamlı bir çerçeve sunar.

Adalet-i mahza, ferdin hakkını bütünüyle gözeten ve hakların büyüklüğüne ya da küçüklüğüne göre keyfî biçimde vazgeçilmesini kabul etmeyen bir adalet anlayışını ifade eder. Bu yaklaşım, bir kişinin hakkının başkalarının menfaati adına kolayca feda edilmemesi gerektiğine işaret eder.

Buradan hareketle şu soruyu sorabiliriz: Bir kişinin hakkı, başkalarının rahatlığı veya bir kurumun itibarını korumak adına görmezden gelinebilir mi?

Bir haksızlığın kabul edilmesi kuruma zarar verecek diye gerçeği gizlemek, bir kişinin mağduriyetini büyütecek olsa bile meseleyi konuşmaktan kaçınmak ya da güçlü tarafın rahatlığını korumak için zayıf tarafın talebini önemsizleştirmek, adaletin mahiyetini tartışmalı hâle getirir.

Bununla birlikte, adalet-i mahza kavramını her somut hukuk uyuşmazlığında tek başına otomatik bir çözüm formülü olarak görmek de doğru değildir. Bediüzzaman'ın kavramları, kendi bağlamları içinde okunmalı; bunların günümüz hukukuna uygulanması dikkatli bir yorum gerektirmelidir.

Yine de temel ilke açıktır: Bir hakkın sahibi güçsüz olduğu için hakkı değersizleşmez.

İmam Gazâlî'nin (r.a) ahlâk düşüncesinde insanın yalnızca dışarıdan görülen davranışları değil, niyeti, kalbi ve nefsini denetleme biçimi de önem taşır. Bu yaklaşım, hak ve sorumluluk ilişkisini değerlendirirken kişinin kendi kendisini nasıl gerekçelendirdiği sorusunu gündeme getirir.

İnsan bazen yaptığı haksızlığı inkâr etmez; ancak onu küçültmeye çalışır. “Benim de haklı sebeplerim vardı”, “Zaten karşı taraf da hata yaptı” veya “Bu kadar büyütülecek bir mesele değil” diyerek sorumluluğunun ağırlığını azaltır.

Oysa insanın kendi davranışına bir açıklama getirmesi, o davranışın başkasında doğurduğu sonucu ortadan kaldırmaz. Niyet, davranışın ahlâkî değerlendirilmesinde önemlidir; fakat iyi niyet iddiası, başkasının hakkını ihlal etmeyi kendiliğinden meşru kılmaz.

İmam Gazâlî'nin (r.a) ahlâkî muhasebe anlayışıyla birlikte düşünüldüğünde, insanın yalnızca “Ben neden böyle yaptım?” diye sorması yeterli değildir. “Davranışım başkasında neye yol açtı ve bu sonucun hangi kısmından sorumluyum?” sorusu da sorulmalıdır.

İmam Rabbânî'nin (r.a) manevî terbiyeyi ve insanın iç dünyasını düzeltmesini öne çıkaran yaklaşımı da bu çerçevede değerlendirilebilir. Bununla birlikte, kalbin ıslahı ile başkasının hakkının iadesi birbirinin alternatifi değildir. Manevî arınma iddiası, insanlar arasındaki sorumlulukları ortadan kaldıran bir muafiyet olarak yorumlanamaz.

Abdülkadir Geylânî (r.a) ve Şah-ı Nakşibendî'nin (r.a) ahlâkî ve tasavvufî mirası da insanın nefsini denetlemesi, ihlâs ve sorumluluk bilinci açısından önem taşır. Ancak belirli bir sözü bu isimlerden birine atfetmek için güvenilir bir eser ve metin kaydı gerekir. Kaynağı belirlenemeyen sözleri onlara mal etmek, savunulan doğruluk ilkesine de aykırı olacaktır.

Modern hukukta sorumluluk ve onarım

Günümüz hukukunda da haksızlığın tespiti ile doğurduğu sonuçların giderilmesi birbirinden farklı meselelerdir. Bir fiilin hukuka aykırı olduğunun belirlenmesi, somut olayın özelliklerine göre tazminat, iade, eski hâle getirme veya başka hukukî sonuçları gündeme getirebilir.

Türk hukukunda da her uyuşmazlığın kendi koşulları içinde değerlendirilmesi gerekir. Bir borcun ödenmesi, bir sözleşmenin ihlalinden doğan zararın giderilmesi, kişilik haklarına yönelik bir saldırının sonuçlarının düzeltilmesi veya haksız bir müdahalenin sona erdirilmesi aynı hukukî rejime tâbi değildir. Hangi giderimin mümkün olduğu; olayın niteliğine, delillere, uygulanacak hukuk kurallarına ve ilgili kişinin talep edebileceği hukukî yollara bağlıdır.

Bu ayrım, ahlâkî sorumluluk bakımından da önemlidir. Hukukî sorumluluğun sınırları ile ahlâkî sorumluluğun kapsamı her zaman birebir örtüşmeyebilir. Bir davranışın hukukî yaptırıma bağlanmamış olması, onun mutlaka ahlâken doğru olduğu anlamına gelmez. Buna karşılık, bir insanın ahlâken kusurlu bulunması da tek başına belirli bir hukukî yaptırımın uygulanmasını haklı kılmaz.

Adaletin sağlıklı biçimde gerçekleşmesi, bu iki alanın birbirine karıştırılmadan, fakat birbirinden bütünüyle koparılmadan değerlendirilmesini gerektirir.

Dijital çağda unutulan sorumluluk

Bu mesele, dijital dünyada daha da görünür hâle gelmektedir.
Bir kişi hakkında yayılan yanlış bir bilgi, bağlamından koparılarak paylaşılan bir görüntü, doğruluğu araştırılmadan dolaşıma sokulan bir iddia veya sosyal medya üzerinden gerçekleştirilen bir itibar saldırısı, kısa sürede geniş kitlelere ulaşabilir.

İçeriği paylaşan kişi sonradan özür dileyebilir. Ancak ilk paylaşımın ulaştığı insanlarla düzeltmenin ulaştığı insanlar aynı olmayabilir. Yanlış bilgi silinse bile ekran görüntüleri, kopyalar ve arama sonuçları varlığını sürdürebilir.

Bu durumda sorumluluk, yalnızca paylaşımı kaldırmakla sınırlı olmayabilir. Somut olayın koşullarına göre düzeltmenin görünür biçimde yapılması, yanlış bilginin ulaştığı çevrelere açıklama sunulması ve doğan zararın giderilmesi için makul adımlar atılması gerekebilir.

Burada da her olay için aynı çözümün uygun olacağı söylenemez. Dijital içeriklerin kaldırılması, ifade özgürlüğü, kişilik hakları ve kamu yararı arasında dikkatli bir denge kurulmasını gerektirir. Ancak temel soru değişmez: Bir insanın itibarı zarar gördüğünde, zararı doğuran kişinin yalnızca kendi pişmanlığını ifade etmesi yeterli midir?

Dijital çağda sorumluluk, yalnızca ne söylediğimizle değil, söylediklerimizin hangi sonuçlara yol açtığıyla da ilgilidir.

Hakkı iade etmek, adaletin ahlâkî tamamlayıcısıdır

Bir haksızlıktan sonra yapılabilecekler, her zaman zararı bütünüyle ortadan kaldırmaya yetmeyebilir.
Bazı kayıplar telafi edilemez; bazı güven ilişkileri yeniden kurulamaz.
Bu gerçek, adaletin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, telafinin mümkün olduğu yerde sorumluluktan kaçınmamanın önemini artırır.

Haksızlığa uğrayan kişinin affetmesi, hukukî haklarından vazgeçmesi veya zararını sineye çekmesi gerektiği de söylenemez. Affetmek kişisel ve ahlâkî bir tercih olabilir; fakat her durumda hak sahibine yüklenebilecek bir ödev değildir. Aynı şekilde, özür dilemek de tek başına bütün hukukî sonuçları ortadan kaldırmaz.

Bu nedenle üç kavramı birbirinden ayırmak gerekir: Pişmanlık, sorumluluğu kabul etmek ve hakkı iade etmek.

Pişmanlık insanın kendi iç dünyasında başlar.
Sorumluluğu kabul etmek, yapılan fiilin sonuçlarıyla yüzleşmeyi gerektirir.
Hakkı iade etmek ise bu yüzleşmenin başkasına yönelik somut bir karşılık bulmasıdır.

Belki de adaletin en önemli sınavı, insanın kendi hatasını nasıl anlattığı değil, o hatanın yükünü kimin taşımaya devam ettiğidir.

Çünkü adalet, yalnızca “Yanlış yaptım” diyebilmek değildir.
Bazen alınanı geri vermek, bazen verilen zararı gidermek, bazen yanlış bir sözü düzeltmek, bazen de bir başkasının hakkını teslim etmek için gereken adımı atmaktır.

Hukukî hak, ahlâkî sorumlulukla birlikte düşünüldüğünde anlamını derinleştirir. Ahlâkî sorumluluk da başkasının hakkına somut bir karşılık vermediğinde eksik kalabilir.

Sonuçta şu soruyla baş başa kalıyoruz: Bir haksızlıktan pişman olmak mı adaleti tamamlar, yoksa mümkün olduğu ölçüde çiğnenen hakkı sahibine iade etmek mi?

Cevap hem hukukun hem de vicdanın önümüze koyduğu temel ölçüde saklıdır: Hakkı tanımak önemlidir; fakat adalet, hakkın sahibine ulaşmasıyla gerçek bir karşılık bulur.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum