Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

Allah 'akıl fikir' versin-1

A+A-

Trabzon'da 80'li yılların başlarında, özellikle basın yayın hizmetlerinde bizimle çalışan bir kardeş vardı. Sonra resmî bir işe girince, görüşemez olmuştuk. Belki yıllar sonra görüştüğümüzde ise, eski hizmet günlerini hasretle yâd eder ve teselli olurdu. Yine belki on yıllar sonra olan bir görüşmemizde: "Abi bu bölgede sizin bir tanınmışlığınız var, mesâileri ayrı olan Nur cemaatlerini bir araya getirmeye çalışarak onlara bir düzen versek olmaz mı?" diye temennilerde bulunuyordu. Ben de "Kardeş zaten görüşüyoruz, herkes müspet şekilde hizmetine devam ediyor. Sen merak etme" diyor ve içimizden de, "Ya mübârek, sen daha yıllardır derslere gelmemişsin, kimi kimseyle irtibatın olmamış. Birden ortaya çıkıp da kime ne diyeceksin?" diye geçirdiğimiz de olmuştur. O kardeşle uzun süredir görüşemiyoruz yine maalesef.

Bunu niye anlattım? Cemaatin ve hizmetin önemli dönemlerinde çoğu zaman meşveretlerde birleştirici yönüyle değil de ayrıştırıcı yönleriyle bulunmuş, uzun süredir de ne istişarelerde ne de derslerde gördüğümüz; fakat kalemi 'yazmak zorunda' kalmış, bakıp da göremediklerimizi bile bize göstermiş, benim bildiğim, İspanyolca hariç çoğu dilleri bilen ve benim, onun yanında kapı mandalı bile olamayacağım kapasitede bir "akıl fikir" sahibi ve kalem erbabı olan bir arkadaş, bizim Trabzon'daki kardeş gibi ortaya çıkmış, istişarelerde görüşülmesi temennisiyle kendini dışarıda tutarak, Nur talebelerine hitaben "Bu insanlar, Bediüzzaman'ın ne dediğini öğrenmek için mi yoksa Kur'an'ın ne dediğini öğrenmek için mi Risale okuyorlar?" diye bir sual ile başlayan bir dizi yazılar yazıvermiş. Asıl konunun Nur talebeleri olduğu yazılarında, Hulusi abinin bazı dersleri ve Fırıncı abinin ayakkabı araması dışında, Nur talebelerinin mehdi beklemek ve birbirine papağan gibi Risale okumak dışında kayda değer bir şey yapmadıkları nazara verilerek, bazı kısımlarda da Said Nursi Hazretlerine de ciddi itirazlar edilmiş.

Kendi yakın arkadaşı ve benim daha önceki itirazlarımdan dolayı da beni epeyce incitmiş olan bir muhteremin, onun hakkında, "O, her şeyi biliyor; münferit, münekkit, merdümgiriz, müfritâne irtibatsız, münferit ve dar kapsamlı menfilikleri neredeyse Nurun hizmet tarzına yükler bir hâlet-i ruhiyede, topyekün suçlama yolunu seçen biri" dediği bu arkadaşı, aslında bu kısa tanıtım iyice ele veriyor. Yani kendi hâline bırakmak daha iyi. Fakat serde acelecilik var. Neyleyim ki bazen böyle şeytan taşlamak bize düşüyor. Bunu biraz da ileride bir ehl-i hamiyetin "Yahu, bu itiraz ve ithamlara hiç cevap verecek biri çıkmadı mı?" serzenişine muhatap olmaktan çekindiğimiz için de yapıyoruz herhalde.

Evet, ne sormuştu arkadaş? Nurları okurken hangi maksatla, Said Nursi'yi mi Kur'an'ı mı anlamak için okuyoruz? Nasıl soru ama? Acaba bu değerli yazarın yazılarını, hangi maksatla okusak şaşırdık? Çünkü çeviriden tut, bir sürü telif eseri de var. "Kur'an-ı Hakîmin esrarından mânevî ilaç olan" Risaleleri neyi anlamak için okumak lazım olur ki? Said Nursi Risaleler için "Sözlerdeki hakaîk ve kemalât benim değil, Kur'an'ındır ve Kur'an'dan tereşşuh etmiştir" diyor. Şimdi bu ortadayken, Said Nursi bile Kur'an'ın ne dediğini anlamak adına "Ben de sizin ders arkadaşınızım" derken bize, bu eserleri okuyanlara "Siz neyi anlamak için bu eserleri okuyorsunuz?" diye sorulur mu? Ya da sormak ayıp olmaz mı? Adam daha işin başında iliği yanlış iliklemiş. Devamını bu yanlışın üzerine bina edince, ortaya düzeltmek ve ikaz adına bir süre evham binivermiş.

Bu Risale-i Nur hareketi, Üstadın vefatıyla birlikte büyümüş, gelişmiş; sonra benim tespit ve gözlemlerimle kendinin de içinde ve müsebbipleri arasında olduğu gruplaşmalar olarak cemaat, cemaatlere dönmüş. Asıl kıyamet de ondan sonra kopmuş. Bak neler olmuş, neler?

Bir nur talebesi, Sözler'i eline alıp Pencereler Risalesi'ni okuyunca, bunların birer katre olduğunu anlıyor ve okuyormuş. Tam bu katrelerin alındığı asıl memba olan Kur'an ummanına açılıp bu eşsiz tefekkür hazinesinden nasiplenmeye can atınca da nasıl oluyorsa birden "esrarengiz bir el", "hayır sen Kur'an ummanına açılamazsın" diyor ve Kur'an'ın içine girmeye engel olup buna fırsat vermiyormuş. Nasıl yani? Aynen böyle yazmış bu "akıl fikir" veren arkadaş. Utandım gerçekten, çok üzüldüm. Yahu arkadaş, sadece on sayfa kadar olan Münacat Risalesi'nde saydım tam dokuz yerde "Resûl-ü Ekrem (ASM) tâlimi ve Kur'an-ı Hakîmin dersi ile anladım ki" diyerek, bizi her satırında Kur'an'a davet eden Said Nursi, başka ne desin? Risale okuyan insan, zaten her an o ummanla iç içe. Ayrıldığı an yok ki tekrar dalsın. 

Arkadaş, ömrümün önemli bir kısmını medreselerde, devamı ise vakıfâne hizmetlerde geçti ve geçiyor. Bizi, Kur'an'dan istifadeden men eden bu "esrarengiz ele" rastlamadım daha bir türlü. Bu nasıl bir el ve bu cümle, ne kadar haksızca bir ithamı barındırıyor! En geri bir nur hâdimi olarak benim elimde on kadar meal ve dört tane de tefsir var. Beş defa bütün Kur'an mealini bitirdim ve lüzum anında da tefsirlere başvuruyorum. Şu ana kadar da buna engel bir el görmedim. Nurları okuyan insan, zaten devamlı Kur'an'ın kapısındadır ve onun Kur'an'ın bütününden istifadesini engelleyen bir el de yoktur ve olamaz elbette, kendi ihmal ve tembelliğimizden başka. Zaten devam eden kısımda geçen "Nur müellifini, azim ve sebatla takip eden kişi, sürekli olarak artan bir şevkle kendini Kur'an semasının sonsuzluğunda bulur" cümlesiyle de çürütüyor kendini. Demek bir el dediği şey, kendi nefis ve tembelliğimizden başka bir şey değil. 

Kendi adıma her zaman beklediğim bir çalışma teklifi de var yazılarda. "İslam medeniyetinin kendi kendine yükselişe geçmişini beklemeyin" diyor arkadaşımız. Üstadın önümüze koyduğu medeniyet formülünden, güncel modeller üretin, komutunu veriyor nur talebelerine. Gerçekten bu teklif işte tam isabetli. Fakat başta kendisi kimsenin elinden tutan mı var acaba? Yoksa burda da bir esrarengiz el mi müdahil oluyor? 

Nurları okurken, lügate bakmanın caiz görülmediği, açıklama yapmanın yoldan çıkmak anlamına geldiği "gerçek mi" acaba? İmam-ı Şafii bile terk edermiş cemaati, açıklama yapılırken. Vah ki vah! Her şeyin yeri, zamanı, tarzı, mutedil hâli vardır da umuma ders okumanın yok mudur? Bu konuda gerek şahsî gerek de umumî derslerin daha verimli olması noktasını, saatlerce tartıştığımız vakidir. Bazı tavsiyeleri biliyorum ve uyguluyoruz ama İmam-ı Şafii'nin dersi terk etmesi, hizmet hayatımda hiç duymadığım ve böyle inanılmış olması da imkânsız. Herhalde yazara mahsus bir üretim olsa gerek. Yani umuma ders okuyan bir arkadaş, lâyüsel mi olmalı? İstediği gibi mi okuyup bazen olduğu gibi işi çığırından mı çıkarmalı kardeş? Bir de bunu, haşhaşi eğilimine bağlamış ki bu da işin şakası ve antika bir cehalet yönü olsa gerek.

Evet, bir "hayalî Bediüzzaman" uydurması da almış başını gidiyor. Bu "akıl fikir" sahibi de öyle diyor. Bediüzzaman "Ben bir kuru çubuk hükmündeyim",  "Beni hatasız görmeyiniz" demesine rağmen, "siz onu hatasız görüp beşerî arızalardan münezzeh mertebesine yükseltip otomatikman Kur'an ve sünneti devre dışı bırakmış oluyorsunuz" demeye getiriyor. Haşa yüz binlerce haşa. Buna delil olarak sunduğu hususa baktığımızda ise, aslında topun ağzına Bediüzzaman'ı koyduğunu görüyoruz. Yani Kur'an'ın cemaatsiz kalmaması için zevki safayı, uyku ve rahatı tatmamış bir ehl-i sünnet kalesini, bir yönüyle Kur'an ve sünneti incitmekle suçluyor. Delili de Kastamonu Lahikası'nın başlarında geçen bir hadîs-i şerifin tahlili. Kastamonu Lahikası'nın başlarındaki bu hadîs "Ahirzamandan haber veren mühim bir hadîs" başlığı altında Üstadın bir hadîs-i şerif tahlili. Bu tahlilden yola çıkan "zor zaman yazarı" arkadaş, bu tahlil ve burada ahir zaman ile ilgili verilen tarihlerin, kıyamet vakti ile ilgili olduğunu, bunun da "Kıyamet vaktini Allah'tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği hakikatini" incittiğini; uygulamanın Üstattan gelen her şeyi Kur'an'a ve sünnete bakılmaksızın kabul etmek şeklinde olduğu ve bunun da büyük bir tehlike olacağı uyarısında bulunuyor. 

Gerçekten teşekkür ederiz, iyiliğinizi unutmayacağız! Ömür boyu minnettarız size! Yalnız aklıma takılan bir iki husus ve itirazlarım var. Üstadın kıyamet ile ilgili anlattıkları, senin sanrıların cinsinden değil ki böyle bir tehlike olsun. Bir kere bu metin bir hadîs-i şerif yorumu bir mektup. Yani haberi veren, Bediüzzaman değil. O, sadece bu hadîsin mübârek bir ay ve vakitte hatıra gelmesine binaen açıklıyor ve yorumluyor. Peki kim yazıyor ve yorumluyor bu hadîs-i şerifi? Hani yine bu değerli arkadaşın ifadesiyle allâme ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin ve meşhur âlim Zeynel Abidin Efendi'nin Bediüzzaman'ı "Dâr-ul Hikmete" niçin aldınız sualine cevaben "Çok iyi ilm-i hadis bilir" dediği Bediüzzaman. Hem de yazının altı yerinde "Gayb bilgisi Allah katındadır" diyerek açıklıyor. Daha ne desin arkadaş? 

Bunu okuyan her kim olursa olsun, "Bu hadîse göre, kıyametin zamanı böyle anlaşılıyor ama altı defa yine "Doğru bilgi Allah katındadır" dediğinde Risale-i Nur, Kur'an ve hadîsin yerini nasıl almış olur? Bu ne zalimâne bir yaklaşım ve aymazlıktır. Bu yaklaşım, bir gareze dayanmıyorsa, düpedüz bir cehalet ilânıdır. Ve iş burada da kalmamış. Bu tarz yaklaşım, insanı sonunda Said Nursi'nin her dediğinin doğru, her hükmünün kıyamete kadar bâki olduğu noktasına götüreceğini de ekliyor. Bu da mâlum yapıyı hatırlatıyormuş. Böyle ikazlarda bulunuyor bu aklıevvel. Yahu arkadaş, Said Nursi bir muceddid, bir müfessir, dost ve düşmanın ittifakı ile bir dâva adamı. Bir muceddid ve müfessirin, Kur'an'a ayna olmak ve hizmet etmek dışında ne gibi bir sözü ya da hükmü olabilir? Veyahut onun sözünün, hükmünün doğruluğunu, yanlışlığını biz mi tartıp tartışacağız ki böyle bir tespitte bulunalım. 

Öyle bir kıyas yapıyor ki bu kıyasla ortaya koyduğu zırvayı, İstanbul çeşmeleri kırk sene aksa temizleyemez. Güya Peygamber Efendimiz (ASM) tayin ettiği komutanının ertesi gün ne yapacağını bilmezmiş. Bediüzzaman ise, bir kimseyi bir göreve tayin ettiğinde, onun ömrü boyunca işleyeceği her şey, masumiyet kazanmış olurmuş. Sebebi de güya Said Nursi "gayb âşina" gözüyle istikbali görerek o tâyini yapıyormuş. Cemaat aynen böyle inanır ve uygularmış. 

Gerçekten bunu okurken yüzüm kızardı, nefesim kesildi, nutkum tutuldu. Yahu Bediüzzaman kimi, nasıl tayin etti de o, ömür boyu mâsum oldu? Bir isim var mı? Cemaat öyle inanıp uygulasaydı Üstadın "vekilim, varisim" dediği insanlara, nerdeyse her on senede itiraz eder, hatta üzülerek ifade ediyorum çeşitli yakıştırmalar yapılır mıydı? Bu ne hadsizlik ve aymazlık ve cehalettir? Çirkin bir kıyas ve bir benzetmedir? Bir kere Peygamber Efendimizin "gayb aşina gözü" Kur'an'ın ve Rabbimizin Ona taktığı bir gözdür ki Kur'an'la istikbali aydınlatmış ve ayrıca İstanbul'un Fethi dahil birçok ihbâratı yine Allah'ın Ona bildirmesiyle haber vermiştir. Bediüzzaman da Kur'an'ın dersi ve Resulü Ekrem'in (ASM) tâlimi sayesinde bazı müjdeler vermiştir. Bunlardan meselâ Rusya'nın yıkılıp o bölgede medresesinin yapılacağından tut, birçok hususî mujdeleri de tahakkuk etmiş, görünmüş, bilinmiş hususlar. Yani bu arkadaşın hadsiz, haksız, saygısız, ilgisiz bir şekilde güya haber verdiği, cemaatin haşhaşi tohumu sakladığı ve ilerde mâlum yapıya döneceği hezeyanı cinsinden değildir bunlar.

Evet dostlar, en az üç yazıda biteceğini zannettiğim tespitlerimize devam edeceğiz. İyi niyetli çıkışlara kapımız, gönlümüz her zaman açıktır. Ama böyle âleniyete dökülen, bazı eksik ve hususî kanaatlere dayanan, gareze yakın hususlar aklımıza ve gönlümüze feyiz vermek yerine yaralar açıyor. Hele bu tip yaralar dost bildiklerimizden gelince daha da derin oluyor.

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
5 Yorum