Türk basınında Bediüzzaman ve Risale-i Nur

Türk basınında Bediüzzaman ve Risale-i Nur

Cumhuriyet dönemi Türk basını taraflı ve önyargılı bir yayıncılık yapmış, dine dair ne varsa karalanmış, toplumun çoğunluğunu teşkil eden Müslüman kitle mürteci damgasıyla aşağılanmış

A+A-

Risale Haber-Haber Merkezi

Karanlık bir dönemin üzerine patlıyor bu kitabın flaşı… Rejimin medyayı nasıl kullandığının, diğer deyişle medyanın kendisini nasıl kullandırttığının resmini çekiyor; basını kendi silahıyla vuruyor adeta... Görevi bilgilendirmek, ama doğru bilgilendirmek, toplumu kutuplaştırmamak, bir yerlere yaranmak için birilerini yaralamamak olan medya, bir dönem nasıl hem de nasıl çiğnemiş onurunu; görüyoruz bu kitap sayesinde…

O dönem, din “karşı cephe” olarak kurgulanmış, dindarlar “düşman” seçilmiş, dini yaşamak “yok etmek” için saldırı bahanesi edilmiş; Müslüman bir toplum, hayatını İslamî gerekliliğe göre yaşamak isteyen çoğunluk kitle, fert fert bütün mü’minler apaçık hedef haline getirilmiş; adeta yargısız infaza maruz bırakılmış. 30-40’lı yılları yaşamadık, ama duyduk, okuduk; halkın iradesiyle seçilmiş bir iktidarın ülkeyi yönettiği, ama bürokrasinin, yargının, kanunların, gazetelerin, yazarların halen o yılların kalıntısı olarak devam ettiği 50’li yılları da bildik, öğrendik…

Hasan Köksal ve Ömer Faruk Paksu’nun yayına hazırladığı, Nesil Yayınları arasında çıkan “Türk Basınında Bediüzzaman ve Risale-i Nur” isimli kitap, 1935-1960 yıllarını kapsayan bir basın taraması… Bir dönemin sosyolojisini ortaya çıkarmak ve araştırmacılara kaynak oluşturmak amacıyla hazırlanan çalışma kapsamında, Türkiye’de çıkan ulusal gazeteler sayfa sayfa taranmış, beş yüze yakın haber ve makale tespit edilerek yazıya dökülmüş. 640 sayfalık kitapta geçen her konu hangi gazeteden alınmış, hangi tarihte yayınlanmış ve kime aitse belirtilmiş; kupürleriyle birlikte eserde yer almış.

Çalışmada görülüyor ki, Cumhuriyet dönemi Türk basını taraflı ve önyargılı bir yayıncılık yapmış, dine dair ne varsa karalanmış, toplumun çoğunluğunu teşkil eden Müslüman kitle mürteci damgasıyla aşağılanmış. Risale-i Nur ismini verdiği eserlerle bir iman hareketi başlatan Bediüzzaman Said Nursî ve talebeleri de bundan fazlasıyla nasibini almış.

Bediüzzaman Said Nursî ilk defa 1935 yılında gazetelerin gündemine girmeye başlamış. O tarihte aleyhinde, “gizli cemiyet kuruyor, rejimin temel nizamlarını yıkıyor” gibi uydurma ithamlarla Eskişehir Ağırceza Mahkemesi’nde bir dava açılmış ve 120 talebesiyle birlikte tutuklanmış. Bu ve bundan sonraki süreçte belirli aralıklarla Bediüzzaman Said Nursî medyanın gündeminde yer almaya devam etmiş. Özellikle 1950’den sonra neredeyse her gün manşetlere konu olmuş. Vefatı ise bütün ayrıntılarıyla dönemin gazetelerinde yer almış.

İşte bu haberlerden birkaçı:

turk_basininda_bediuzzaman.jpgBu haberin neresi düzeltilir?

Dönemin “rejimin sözcüsü” konumundaki gazetelerden birinde yer alan bir haber:

İspartada, vaktile şeyh Said isyanında methaldar olduğundan dolayı istiklâl mah­kemesince mahkûm edilen ve mahkûmiyetini bitiren, bir Kürt şeyhi oturmaktadır. Bu şeyh hâlâ akıllanmamış ve zehrini saçabilmek için kendisine yeni zeminler aramı­ya başlamıştır. Bir çok yerlerde muhabir bulmuş ve Milâstada bazı kimseleri zehirli çemberine almıştır. (5 Mayıs 1935, Tan)

“Neresini düzeltelim?” cinsinden bir haber… Bediüzzaman Said Nursî, Şeyh Said isyanına karışmamış, tam tersi Şeyh Said’i isyandan vazgeçirmek için büyük çaba harcamış. İstiklal mahkemesinde herhangi bir mahkumiyeti yok, dolayısıyla mahkumiyetin bitmesi de sözkonusu değil… Bediüzzaman Said Nursî bir “şeyh” değil… “Zehir” denilen şey, dinin kendisi, iman ve Kur’an hakikatleri… “Zehir saçmak, zehirli çemberine almak” ifadelerini yorumlamaya bile gerek yok.

Bu da bir Cumhuriyet haberi:

“Halkevinde Cumhuriyet Halk Partisi dör­düncü Kurultayının açılması büyük merasimle kutlandı. Sonra halk, Cumhuriyet Halk Partisi binası önünde, İspartanın temiz adını kirletmek istiyen ve bu memleket ve toprakla hiçbir alâkası bulunmıyan birkaç serseri vatansız ve soysuzun işledikleri suçu nefret ve lânetle protesto ettiler. Bütün teşekküller bu protestoyu telgrafla büyük­lerimize bildirdiler. (10 Mayıs 1935, Cumhuriyet)

Bahse konu kişiler, Bediüzzaman Said Nursî ve Risale-i Nur talebeleri… Nasıl vasfediliyorlar: “ Isparta’nın temiz adını kirletmek isteyen ve bu memleket ve toprakla hiçbir alakası bulunmayan birkaç serseri, vatansız ve soysuz… (!)”

Kur’an-ı Kerim’in arasına Stalin fotoğrafı koyan Nurcu (!)

Bediî Faik imzasıyla kaleme alınmış bir makalede de “Nurcu” profili nasıl anlatılmış, görelim:

“Rize’nin Pazar ilçesinde Said-i Nursî Cemiyetine mensup bir iki din propaganda­cısı yakalarlar. Bir tanesinin evine de hesaplı bir baskın yapılıyor. Bir de ne görsünler: Bir Kur’an-ı Kerim cildinin arasında Stalin’in boy boy resimleri yok mu?

Stalin ki, bir Allahsızlar rejiminin kızıl şefiydi; onun resmini Tanrı buyruğunun yanına yerleştirmek için, yalnız yobaz olmak yetmez; yalnız komünist olmak da kâfi değildir!.. Bunların her ikisini birbirine katarak ve üstüne de iğrençliğin bütün tuzunu biberini serperek yaşıyan bir tip olmak lâzım!

Said-i Nursî’nin, Süper Mürşidin, Pilâvoğlunun veya bilmem ne oğlunun, etrafın­da mürid olarak dönenler işte bu tiplerdir!

İrticaın her şeyden önce, kominform emellerine hizmet eden bir kara-kızıl belâ olduğunu savunanlara yersiz bir telâşını damgasını yapıştırmak isteyenler, Pazar ilçe­sindeki Stalinli Kuran-ı Kerim cildinden utanmalı, hattâ çarpılmalı değil midirler?

Bir sabah gazetesi, ne mal olduğu pek malûm başmuharririnin ağzından, Milli­yetçiler Derneğini savunduğu gibi, ihtimal şimdi de Stalinci Nursî’leri övmeye kalkı­şacaktır. Öyle ya, Stalinin tasvirini Kuran-ı Kerim içersine koymakla, bu biçare Nurcunun o kızıl şefi ıslah etmek istemediği ne malûm? (18 Nisan 1953, Dünya)

Anlatılan şeyin akıl alır bir tarafı olmasa gerek… Hayatını Stalin gibilerin başını çektiği dinsizlik akımıyla mücadele üzerine kurgulamış birinin ve onun talebelerinin Kur’an-ı Kerim arasına Stalin fotoğrafı koyması mümkün mü? “Yorumsuz” deyip geçilmesi gereken bir vakıa… Ama o günlerde bu tür şeyler ciddi ciddi yazılmış ve kamuoyu böylesi yalan-dolan ve iftiralarla etkilenmeye çalışılmış.

“Mukaddes cihat” eşittir Kemalist mücadele (!)

Yerel “Isparta” gazetesinde “Bediüzzaman ve Müritleri” başlıklı bir makale yayınlanmış, bunu da Vatan gazetesi sayfalarına taşımış. Bu makaleye göre Eğirdirli gençler, dindarlara karşı “mukaddes bir cihat” açmışlar. Bu ise, “inkılapçı gençlerin, Kemalistlerin mücadelesi” imiş. Okuyalım:

“Eğridirli gençler; Atatürk düşmanları ile, inkılâp aleyhtarlarına karşı mukaddes bir cihad açmışlar; Bediüzzaman ve müridleriyle mücadele ediyorlarmış.

Bu, lâlettayin bir mücadele değildir. Bu, Türk milletini asırlar gerisine atmak iste­yen mel’un zihniyetle; inkılâpçı gençlerin, Kemalistlerin mücadelesidir.

Atatürk, büyük eserini gençliğe emanet etmişti. İşte gençlik, devraldığı mukaddes eseri titizlikle koruyor. İnkılâp cephesinde gedik açmağa yeltenen yobazlara karşı şah­lanmış bulunuyor.

Eğridirli gençlerin açtığı cidale, vakit kaybetmeden biz de katılmalıyız. Çünkü Bedi­üzzamanın, Eğridirde olduğu gibi Isparta ve köylerinde de müridleri vardır. Kısa fasıla­larla uzun yıllar Ispartada ikamete mecbur edilmesi, ona bu müridleri kazandırmıştır.

Üniversitede mescit açtırmak isteyen Nurcu öğrenciler

Ankara Hukuk Fakültesi’nde mescit açtırmakla ilgili bir haber Akşam gazetesinde yer almış. Yazının başlığı şöyle: “Nurcular mescit açtırmak için imza topluyor.” Haberde yer alan şu bölümü okuyalım ve görelim o günkü medyanın Müslümanlara bakışını:

“Hâlen Hukuk Fakültesi öğrencilerinin büyük bir kısmı yurdda bir mescit kurul­masına muhaliftirler. Bu öğrenciler Cebeci semtinde birkaç camiin bulunduğunu ha­tırlatarak ibadet etmek isteyenler buralara gidebilirler. Üstelik aramızda gayrimüslim olanlar da var. Bunlar da kilise veya havra kurmak isterlerse, Fakültenin durumu ne olur?’ demektedirler.

‘Mescit’in açılmasını isteyen öğrenciler ise traş olmaya pek özen göstermeye ve yurt binasında ekseriyetle pantolon yerine pijama giyerek gezinen gençlerden müte­şekkildirler. Bu öğrenciler Mescitte günahlarımızdan temizleniyoruz fikrini savun­makta ve hemen hemen hepsi yurdun muhtelif yerlerinde Mescit kapalı olduğu için uzun uzun namaz kılmaktadırlar. Arkadaşımız bu grupa dahil öğrenciler tarafından hırpalanmış ve fakat mescitin kurulmasını istemeyen diğer öğrencilerin yardımı ile kaçmaya muvaffak olmuştur. (13 Mayıs 1958, Akşam)

 

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum