Zafer KARLI
Şeytanın En Tehlikeli Oyunu: Fıtratın İstikametini Bozmak
Fıtrat ve insanın yaratılış gayesi
İnsan, Allah’ın kendisine verdiği fıtrat üzere yaratılmıştır. Fıtrat, yalnızca bedenî yapıdan ibaret değildir. Akıl, kalp, vicdan, şuur ve çeşitli istidat ve kabiliyetler de bu yaratılış zeminine dahildir. Kur’ân-ı Kerîm, insanın bu yaratılış esasına dikkat çekerek “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat”tan söz eder. (1)
Bu sebeple fıtratın bozulmasını, insanın yaratılışının bütünüyle değişmesi şeklinde anlamak doğru değildir. Daha isabetli ifade, insanın fıtrî istikametinden uzaklaşması ve kendisine verilen kuvveleri yaratılış gayesine aykırı biçimde kullanmasıdır.
Şeytanın insan üzerindeki faaliyeti de esasen burada ortaya çıkar. Şeytan insanı zorlayamaz. Fakat vesvese, telkin, tezyin ve iğva yoluyla nefsin hoşuna giden şeyleri süsleyerek insanı sırât-ı müstakimden uzaklaştırmaya çalışır.
Dolayısıyla şeytanın hedefi fıtratı ortadan kaldırmak değil, fıtrî istikametin üzerini perdelemek ve insanın sahip olduğu kuvveleri yanlış yönde kullanmasına zemin hazırlamaktır.
Şeytan fıtratı değiştirmez, istikameti bozmaya çalışır
Kur’ân, şeytanın insan üzerinde zorlayıcı bir hâkimiyeti bulunmadığını açıkça bildirir. Şeytan kıyamet gününde kendisine uyanlara şöyle diyecektir: “Benim sizin üzerinizde bir gücüm yoktu; sizi çağırdım, siz de bana uydunuz.” (2)
Demek ki insanın iradesi ortadan kalkmaz.
Şeytan çağırır, nefis meyleder, insan tercih eder.
Bu ayrım önemlidir. İnsan yaptığı kötülüğü bütünüyle şeytana yükleyerek kendi sorumluluğundan kurtulamaz. Şeytanın vesvesesi bir zorlamaya dönüşmez; insanın tercihiyle fiil hâline gelir.
Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’da yaptığı tahlil de bu noktayı açıklar. İnsandaki nebâtî ve hayvanî kuvveler, insanın yüksek mânevî latifelerine galebe ettiğinde kişi âkıbeti düşünmeden hazır ve geçici lezzetlere yönelebilir. (3)
Buradaki problem şehvet, öfke, merak veya maddî ihtiyaçların varlığı değildir. Bunların her biri insanın yaratılışında bulunan kuvvelerdir.
Asıl problem, bir kuvvenin sınırını aşarak insanın diğer yüksek istidatlarına galebe etmesidir.
Şeytanın desisesi nasıl işler?
Şeytan çoğu zaman insanı doğrudan büyük bir kötülüğe sevk etmez. Önce bir arzu tahrik edilir. Sonra o arzu süslenir. Ardından yanlış için mazeretler üretilir. Yanlış tekrarlandıkça alışkanlığa dönüşebilir. Alışkanlık zamanla normal görülmeye başlanır. Nihayet insan, yaptığı şeyin yanlışlığını sorgulamamaya başlayabilir.
Şeytanın desisesi bu noktada daha tehlikeli bir hâl alır.
Şeytanın asıl kazancı yalnızca insanı günaha düşürmek değil, düştüğü yanlışı savunacak hâle getirmektir.
Bediüzzaman’ın 13. Lem’a’da yaptığı teşhis burada önem kazanır. Şeytanın mühim desiselerinden biri, insana kusurunu itiraf ettirmemektir. Çünkü kusurunu itiraf etmeyen insan istiğfar ve istiâze yoluna kolayca giremez. Bunun için şeytan insanın enâniyetini tahrik eder ve nefsi kendisini âdeta bir avukat gibi müdafaa etmeye sevk eder. (4)
Böylece insan yalnızca hataya düşmez; kendi hatasının müdafaasını da yapmaya başlar.
Fıtrî istikametten uzaklaşmanın günümüzdeki görünümleri
Bu mekanizma günümüzde farklı biçimlerde görülebilir.
Cinselliğin mahremiyet, sorumluluk, aile ve ahlâk ölçülerinden koparılarak yalnızca haz merkezli bir alana indirgenmesi bunlardan biridir. Buradaki mesele herhangi bir kişiyi veya topluluğu hedef almak değildir. Asıl mesele, şehvet kuvvesinin insanın diğer yüksek istidatlarına galebe etmesidir.
Pornografinin yaygınlaşması ve insan bedeninin bir tüketim nesnesine dönüştürülmesi de bu açıdan değerlendirilebilir. İnsan, bir kuvvenin hâkimi olmak yerine onun sürekli beslenen arzularının takipçisi hâline gelebilir.
Aile, sadakat ve nesil sorumluluğunun geri plana itilmesi de fıtrî dengenin zayıflamasına yol açabilir. Anlık hazların uzun vadeli sorumlulukların önüne geçirilmesi, insanın sorumluluk taşıyan yönünü geri plana itebilir.
Tüketim kültüründe insanın değerini sahip olduğu eşya, görünüş, beden, para veya sosyal statü üzerinden ölçmesi de benzer bir tehlike taşır. Böyle bir anlayışta insanın değeri sahip olduklarıyla ölçülmeye ve nefsin talepleri hayatın merkezine yerleşmeye başlayabilir.
Dijital ortamlar da bu süreci hızlandırabilir. Beğenilme, görünür olma, kıyaslanma, gösteriş, öfke ve şehvet gibi duygular sürekli uyarılabilir.
Burada teknoloji veya modern hayatın kendisini suçlamak doğru değildir. Mesele, insanın sahip olduğu imkânların nefsin arzularını sürekli besleyen araçlara dönüşmesidir.
Bütün bu örneklerde ortak nokta şudur:
İnsanın bir kuvvesi, insanın bütünlüğünün önüne geçirilmektedir.
Nefis ile şeytan arasındaki ilişki
Şeytan ile nefs-i emmâre aynı şey değildir. Şeytan vesvese verir ve kötülüğü süsler. Nefis hevâsına meyleder. İnsan ise iradesiyle tercih eder.
Bu sebeple insanın mânevî mücadelesi yalnızca dışarıdan gelen vesveselere karşı değildir. İnsan, kendi nefsinin hevâsıyla da mücadele etmek zorundadır.
Nefis bir şeye meylettiğinde şeytanın telkini ona bir gerekçe sağlayabilir. İnsan da bu gerekçeyi kabul ettiğinde tercih ortaya çıkar.
Bu noktada insanın önemli zaaflarından biri, kendi nefsinin lehine hüküm vermesidir.
Şeytanın en tehlikeli desisesi: Nefsi müdafaa ettirmek
Risale-i Nur’un bu konudaki en dikkat çekici teşhislerinden biri, nefsin kendi kusurunu görmek istememesidir.
Bediüzzaman şöyle der:
“Şeytanın mühim bir desîsesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir; tâ ki, istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enâniyetini tahrîk edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, âdeta taksirattan takdis etsin.” (5)
Bu ifade, şeytanın insan üzerindeki faaliyetinin en ince noktalarından birini gösterir.
İnsan hata ettiğinde iki farklı yol ortaya çıkar. Hatasını görüp düzeltmeye yönelmek veya hatasını savunup kendisini haklı çıkarmaya çalışmak.
Bediüzzaman ikinci hâlin tehlikesine dikkat çeker:
“Evet, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse de, yüz tevil ile tevil ettirir.” (6)
Nefis kendisine “nazar-ı rıza” ile baktığı için kendi ayıbını göremez. Ayıbını görmeyince itiraf etmez; itiraf etmeyince istiğfar ve istiâzeye yönelmez. (7)
Şeytanın asıl istediği, insanın bu muhasebe kapısını kapatmasıdır.
Bu sebeple Bediüzzaman’ın şu ölçüsü son derece dikkat çekicidir:
“Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur.” (8)
Buradaki mesele insanın sürekli kendisini suçlaması değildir. Mesele, nefsin kendi kusurunu görmez hâle gelmesidir.
Nefsini ittiham etmek
Risale-i Nur’un gösterdiği çıkış yolu, nefsin sürekli temize çıkarılması değil, gerektiğinde nefsin hesaba çekilmesidir.
Bediüzzaman, nefsin gururundan kurtulmanın yollarından biri olarak “nefsini ittiham etmek” ve “hakperestlik ve insaf düsturu”nu esas almak üzerinde durur. (9)
Bu, insanın kendisini değersiz görmesi demek değildir. Aksine, insanın kendi nefsine karşı dürüst olmasıdır.
“Ben nerede hata yaptım?”
“Bu davranışımın arkasında hangi nefsânî saik vardı?”
“Ben hakikati mi arıyorum, yoksa kendimi mi haklı çıkarmaya çalışıyorum?”
Bu tür bir muhasebe, insanın nefsine karşı uyanık olmasını sağlar.
İnsan kendi nefsinin avukatı olmaktan vazgeçtiği ölçüde hakikatin talebesi olabilir.
Fıtratı korumak, kuvveleri yok etmek değildir
Fıtratı korumak, insanın şehvet, öfke, merak ve diğer tabiî kuvvelerini yok etmek anlamına gelmez. Mesele, onları terbiye ve istikamet altına almaktır.
Şehvet helâl dairede korunur.
Öfke zulme değil, hakkın müdafaasına yönlendirilir.
Merak faydasız meşguliyetlere değil, ilme çevrilir.
Sevgi, nefsin sahiplenme duygusundan çıkarılarak merhamet ve muhabbet istikametinde geliştirilir.
Akıl, nefsin arzularına mazeret üretmek için değil, hakikati anlamak için kullanılır.
İrade ise her istediğini yapmak için değil, doğru olanı tercih etmek için kullanılır.
Dolayısıyla fıtratı korumak, kuvveleri yok etmek değil; onları yaratılış gayelerine uygun şekilde kullanmaktır.
Fıtrî istikametin kaybolması
Fıtrî istikametten uzaklaşmanın daha derin bir boyutu da ölçünün kaybolmasıdır.
İnsan nefsinin hoşuna gideni hakikat, hoşuna gitmeyeni yanlış kabul etmeye başladığında hevâ ölçü hâline gelir.
Kur’ân, insanların hevâlarına uymalarını sapmanın sebeplerinden biri olarak zikreder. (10)
Bu nedenle mücadele yalnızca belirli günahlardan kaçınmak değildir. Daha derin mesele, hakikati nefsin arzularına göre değiştirmemektir.
İnsan hakikati nefsine uydurmak yerine nefsini hakikate uydurmalıdır.
Sonuç
Şeytanın insan üzerindeki en tehlikeli oyunu, onu bir anda bütünüyle değiştirmek değildir. Daha tehlikeli olan, insanı fıtrî istikametinden adım adım uzaklaştırmak ve sonunda bu uzaklaşmayı normal göstermektir.
Önce arzu tahrik edilir. Sonra arzu süslenir. Ardından yanlış için gerekçeler üretilir. Yanlış normalleştirilir. Nihayet insan kendi yanlışını savunmaya başlar.
İşte şeytanın asıl istediği zemin budur.
Çünkü kusurunu gören insan dönebilir; kusurunu kabul eden insan tövbe edebilir; nefsini sorgulayan insan istiğfar edebilir.
Fakat insan kendisini sürekli haklı çıkarırsa, artık ıslaha ihtiyacı olduğunu da görmemeye başlayabilir.
Bu sebeple Risale-i Nur’un gösterdiği yol açıktır:
Nefsini ittiham et. Kusurunu gör. Kusurunu itiraf et. İstiğfar et. İstiâze et.
Şeytan fıtratı yaratamaz, insanı zorlayamaz ve ilâhî yaratılış ölçüsünü ortadan kaldıramaz. Fakat vesvese, telkin ve tezyin yoluyla nefsin hevâsını tahrik edebilir; insan da kendi iradesiyle bu çağrıya uyabilir.
Fıtratı korumanın yolu yalnızca dışarıdaki kötülüklerle mücadele etmek değildir. Asıl mücadele insanın kendi nefsinde başlar.
İnsan nefsinin avukatı olmaktan vazgeçip kendi kusurunun şahidi olabildiği ölçüde, şeytanın en tehlikeli desisesini boşa çıkarabilir.
Dipnotlar
(1) Kur’ân-ı Kerîm, Rûm, 30/30.
(2) Kur’ân-ı Kerîm, İbrâhim, 14/22.
(3) Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, Lem’alar, 13. Lem’a, 8. İşaret.
(4) Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, Lem’alar, 13. Lem’a, 13. İşaret, 2. Nokta.
(5) A.g.e.
(6) A.g.e.
(7) A.g.e. Bediüzzaman, nefsin kendisine “nazar-ı rıza” ile bakması sebebiyle kendi ayıbını göremediğini ve bunun itiraf, istiğfar ve istiâze yolunu kapattığını açıklar.
(8) A.g.e.
(9) Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, Lem’alar, 20. Lem’a, 1. Nokta, 7. Sebep.
(10) Kur’ân-ı Kerîm, Rûm, 30/29.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.