Zafer KARLI
Huşu, Haşyet ve Teslimiyet
Huşu, haşyet ve teslimiyet, insanın Allah ile olan kulluk ilişkisinin birbirini tamamlayan üç yönüdür. Huşu, kalbin Allah'ın huzurunda bulunma bilincini; haşyet, Allah'ı tanımanın doğurduğu derin saygı ve sorumluluğu; teslimiyet ise bu bilincin iradeye ve davranışlara yansımasını ifade eder.
Bediüzzaman'ın eserlerinde iman, marifet, acz, fakr, dua ve tevekkül birbiriyle ilişkili kavramlardır. İnsan Allah'ı tanıdıkça kendi sınırlarını ve O'na olan ihtiyacını daha iyi anlar; bu idrak, kulluk şuurunu derinleştirir ve hayatına yön verir.
Huşu: Kalbin Allah'a yönelmesi
Huşu, insanın Allah'ın huzurunda bulunduğunu bilerek kalbini kulluk bilincinde toplamasıdır. Namazda bedenin ibadete yönelmesi kadar kalbin de okunan ayetlerin ve yapılan ibadetin manasına yönelmesi önemlidir.
İnsan namaz kılarken zihni dünya işleriyle meşgul olabilir, dua ederken söylediklerinin manasını düşünmeyebilir. Huşu, bu dağınıklığı fark edip kalbi yeniden Allah'a yöneltmektir.
Bediüzzaman, Birinci Söz'de besmele üzerinden insanın kendi kuvvetine değil, Allah'ın rahmetine ve yardımına dayanmasını açıklar. Bu bakış, kulluğun yalnızca ibadet vakitleriyle sınırlı olmadığını; insanın işine, niyetine ve davranışlarına da yansıması gerektiğini hatırlatır.
Huşu, Allah'ın huzurunda olduğunu bilmenin kalpte meydana getirdiği dikkat, tevazu ve kulluk şuurudur. İnsan bu bilinçle ibadetini derinleştirir, nimetler karşısında şükreder ve hataları karşısında nefsini muhasebe eder.
Haşyet: Allah'ı tanımanın doğurduğu sorumluluk
Haşyet, Allah'ın azametini, kudretini ve hikmetini tanımaktan doğan derin saygı ve sorumluluk bilincidir. Kur'an'da, “Allah'tan ancak âlim kulları hakkıyla korkar” buyurulur (Fâtır, 35:28). Bu ayet, haşyetin bilgiyle ilişkisini ortaya koyar. Buradaki bilgi, yalnızca malumat edinmek değil, Allah'ı tanımanın insanın kalbini ve davranışlarını değiştirmesidir.
Bediüzzaman'ın On Birinci Söz'de açıkladığı üzere insan, kâinatı ve yaratılıştaki hikmetleri tefekkür ederek Allah'ın isimlerini tanımaya yönelir. Kâinattaki sanat kudreti, nimetler rahmeti, yaratılıştaki ölçü ve düzen ise ilim ve hikmeti düşündürür. Bu tefekkür, insanın hem Allah hakkındaki marifetini hem de kendi kulluk sorumluluğunu derinleştirir.
Haşyet, yalnızca korku duymak değildir. İnsan Allah'ın kendisini bildiğini ve yaptıklarından sorumlu olduğunu idrak ettiğinde, kimsenin görmediği yerde de doğruluktan ayrılmamaya çalışır. Hatasını savunmak yerine kabul eder, sahip olduğu imkânlarla kibirlenmez ve nefsini hesaba çeker.
Haşyet, Allah'ı tanımanın insanı nefsine karşı daha dikkatli ve sorumluluk sahibi kılmasıdır. Bu bilinç, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyi değil, O'nun azametini ve hesabı ciddiye alırken mağfiretine de sığınmayı gerektirir.
Teslimiyet: İmanını hayata taşımak
Teslimiyet, Allah'ın emirlerine boyun eğmek, O'na güvenmek ve insanın gücünü aşan sonuçları O'na bırakmaktır. Bu, iradeyi terk etmek veya sorumluluktan kaçmak değildir. İnsan üzerine düşeni yapar, gerekli tedbirleri alır ve sonucu bütünüyle kontrol edemeyeceğini kabul eder.
Bediüzzaman, Yirmi Üçüncü Söz'de insanın aczini ve ihtiyaçlarını iman ve tevekkül çerçevesinde ele alır. İnsan her ihtiyacını kendi gücüyle karşılayamayacağını fark ettikçe Allah'a yönelir ve O'na dayanmanın anlamını kavrar. Birinci Söz de insanın kendi kuvvetine güvenmek yerine Allah'ın adıyla hareket etmesini ve O'na sığınmasını temsil yoluyla açıklar.
Gerçek teslimiyet, insanın hayatındaki tercihlerde ortaya çıkar. Hastalandığında tedavi yollarına başvurur ve şifayı Allah'tan bilir. Haksızlığa uğradığında hakkını meşru yollarla arar, fakat öfkesinin kendisini zulme sürüklemesine izin vermez. Bir işin sonucu istediği gibi olmadığında hatalarını değerlendirir, dersini çıkarır ve değiştiremeyeceği hususlarda Allah'a tevekkül eder.
Teslimiyet, insanın elinden geleni yaptıktan sonra neticeyi Allah'a bırakması ve kulluk sorumluluğunu şartlara göre değiştirmemesidir.
Tevekkül, sebepleri terk etmek değil, sebeplere başvururken onları mutlak güç sahibi görmemektir. İnsan gayret eder, fakat her şeyin kendi kontrolünde olduğu vehmine kapılmaz.
Üç kavramın ortak noktası
Huşu kalbi Allah'a yöneltir; haşyet, Allah'ı tanımanın doğurduğu sorumluluğu derinleştirir; teslimiyet ise bu bilinci davranışlara taşır. Aralarında değişmez bir sıra bulunmasa da birbirlerini besler ve güçlendirirler.
İnsan Allah'ın huzurunda bulunduğunu bildiği hâlde davranışlarını bu bilince göre düzenlemiyorsa huşuun gereğini yeterince yerine getiremeyebilir. Allah'ın azametini düşündüğü hâlde nefsini sorgulamıyorsa haşyeti hayatına yansımamış olabilir. Allah'a güvendiğini söylediği hâlde her sonucu kontrol etmeye çalışıyorsa tevekkülünü yeniden değerlendirmesi gerekebilir.
Risale-i Nur'un iman ve tefekkür anlayışı, insanı başkalarının kulluğunu yargılamaktan önce kendi niyetlerini, tercihlerini ve davranışlarını muhasebe etmeye çağırır. Bu bakımdan insan kendisine üç soru sormalıdır:
- Huşu: Allah'ın huzurunda bulunduğumu ne ölçüde hissediyorum?
- Haşyet: Allah'ı tanımam, nefsimi ve davranışlarımı ne ölçüde değiştiriyor?
- Teslimiyet: Allah'a güvenirken üzerime düşen sorumluluğu yerine getiriyor ve sonucu O'na bırakabiliyor muyum?
Sonuç
Huşu, haşyet ve teslimiyet, yalnızca tanımları öğrenilecek dinî kavramlar değildir. Bunlar namazda, duada, ahlâkta, insan ilişkilerinde ve zorluklar karşısındaki tutumda karşılık bulmalıdır.
Huşu, Allah'ın huzurunda olduğunu bilmektir. Haşyet, O'nu tanımanın sorumluluğunu taşımaktır. Teslimiyet ise bu bilincin gereğini yaşamaktır.
Risale-i Nur'un tefekkür çizgisinde asıl mesele, iman hakikatlerini yalnızca zihnen anlamakla kalmayıp bunları kulluk şuuruna, nefis muhasebesine ve güzel ahlâka dönüştürmektir. İnsan bildiklerini hayatına taşıdıkça marifeti derinleşir, kulluğu olgunlaşır.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.