Zübeyir Gündüzalp’in hizmet tavsiyesi

Bediüzzaman Said Nursi’nin talebesi Mehmed Fırıncı ile yaptığımız röportajın üçüncü bölümü

3. BÖLÜM:

 

Röportaj: Abdurrahman Iraz-Nurettin Huyut / Risale Haber

 

(1. BÖLÜM: BEKİR BERK'İN NURCULUĞA VURULDUĞU AN)

(2. BÖLÜM: BEDİÜZZAMAN 27 MAYI İÇİN NE DEMİŞTİ?)

 

BİRBİRİMİZE SÖZ VERDİK HİZMETLE EVLİYİZ DEDİK…

 

1963-64 yıllarında otuz beş yaşlarındasınız. Evlenmediniz. Mehmed Birinci ağabeyle berabersiniz. Birinci ağabey nişanlıyken, nişanlısıyla anlaşarak öbür dünyada evlenmek üzere ayrılıyor. İkisi de evlenmiyorlar ölene dek. Bu konuda Birinci ağabeyle beraber evlenmeme üzerine ortaklaşa aldığınız bir karar var mı?

 

Hepimizin vardı. Rahmetli Hakkı Yavuztürk, Ahmet Aytimur ağabey, Birinci ağabey ve ben birbirimize söz verdik bu konuda. Hizmetle evliyiz dedik…

 

Sonra bir zaman siz evlenmeye karar vermişsiniz… O zaman Birinci ağabey ne yapmış?

 

(Gülüyor) Bize menfî bir hareket yok ama Birinci ağabey Laz olduğu için…

O zamanlar çok hareketli bir durum vardı. Bekir ağabey “bir tane silah olsun” dedi. Zaten avukatlara ruhsat veriliyordu. Birinci ağabey o silahı aldı, “Eğer öyle bir karar verirseniz, sizi Cennete gönderirim” dedi. Türkmenoğlu’na ayrıca yapmış aynı şeyi. Mesela ben ehliyet almaya çalışıyordum. Dedi, “Sen ehliyet almayacaksın.” “Tamam. Peki” dedim.

 

Birinci Ağabey biraz otoriter bir insan değil mi?

 

Evet öyle. Ama hizmet adına böyle davranıyor. Yoksa kendi şahsına değil bu hareketler. Böyle biri de lazım zaten hizmete. Ben Birinci ağabeyden çok istifade ettim. Onun namazından, ahlâkından… Nasıl Muhsin ağabeyden Risâle-i Nurun ubudiyet yönlerini öğrendiysek, Birinci ağabeyden de aynı şekilde ubudiyeti öğrendim. Aileden, çok manevi, disiplinli yetişmiş bir zat. Daima kravatlı, ceketli… Bekir ağabey, “Benden daha şık giyiniyorsun” derdi.

 

 

EN UYGUN KİŞİ ALİ UÇAR’DIR

 

İlk yurtdışı gezinizi ne zaman yaptınız?

 

Daha Bekir ağabey İzmir hapsindeydi, 1972’de. Yunanistan – Yugoslavya yoluyla evvela İtalya’ya gittik. Matbaa malzemeleri lazımdı. İtalya’dan Milano üzerinden İsviçre’ye geçtik. İsviçre’den Almanya’ya gittik. Yanımda Ali Demirel ağabey ve Osman Bilgeoğlu vardı. Bizim biraderler de oraya yakındı, onları ziyaret ettik. Ali Uçar’ı üç ay evvel Berlin’e göndermiştik. Berlin’den böyle bir talep olmuştu. Yani “bize burada hizmetleri anlatacak, öğretecek birini gönderin Ramazan’da” diye. “En uygun kişi Ali Uçar’dır” dedik ve Berlin’e gönderdik. Ali Uçar Berlin’e gitti. Oradakiler Küçük Sözler’i dizdirmişler, basacaklar. Biz gittik. Orada bir gece kaldık. Ben, “Bunların bir kopyasını İstanbul’a götürüp, yeniden gözden geçireyim. Hatalı olmasın” dedim. Öyle yaptık.

 

Zübeyir ağabey İstanbul’a geldikten sonra neşriyat hizmetleriyle daha yakından ilgilenmeye başlamışsınız…

 

Tabiî. Gece gündüz… Ben matbaada yatar kalkardım. Bir şezlong götürdüm oraya. Çünkü gene Risâle-i Nur basıyoruz. Suç!... Devamlı başında bulunmak gerekiyor. Hatta oradaki ustalara gece yiyecek, içecek götürüyoruz. Onlarla kaynaşıyoruz.

 

Zübeyir ağabey gelince Hamdi Sağlamer, Abdülvahit ağabey de bize yardım ediyordu. Çünkü matbaada önce cümleleri yazıyorsun. Harfleri tek tek yan yana getiriyorsun. Bastıktan sonra onları bozup, bir sonraki cümleye geçiyorsun. Yeniden okuma, tashih… Bayağı emek isteyen bir hizmet… Ta Van’dan gençler geldi o zaman yardım etmek için… O kadar çok genç geliyordu ki Süleymaniye’ye… Hatta öyle oldu ki, kapıya, “Filan saatten sonra gelin” diye yazı asmak zorunda kaldık. Çünkü ekip halinde çalışmalar var. Süratle çıkarmak istiyoruz. Zübeyir ağabey sağ olsun o zaman her şeyi tanzim etti. Biz kapıya o yazıyı yazamayız. Zübeyir ağabey, “Yazabilirsiniz kardeşim” diye izin verdi de yazdık. Çok güzel çalışmalar yaptık o zaman…

 

ZÜBEYİR AĞABEY MÜKEMMEL BİR ORGANİZATÖR

 

Zübeyir ağabey her zaman mükemmel bir organizatör olarak çıkıyor karşımıza… Herkes bu konuda hemfikir…

 

Hakikaten, hizmeti çok iyi bilen bir insan. Çok sevilen bir ağabey aynı zamanda... Hem Üstadın çok yakını, hem de organizasyon yapmada üstüne yok. Mesela bir yerde kardeşler arasında en küçük bir şey olsa, ya mektupla, ya insan göndererek, ya telefonla çeşitli yolları deneyerek o problemi mutlaka halleder. Yani öyle kendi haline bırakmaz hãdiseleri.

 

Anadolu’ya bir öğretmen tayin olmuş. Veya memur olarak gidiyor. Orada hiç Risâle-i Nur hareketi yok. Gelir Zübeyir ağabeye, “Ne yapacağım?” diye sorar. O da, “Evvela terziyle, bakkalla tanışacaksın. İçki satıyor diye selâm vermemek olmaz. Ona da selâm vereceksin. Daha sonra içki satmaktan vazgeçmesi için. Yavaş yavaş ders okuyarak, bir heyet kuracaksın. İlk önce kendi evinde başlarsın. Daha sonra onlar da bizim evde ders olsun diye isterler. Böylece yavaş yavaş arkasından medrese açmak gelir…” Böyle onlara tavsiyelerde bulunurken çok şahidi oldum.

 

LAHANA YAPRAĞI TABİRİNİ KİM KULLANDI?

 

Risale-i Nur talebelerinin gazete çıkarma fikri ilk olarak Zübeyir ağabeyden mi çıkıyor, yoksa sizlerden birinin teklifiyle mi oluyor?

 

Zübeyir ağabey İstanbul’a gelmeden evvel... Bu arada bir tevkifat oldu. Bizleri aldılar. İşte o tevkifattan evvel Anadoluda her yerde beraat olmuştu. 54 beraat kararı olmuştu. Fakat biz bunları bir neşir vasıtasıyla Risâle-i Nur’un beraat ettiğine dair mahkemelerden duyuramıyoruz. Ben kardeşlere, “Kararlar, diye haftalık, aylık bir mecmua çıkaralım. Lahana yaprağı kadar olsun” dedim. Olur, olmaz falan derken, maalesef kabul ettiler.

 

Bu arada çok önemli bir şey söylediniz. “Lahana Yaprağı” tabiri… Bunu Üstad’a veya Zübeyir ağabeye mal ediyorlar…

 

Hayır hayır. Bu söz tamamen bana aittir. Benim için de günah defterine yazılacak bir şeydir. Beyazıt’ta bir hamam var, fakültenin yanında. Ahşaptan yapılma ufak dükkânlar vardı. Gecekondu nevinden… Oradan bir dükkân kiraladık. Tam bu işi yapmak üzereyken, Urfa’dan gelen bir mektup yüzünden hepimizi… Sungur ağabey, Bayram Ağabey ve Said ağabey de misafir gelmişlerdi İstanbul’a… Said ağabey’in çantasını aramak istiyor polisler. Süleymaniye’de… Biz Ceylan ağabeyle yokuz o sırada. O çantanın içinde de klişeler, evraklar, formalar olan bir çanta… Said ağabey açtırmıyor çantayı… Bunun üzerine Said ağabeyi emniyete götürüyorlar. Ve emniyette birinci şubenin içinde sağda bir oda vardı. Oraya bırakıyorlar. “Arkadaş burada dursun, biz geleceğiz” diyorlar.

 

Said ağabey bakıyor vaziyet müsait. Herhangi bir memura da suçlu diye bildirmemişler. Oradan çantasını alarak kaçıyor. Said ağabeyi yerinde bulamayınca yeniden Süleymaniye’ye dönmüşler. Artık bu defa tahtaları sökmüşler yerinden. Orada, “Nurculuk nedir?” Nazım Gökçeğin bir yazısı vardı, basmıştık onu… Hepsini buluyorlar… Sungur ağabey kendisi emniyete gidip, “Beni arıyormuşsunuz? Geldim” diyerek teslim oluyor. Elhasıl bizim lahana yaprağı teşebbüsü böylece akim kaldı. Sene 1961… Seçimlerden iki buçuk ay evvel… İşte o zaman Said ağabey Ankara’da İhlâs diye gazete çıkardı. Daha sonra Uhuvvet, Zülfikâr…

 

 

ZÜBEYİR AĞABEYİN GAZETE DAĞITIM TAVSİYESİ

 

Said ağabey daha sonra İzmir’de bir gazete çıkarıyor. Adı Zülfikâr… Bazı iddialara göre gazeteyi size göndermiş ama siz bu gazeteleri iade etmişsiniz. Bu konuyu hatırlıyor musunuz?

 

Ankara’da İhlâs gazetesi çıkmıştı. Ve İstanbul’da biz İhlâs’ı dağıtıyorduk. O zaman Ankara’da sıkıyönetim olduğu için İhlâs kapatıldı. Daha sonra Said Özdemir İzmir’de Zülfikâr’ı çıkarmış. Demek kendisi oraya tayin olmuş. Ben hatırlamıyorum. Önce Uhuvvet diye çıktı gazete, daha sonra Zülfikâr oldu. Fakat ben hatırlamıyorum böyle bir iade vakasını…

 

Zülfikâr gazetesi geri gönderildiği için gazetenin tirajı çok büyük ölçüde sarsılmış o dönemde. Bunun üzerine Said ağabey Zübeyir ağabeyi aramış. Durumu ona anlatınca Zübeyir ağabey, “Gazeteleri bana gönderin” demiş. Böylece gelen gazeteleri Zübeyir ağabey cãmi önlerinde satmaya başlamış. Bu hãdisenin doğrusu nedir? Bizde olan bilgi bu…

 

Zübeyir ağabey o zaman kahramanca olan bu çalışmaları takdir ediyordu. Bizim de takdirimizi temin ediyordu. Dolayısıyla Zübeyir ağabey kendisi satmadı o gazeteleri öyle. Kendisi değil. Sadece bize tavsiye etti. “Risâle-i Nur’un böyle bir zamanda intişarını, reklamını, tanıtımını yapan mevcut gazete Zülfikâr veya daha evvel Uhuvvet veya ihlâs… Böyle yapmak lazım Kardeşim!” diye tavsiye ettiğini ben hatırlıyorum. Ve gençler bunu benimsediler. Ben de o gençlerden biri olarak Süleymaniye Cãmi’ni hatırlıyorum. Süleymaniye Cami’nin önünde satardı gençler… Yoksa buradan iade edildiğini, geri gönderildiğini ben hatırlamıyorum…

 

O ZAMAN AĞABEYLER MABEYNİNDE MEŞVERETLER OLUYORDU

 

Bu haberi iki ayrı insandan dinledik. Burada bir su-i niyet yoktur. Belki de o zaman meşveret kararı olmadığı için oldu iadeler…

 

O zaman genel meşveretler yoktu ama ağabeyler mabeyninde meşveretler oluyordu. Ve o bakımdan bunlar herhalde konuşarak bu işi yapıyorlardı. Biz İstanbul’da kendi yaptığımız hizmetlerde meşveret ediyorduk… Ama genel hizmetler için ağabeyler karar alıyordu. Zübeyir ağabey geldikten sonra ağabeyler toplanıyordu. Biz de bulunurduk ama onlar karar verirlerdi.

 

Hatta konuşmalarda bazı tarih yanlışlıkları olunca, ben çay dağıtırken düzelttim. “O öyle değil, şöyle oldu” diye. Ondan sonra Zübeyir ağabey, “Bu toplantılarda mutlaka sen de bulunacaksın” dedi ve beni o toplantılara katılmaya mecbur etti. Çünkü “Fırıncı tarih düşürür” diyorlardı.

 

Bir defa akşamdan Edirne’ye gittik. Sabahleyin Edirne’de mahkeme var. Bekir Berk ağabeyle gittik. Zeki Demir kardeş götürmüştü. Gecenin bir yarısında telefon geldi postaneden. Zübeyir ağabey hemen sabahleyin ilk arabayla dönmemi, ağabeylerin toplantısında mutlaka benim de bulunmam gerektiğini söyledi. Ben de hemen döndüm. Mahkemeyi beklemedim. Sabah 6’da geri döndüm İstanbul’a…

 

EĞER BENDENSE KABUL ETMEYİN ÜSTADDAN OLDUĞU İÇİN KABUL EDİN VE AMEL EDİN

 

Uzun yıllar boyunca Zübeyir ağabeyle beraber hizmet ettiniz. Onunla alakalı neler anlatmak istersiniz?

 

Gerektiği kadar hizmetini yapamadık ama elimizden geldiği kadar yapmaya çalıştık. Zübeyir ağabeyin hizmet hususunda çok özel şekilde bizi istihdam ettiğini söyleyebilirim. Biz de hakikaten elimizden geldiği kadar onun gösterdiği istikamette gitmeye çalıştık. Bir kısım genç kardeşlerimiz de bu hizmetin bazı yerlerinde bazı zamanlarda bulundular. Bizim hizmetler hususundaki konularda Zübeyir ağabey Allah razı olsun bizi yönlendirirdi.

 

“Kardeşim! Bu tamamen Üstaddandır. Kitaplarda da yeri vardır. Eğer bendense kabul etmeyin. Üstaddan olduğu için kabul edin ve amel edin” derdi. Biz de onun tavsiyelerine uyarak saadetli bir şekilde hizmet edebildik çok şükür.

 

TARİHÇE-İ HAYAT AMERİKA’DA NEŞREDİLDİ

 

Yurt dışına 1972 yılında çıktığınızı, bazı malzemeler almaya gittiğinizi belirttiniz…

 

Evet. O zaman Türkiye’de bazı ithãlât, ihracat zorlukları vardı. Gidelim, oradan bir kutu içinde gelirken getirelim dedik. Daha ziyade onun için gittik. Bu benim ilk yurt dışı seyahatim oldu. Daha sonra Berlin’deki Kur’an-ı Kerim baskısı için kurulan matbaaya beni yolladılar. Ondan sonra artık devamlı gittik, orada bir buçuk ay kadar kaldık. Daha sonra burada Kur’an-ı Kerim hazırlama çalışmaları vardı. Onlar, “Sen gelmezsen, yürümüyor” dediler. Ben de geri geldim. Berlin’de binayı tuttuk, kiraladık. Makineleri kurduk. Sonra artık devamlı gitme gelme oldu. 1975’de Amerika’ya gittim. Bir sene evvel Osman Bilgeoğlu gitmişti. Küçük bir tarihçe neşretti. Hatta çalışırken zamanı bitti. Geri dönüyor. Ali Uçar kardeşi Almanya’dan oraya gönderdik. Ve orada Tarihçe-i Hayat İngilizce olarak neşroldu.

 

Osman Kardeşten evvel Hasan Kondu gitmişti. Orada “Nur” adında bir mecmua çıkarmaya çalışmış. Ben Almanya’daydım. Telefon etti, “Biz burada bir makine alacağız. Baskı makinesi… Bize para gönder.” “Biraz durun” dedim. “Peki, bekleyelim” dedi ama bir de baktım, “Biz makineyi aldık” dedi. “Light” adında mecmua çıktı… Bu esnada Amerika’ya Osman kardeş ikinci defa gitti. Ve orada tercüme hususunda çalışmalara devam etti. Sonra Almanya’da Kur’an basılıyor. Başında bulunmamız lazım. Birinci ağabey de orada, ben de oradayım... Çünkü ilk defa basıldığından hareke noksanlıkları oluyor. Netice, dedim, “İşler tam yoluna girsin, ondan sonra gidelim.” Çünkü sürekli Amerika’dan çağırılıyorum. Rahmetli Mehmed Büker ağabeyle Kur’an-ı Kerim baskısının bitmesini bekledik. Ve Amerika’ya gittik.

 

Orada Profesör Hamit Algar var, İngiliz asıllı Müslüman… Başka tercüme edecek kimse yok. O da Kaliforniya eyaletinde San Fransisco civarında. Onun yanına gitmekten başka çaremiz yok. Telefonla irtibatlaşıyoruz. Biz oraya gittik. Hamit Bey’le tanıştık. Aslında o Türkiye’de kalmıştı. Merhum Musa Haspolat’la görüşme esnasında onunla da karşılaşmışız. Sonradan Hamit Bey anlatınca, hatırladım. Daha sonra Hamit Bey Ayetel Kübra, Haşir Risalesi gibi bazı risaleleri tercüme etti. Bu arada Ümit Bey gitti. Daha sonra ben bir daha gittim. Osman Bilgeoğlu devamlı oradaydı. Matbaa daha büyütüldü. Elhamdülillah İngilizce neşriyatlar başladı orada… Almanya’da da Kur’an matbaası hãlâ faaliyettedir…

 

AMERİKA’DA ÇIKAN O KİTAPLAR, İNGİLTERE’YE GELİYOR

 

Bir de İngiltere seyahati var…                 

 

Evet. O günlerde Niyazi Bey doktora yapıyordu İngiltere’de... Ben oraya gittim. Hatta oradan da Amerika’ya geçmiştim. Bir hafta kaldım orada. Niyazi Bey bitirdi döndü, Halis Bey gitti oraya. Halis beyin yanına gittik. Gayri müsait bir yerde kalıyorlar. Ama Tabiî Halis Bey biraz cevelanlı bir insan… Durmuyor… Mütemadiyen faaliyette… Şimdi olduğu gibi… Fakat acıdım. Büker ağabey de Amerika’da… 1978’de ikinci defa gidişimizde yani, bir bina almayı düşünüyordu. Orada bir türlü nasib olmadı.

 

Döndük… Dedi, “Bari İngiltere’de alalım. Çok iyi yaparız.” Halis bey de, “Siz orada bir yer bulun” dedi. Elhasıl İngiltere’de bir bina satın aldılar. Allah razı olsun… Ve çok hizmetlere vesile oldu o bina. Medrese olarak, kaç sene çok kimseler orada yetişti.

 

Amerika’da çıkan o kitaplar, İngiltere’ye geliyor. Bütün Üniversitelerin İslam talebe teşekkülleri vardı. Halis bey hepsine dağıtıyordu. Onlar da bir kutu koyuyorlar, kitapları da koyuyorlar. Herkes satın alıyor. Parasını da kutuya atıyorlar…

 

 

62 YAŞINDA YAPILAN HİZMET EVLİLİĞİ

 

Bu arada mı evlendiniz?

 

Evet. Bu evlenme hadisesi şöyle; Ben 62 yaşında evlendim. Bazen Birinci ağabeyle konuşurken, “Benle istişare edersen, 62’ye kadar beklemen lazım. Eğer Birinci ağabeyle istişare edersen hiç yok” diye latife yapardım.

 

Ali Mermer kulakları çınlasın, şu anda da Amerika’da… O İngilizce eğitimi tamamladı. Ardından doktoraya başladı. Ve orada Muhammed Colin vardı Üniversite’de profesör. Onlar üniversitenin mescidinde ders yaparken, Şükran Hanım da o üniversitede şark dilleri üzerine, yani Arapça, Farsça, Türkçe dillerinde doktora yapıyor. Doktorasını bitirmek üzere…

 

Ayetel Kübra ve Tabiat Risalesi’ni bir sene onlarla beraber okuyor. Ve Müslüman olmaya karar veriyor. Sonra bir ara buraya geldi. On beş gün kaldı. Orada tabiî Ali ağabey, “senin çok suallerin var. Bu suallere ancak Mehmed Fırıncı ağabey cevap verir” demiş. Sonra bizim aile meclisini topladık. Rahmetli validem de sağdı o zaman. Cemal Hoca tercüman… O da İngiltere’de İngilizce öğrendi… Gece geç vakitlere kadar, sual-cevap, sual-cevap… Derken Şükran hanım gitti. Sonra Ali Mermer doktorasını bitirdi. Zaten Emine hanımla evlenmişlerdi. Türkiye’ye geldi. Şükran Hanım, “Ben de geleyim sizinle beraber” demiş. Ve oraları terk ederek Türkiye’ye geldi. Ardından Anadolu hisarında yedi ay kadar kaldı. Sonra Beyazıt’da Abdülhamit Doğan’ın dairesini kiraladık.  Daha sonra Fatih’te kaldı… Yani altı sene filan bu şekilde… Risaleleri tercüme etmeye başladı. 15 adet küçük kitap ve Tarihçe-i Hayatı telif etti. Sözler’i, Mektubat’ı, Lemalar’ı tercüme etti. Bir gün bazı arkadaşlar beni çağırdılar, isim vermek istemiyorum, “Seninle konuşacağız” diye…

 

“Sen kendine bakamıyorsun. İhtiyarladın. Senin Şükran Hanımla evlenmeni uygun görüyoruz” dediler. Ben de “Biraz sabredin. Belki olabilir. Ama şu esnada değil” dedim. Ve iki sene sonra böyle bir evliliğe karar verdik…

 

Yani böyle bir hizmet evliliği oldu öyle mi?

 

İnşallah…

 

Şükran hanım hãlâ hizmetine devam ediyordur…

 

Tabiî. Bazen ben laklakiyatla zaman geçiriyorum da, fakat katiyen laklakiyat onun yaşantısında olamaz. Laklakiyat derken boş konuşmalar değil her zaman olduğu gibi arkadaşlarla hizmet üzerinde sohbetler idi.

 

Bizim takip ettiğimiz kadarıyla zaten sizin boş geçen bir dakikanız yok… Okuyucular sizin hayatınızı merak ettiği için biraz magazinvârî konuştuk. Fakat biz biliyoruz ki 62 yaşında nasıl evlilik olursa, sizin izdivacınız da öyledir. Kesinlikle nefsanî bir şey olmadığını o gün de biliyorduk, bu gün de biliyoruz. Eğer öyle olsaydı Birinci ağabey sizi tabancasıyla vuracaktı zaten…

 

Zaten ona haber vermediğim için kızmıştı. “Ya bu adamla konuşulmaz” diyordu. (Gülüyor) İki sene kadar çok sert tavırları oldu. Ancak iki sene sonunda yumuşayabildi…

 

(Devam edecek)

Röportaj Haberleri