Bediüzzaman: Kur'ân'ın her bir sûresi hattâ pek çok âyetlerin herbirisi birer mu'cize

Bediüzzaman: Kur'ân'ın her bir sûresi hattâ pek çok âyetlerin herbirisi birer mu'cize

Sahabelerin halka karşı vaziyetleri: Düşmanlarına şediddirler ve dostlarına ve mü'minlere rahîmdirler.

A+A-

(Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin BARLA LAHİKASI adlı eserinden bölümler.)

BEŞİNCİ MESELE

Mühim bir sırr-ı âyet:

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan, mecmûu mu'cize olduğu gibi, her bir sûresi dahi bir mu'cize, hattâ pek çok âyetlerin herbirisi birer mu'cize veya bir lem'a-i i'câzı gösterir bir tarzdadır. Meselâ, Sahâbeden bahseden âhir-i Sûre-i Feth olan âyeti, ki مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ 1 dan başlar, bütün huruf-ı hecâiyeyi tazammun etmekle beraber, Sahabenin tabakat-ı meşhuresinin—ki Ashâb-ı Bedir, Şühedâ-i Uhud, Ashâb-ı Suffa, Ehl-i Bîat-ı Rıdvân gibi şöhretgîr-i âlem tabakatın—esmâsının adedine işaret ediyor. 

Ve şu âyetten evvelki هُوَ الَّذِۤى اَرْسَلَ رَسُولَهُ 2 âyeti, altmış üç harf olduğundan, ömr-ü Nebeviyyeye işaret ettiği gibi, bahsettiğimiz âyetle beraber Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhud ve Ehl-i Beyt-i Nebevînin adedini gösterir. İşte, âhirdeki âyetin adedi iki yüz altmıştır. Ashab-ı Bedir, şühedâ-yı Uhud'la beraber, Bedirle Uhud şühedâsından bulunan bir tek sayılmak, hem isimleri bir olanlar bir sayılmak şartıyla, iki yüz altmıştır.

Aynı âyetteki hurufat gibi Ashab-ı Bedir, Ashab-ı Suffa ile söylediğimiz şartla beraber, iki yüz altmış dört eder. Âyetten dört fazladır ki, Hulefa-yı Erbaa veya Hamse-i Âl-i Abâdan dördüne işaret vardır. Âyette herbir harfin ne kadar tekerrür ettiği ve Ashab-ı Bedir ve Uhud ve Suffanın esmâsına ne derece muvafık adet göstermesine, gelecek hurufata dikkat et:

Hemze lâfzî (9) gayr-ı melfuzu (15) muvafık geliyor.

ب (4) ت (8) ث (3) muvafık, ج (8) muvafık, ح (3) خ (10) د (6) ذ (3) muvafık. ر (16) muvafık, ز (6) muvafık, Uhud ve Suffa'dan س (7) muvafık, Suffa'dan ش (2)muvafık, Suffa'dan ص (2) muvafık, Bedir'den ض (2) muvafık, Suffa'dan ط (1) ظ (3) Uhud'da Abâdile-i Seb'a, Hulefâ-yı Selâse ع (10) muvafık, Suffa'dan غ (6) ف (14) ق (1) muvafık, Bedir'de ك (6) ل (34) م (24)muvafık, ن (16) muvafık, ه (16) و (15) ى (12) muvafık, لا (2) ا (18) muvafık...

İşte şu hurufatın yarısı Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhud'da muvafık gelmesiyle gösteriyor ki, gayr-ı muvafık olanlar başka tabakâtın adedine muvafıktır. Mesela, Ehl-i Bîat-ı Rıdvân gibi tabakât-ı meşhureye...

Hem câ-yı dikkattir ki:

ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا 3

âyetinde şu âyet gibi, bütün huruf-u hecâiyeyi tazammun etmiş. Fakat bunun aksine olarak, o hurufatın tekraratı acip bir tarz-ı münasebettedir. Şu âyet ise birbirine bakıyor. Kardeş kardeşine muvafık gelmiyor. Demek şu âyetteki hurufatın vazifesi, âyetin mânâsını teyid ederek, bahsettiği Sahabelerin esmâsına bakıyorlar. Evet, şu âyet-i kerîme, cümleleriyle gösterdiği aynı hükmü, yine kelimeleriyle, hurufatıyla aynı mânâya işaret eder. Meselâ, şu âyetin hurufatları Ashaba baktıkları gibi, kayıtları da Ashabın sıfat-ı meşhuresine bakar. O sıfatı göstermekle o sıfat sahiplerine parmak basıyorlar.

Mesela: وَالَّذِينَ مَعَهُ 4 daki maiyet-i hassa, sohbet-i mahsusayı zikretmekle Ebu Bekiri's-Sıddık'ın medar-ı fahri ve şöhreti olan maiyet-i hassa ile başına parmak basıyor. اَشِدَّۤاءُ عَلَى الْكُفَّارِ 5 şiddet-i hamiyet-i İslâmiyeyle küffâra galebe-i kat'iyesiyle şöhretşiâr olan Hazret-i Ömer'i âyine gibi gösterir.

رُحَمَۤاءُ بَيْنَهُمْ 6 şefkat-i rahîmâneyle meşhur-u enâm olan Hazret-i Osman-ı Zinnûreyne parmak basıyor.

تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا 7 kaydıyla, rükû ve secdede devam ve kesrette meşhur olan Hazret-i Aliyyi'l-Murtazâ'ya işaret ediyor.

يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللهِ وَرِضْوَانًا 8 cümlesiyle Ehl-i Bîat-ı Rıdvân'a,

سِيمَاهُمْ فِى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ 9 Ashab-ı Suffa'ya,

ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ 10 fukahâ ve ulemâ-i Sahabeye,

وَمَثَلُهُمْ فِى اْلاِنْجِيلِ 11 Ashab-ı Huneyn ve Fetih, Uhud ve Bedir'deki Sahabelerin nâmdar yiğitlerine işaret ettiği gibi, enbiyadan sonra benî Âdem içinde en yüksek, en nâmdar, en mümtaz olan Sahabelerin medar-ı rüçhâniyetleri, menşe-i imtiyazları ve mâden-i meziyetleri olan secâyâ-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye ve muamelât-ı galiyeye o mezkûr kayıtlar ve sıfatlarla işaret ediyor. O kayıtlarla diyor ki:

Sahabelerin halka karşı vaziyetleri: Düşmanlarına şediddirler ve dostlarına ve mü'minlere rahîmdirler. Cenâb-ı Hakka karşı rükû ve secdede kemâl-i itâattadırlar. Her işlerinde Cenâb-ı Hakkın rıza ve fazlını kastederek kemâl-i ihlâstadırlar. Hem Sahabelerin ilimde ve amelde ve siyasette ve askerlikte gösterdikleri fevkalâde metanet ve terakki ve sebat ve tefevvuku, maziden Tevrat ve İncil'i işhad ederek mu'cizâne ve müstakbelden ibadet ve cihad vazifesinde harikulâde hareketleri ihbar ederek mu'cizâne mâzi ve müstakbelde iki ihbar-ı gaybî ile Sahabelerin i'câzkâr ahvâlini haber vermekle, şu âyette bir lem'a-i i'câzı gösterir. Ve âyetin daha başka çok işaretleri vardır. İzahı uzun olduğundan ve ihâtamız nâkıs ve elimiz kısa bulunduğundan kısa kestik.

İşte, madem şu âyet, hem cümleleri, hem kelimeleri, hem hurufatıyla, ayrı ayrı vazifeleri gördükleri halde, mânâ-yı maksudun etrafında toplanıp ona bakıyorlar. Acaba bilmediğimiz ve beyan etmediğimiz, şu âyetin daha çok esrar-ı acîbeyi cami olduğu anlaşılmaz mı?

1) "Hz. Muhammed (a.s.m.) Allah'ın resulüdür." Fetih Sûresi, 48:29.
2) "Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hidâyet ve hak din ile gönderen Odur." Fetih Sûresi, 48:28.
3) "Sonra Allah, bu kederin ardından size bir emniyet, bir uyuklama hali verdi..." Âl-i İmrân Sûresi, 3:154.
4) "Onunla beraber olanlar..." Fetih Sûresi, 48:29.
5) "Kâfirlere karşı şiddetli..." Fetih Sûresi, 48:29.
6) "Kendi aralarında merhametlidirler." Fetih Sûresi, 48:29.
7) "Sen onların rükû ve secde ettiklerini görürsün." Fetih Sûresi, 48:29.
8) "Onlar Allah'ın lütfunu ve rızasını şiddetle isterler." Fetih Sûresi, 48:29.
9) "Yüzlerinde secdelerin izlerinden nişanları, alâmetleri vardır." Fetih Sûresi, 48:29.
10) "Bu, onların Tevrattaki vasıflarıdır." Fetih Sûresi, 48:29.
11) "İncildeki vasıfları ise şöyledir: …" Fetih Sûresi, 48:29.

Said Nursî