Zekatın verilme usulü

Erdem AKÇA

Ramazan-ı Şerif’in tatlı meyveler-3

Kur’an namaz ile zekâtı, madalyonun iki yüzü gibi gösterecek şekilde genelde beraber kullanır. İnsanı özetleyen “ enfüsehüm ve emvalehum” (onların nefisleri ve malları) şeklindeki ana damarlardan alınan ibadet kanlarını ifade eder. Namaz, nefsin ibadeti ve tezkiyesidir. Zekât ise, malın ibadeti ve arınmasıdır. Zekâtın verilmesinde öncelik ve sonralık nasıl belirlenmesi gerekir, şeklindeki mukadder soruları Kur’an 2 âyetinde özet olarak şöyle ifade eder:

“Fe âti ze’l-kurba hakkahu ve’l-miskîne ve’bne’s-sebil, zalike hayrun lillezine yurîdûne vechallâhi ve ulaike humu’l-muflihûn. Ve mâ ateytum min riben li yerbuve fi emvâli’n-nâsi fe la yerbu indallah, ve ma ateytum min zekâtin turîdûne vechallâhi fe ulaike humu’l-mud'ıfûn.” (Öyleyse; yakınlara, miskine ve "yol oğluna" hakkını ver. Bu, Allah'ın rıza ve teveccühünü dileyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. İnsanların mallarında artsın diye ribadan verdiğiniz, Allah'ın katında artmaz. Allah'ın rıza ve teveccühünü dileyerek zekattan verenler, işte bunu yapanlar kat kat arttıranlardır.) (Rum suresi, 38-39)

[Bu âyet zekât dağıtımında riayet edilmesi gereken sırayı, hak sahiplerini sıralayarak ifade eder. Bir kişinin zekâtını en baş hak eden kişi, akrabasından olan fukaradır. Zekâtın şartlarından bir kısmı vereni bağladığı gibi, bazıları da alanı bağlar. Yani zekâta muhtaç olmayacak derecede imkânı olan birisine zekât vermek, hak sahiplerini mağdur etmek demektir. Bu çerçevede bir kişinin geçim şartlarını en iyi bileceği kişi, akrabalarından olan fakirlerdir. Diğer bir husus ise, kaderin ekonomik imkanları takdir ederken kişinin gelirini muhitindeki fakir fukaraya göre takdir etmesi meselesidir. Bu çerçeveden bakıldığında Kaderin taksimatında zekatlar, yaşanan bölgenin zenginlerinin malından takdir ve taksim edilmiştir diyebiliriz. Zekâtın, yakın çevre ve muhitte ciddi muhtaçlar varken, uzak ve bilinmedik yerlere verilmesi bir riya ve gösterişi de hissettirdiğinden akrabaya verilmesi daha ihlaslıdır. Herkesin evinin önünü temizlemesi misali gibi, her zengin kendi muhitindeki muhtaçları zekat vermekle sefaletten kurtarırsa ümmette sefalet kalmaz, denilebilir.

Zekatta 2. Sırada gelenler “miskin”ler grubudur. Bunlar kelime kökünün de bildirdiği üzere hareket kabiliyeti aşırı derecede sınırlandırılmış kişilerdir. Felç, sakatlık, ağır hastalık gibi sağlık problemleri olan veyahut ağır depresyon, zihin problemi gibi sebeplerle gelir elde edecek şekilde çalışamayan kişilerle, yaşlı ve çocukları ifade eder. Bütün canlıların hayatî fonksiyonlarının devamına vesile olacak rızkına kefil olan Allah’ın[1] onlara tayin ettiği hakları, zenginler eliyle kendilerine ulaştırılır. Bu tarz kişileri araştırmak, bir ibadet olduğu gibi aynı zamanda zekâta dair bir şuur ve tahkik göstergesidir. Bu miskinler, akraba grubundakiler olamaz. Çünkü akrabalar içinde miskinler, en öncelikli grubu teşkil ederler. Bu sırada sayılan miskinler, komşular, bulunulan muhitte, köyde ve daha ötede nahiyede ve ilçede yaşayan miskinler insanlardır.

Eğer bu grupta da kimse bulunamazsa son grup “ibnü’s-sebîl” denilen kişilerdir. Bunlar hareket edebilen fakat yeri-yurdu olmayan seyyahlar, şehirler ve ülkeler arası yolculuk yapanlar olabildiği gibi fisebilillah cihad yapan, bu yola kendini adayan, cihadı ruhuna ruh yapan kişiler de olabilir. Bu ikinci ihtimal daha kavidir. Fakat ilk ihtimal de Kur’anın bildirdiği üzere, lüzumludur. Kehf suresindeki Hızır-Musa kıssası, o yolcuları misafir edip ağırlamayan kavmi eleştirir. Gayr-ı müslim kişilere karşı dahi bu unvan adı altında zekat verilebilir. Onlara İslam’ın güzelliğini fiilen gösterme, muhtaç duruma düşen herkesin İslam ekonomi düzeninde bir merhamet payı olduğunu gösterme, onları müellefe-i kulub boyutunda muhatap alma manasında güzel bir uygulamadır. Fakat Allah yolunun mücahidi olup geçimini sağlayacak imkan bulamayan kişilere de verilebilir.

Bu çerçeveden bakıldığında zekâtın müstehakkı olan kişilere dair Kur’an en dar daireden en uzak daireye şeklinde işi halka halka büyütür. Kendi muhitinde muhtaçlar varken, dış beldelere zekatını veremezsin, der. İslam’ı yaşayanlar, aynı İlâhî kanunlara tabi hareket ettiklerinden, siyasi idarecileri ayrı ayrı olsa da onların manevi devleti daima tektir. Bu açıdan bütün Müslümanlar tek bir ülkenin vatandaşlarıdırlar. Her Müslüman millet ve topluluk kendi yakınlarının sefalet ve zekatından mes’uldür.]

Başka bir âyet ise daha detaylıca ve madde madde zekâta müstehak olanları sıralar:

“İnnema’s-sadakatu li’l-fukarai ve’l-mesakini ve’l-âmiline aleyha ve’l-muellefeti kulûbuhum ve fi’r-rikabi ve’l-gârimine ve fi sebilillahi vebni’s-sebil, faridaten minallah, vallahu alîmun hakîm.” (Sadakalar ancak şunlar içindir: fukara, mesakin, onun üzerine me'mur olanlar, müellefetülkulub, rakabeler hakkında borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmışlar, Allah tarafından kat'i olarak böyle farz buyuruldu, ve Allah alîmdir, hakîmdir.)

[Bu âyette zekât, sadaka olarak ve farz olarak isimlendiriliyor. Çünkü zekât “Mülk Allah’ındır, ben ise Onun dağıtım memuruyum” şeklindeki bir iman ve tevhid iddiasına sadakatin delili olduğu için bu âyet zekatı, sadaka olarak isimlendiriyor. Zekâta dair müstehakların sıralanmasına dikkat ettiğimizde Rum suresindeki gibi ilk 2 sıra sabit olarak kendini gösteriyor. Fakat zekât memurları olan âmillerden bu âyette bahsedilmesi ve halkın zekât toplayanlara hususi bir ödeme yapmasının Hz. Peygamber (ASM) tarafından rüşvet sayılması[2], âmillerin maaşının yalnızca devletçe verilebilmesi gösterir ki bu âyet, devletin zekâtı topladıktan sonra yapacağı dağıtımdaki sıralamayı ifade eder. Bu manada Rum suresindeki âyet, zengin bir Müslümanın devlete zekatı vermeden kendisinin zekâtı verebilme hakkı olduğunu, bu durumda zekâtı verirken izleyeceği sırayı öğretir. Tevbe suresindeki bu âyet ise İslam devletinin zekatı dağıtım sırasını ifade eder.

Bu ayette zekata müstehak kişileri sayarken, “akraba” tabiri kullanmayıp, “fukara” tabiri kullanması dikkat çekicidir. Çünkü devletin akrabası ve yakını olmaz. Fakat çalışmaktan âciz miskin bir kişiye göre çalışabilecek ve gelir elde edebilecek fukaranın öne alınması gösterir ki buradaki fukara, normal bir fakir değildir. Bakara suresi 273. Âyet bu kısmı açıklar: “Bu fakirler, Allah yolunda mahsur kalıp çalışmaya güç yetiremeyen fakat iffetlerinden ihtiyaçlarını kimseye açamadıkları için başkalarının kendilerini zengin sandığı kişilerdir.” Esir düşen askerlerin ihtiyaçlarını gidermek, askerini düşman karşısında sahipsiz bırakmamak devlet açısından bir şeref ve haysiyet meselesidir. Osmanlı devleti bu âyet gereği, 1. Dünya savaşında Rusya’ya esir düşen askerlerine, zillet ve minnet altında kalmamaları için, gizlice para göndermiştir.

Bu ayette Kur’an miskinler ile ibnü’s-sebilin arasını dolduruyor. Ve ibnü’s-sebil ile fisebilillah cihadı ayırması da gösterir ki, ibnü’s-sebilden anlaşılması gerekenler yolda kalmış kişiler veya seyyahlardır.

Evet, zekât, İslam’ın vergisidir. Mukaddestir. Zorunludur. Vermeyene ciddi müeyyidesi vardır.[3] Sınırları bellidir. Ne devletçe artırılabilir ne de azaltılabilir. Kişi isterse kendisi bu oranı artırma hakkına sahiptir. Bu açıdan zekat sağlıklı bir ekonomik döngünün özsuyunu sağlar.

Bu âyetin bildirdiği üzere zekât İslam devleti tarafından da toplanabilir. Devlet bu işte vazifelendirdiği memurlarına, zekat gelirlerinden maaş verme hakkına sahiptir. Bu noktada bu ayet “İslam’da devlet sisteminden, Kur’anda bahsedilmiyor” diyenlere bir cevap taşır. İslam, İlâhî emirlerle yönetilen, meşveret ile işlerini çekip çeviren[4], zekat gibi sınırları belli vergi ve gelirleri olan ve memur istihdam edebilen bir devleti öngörür. Zekâta müstehak kişiler arasında 3. sırada devlet memurları gelir. Bu durum bir açıdan İslam’da memuriyetin bir lüks ve refah aracı olmadığına da işaret etmesi açısından dikkat çekicidir. Zorunlu durumlarda devletin memur maaşlarını 3. plana atma hakkına sahip olduğuna ve zaruri ihtiyaç sahibi kişilere öncelik verme imkânına da cevaz verir.

Dördüncü sıraya Kur’anın müellefe-i kulûbu (kalpleri İslam’a mal ile ısındırılacak kişileri) koyması, çarpıcı bir uygulamadır. Yani maddiyat ve zekât, maddeci nefs-i emmâreleri fethetmek ve iman hizmetine bir anahtar olmak için kullanılabilen bir araç olarak ayette gösteriliyor. Burada İslam devletinin bir siyasi uygulama sahasını Kur’an gözler önüne seriyor.

Beşinci sırada rikab, boyunduruk altında olan kölelere veya köle gibi, birilerinin ekonomik esareti altında olanlara devletçe verilebilir, olarak ifade edilmiş. Bu âyet İslam’da köleliğin kaldırılması gereken bir sistem olduğuna dair önemli bir bilgi içeriyor. Çünkü İslam devleti, elde ettiği zekat gelirleri ile köleleri efendilerinden satın alıp azat etmekle veya kölelerden borç isteyenlere bütçede ödenek ayırmakla mükelleftir. Ki Hz. Peygamber’den (ASM) bazı köleler mükâtebe bedelini, devlet başkanı olduğu için, borç istemiştir. O da elinden geleni yapmış, bütçede para yoksa zenginlerden yardım etmelerini istemiştir.[5]

Altıncı sırada ise ağır borç yükü altına giren ve iflas eden Müslümanlar gelmektedir. Âyetteki “gârim” tabiri bu meseleyi bildirir. Çektiği kredi veya aldığı borcu ödeyemediği için intihar eden kişilerin zaman zaman medya üzerinden haberlerinin yapılması, İslam’ın bu taksimatının ne kadar yerinde bir uygulama olduğuna bir delildir. Bu taksimatla Kur’an bu tarz kişilere İlâhî şefkati gösterir. Borcunu ödemede yeise düşenlere, İslam devlet bütçesini bir sığınak olarak gösterir.

Yedinci sırada ise Allah yolunda cihad eden askerlerin maişeti veya hac yolundaki müslümanların ihtiyaçları veyahut kendini ilme adamış âlimlerin tayın bedelleri için devletin zekatı kullanabileceği âyette ifade edilir.

Sekizinci sınıf ise, ibnü’s-sebil adı verilen yolda kalmış kişiler veyahut seyyahlar gibi kişilerdir. İslam ülkesi sınırları içinde bulunduklarından İslam devletinin sorumluluğu ve himayesindedirler. Bu cihetten onların sefaleti, İslam devletinin sefaleti anlamına gelmektedir. Mâlikü’l-Mülk olan Allah’ın, hem kişisel zekat verme uygulamasından bahsettiği Ruma suresinde, hem devletçe zekat taksimatından bahsettiği Tevbe suresinde ibnü’s-sebil kısmını ortak şekilde zikretmesi gösterir ki, mesele İlâhî bir haysiyet meselesidir.

Bu 8 grubun devlet gelirlerinden finanse edildiği bir durumda, toplumsal manada bir gelir dağılımı gerçekleştirilmiş, zekat gelirleri âcil ve hayatî ihtiyaç sahiplerinden tâli ihtiyaç sahiplerine doğru akan bir sistematik ile taksim edilmiş ve dağıtılmış olmaktadır. Bu şekilde makroekonomik bir iktisad politikası bilfiil gerçekleştirilmiş; devlet gelirleri, piyasaya o kazancı hemen dönüştürecek halk kesimine iletilmiş ve ekonomi sıcak para yüzü görecek bir döngüye kavuşturulmuş olmaktadır.

Ekonomileri öldüren, piyasadan paranın çekilmesidir. Ekonomileri ihya eden ise, piyasalara likidite teminidir. Zekat, bu manada mükemmel bir likidite kaynağıdır. Piyasanın kanını şırınga ile çekerek tüplerde depolayan sonra daha pahalıya zenginlere veya borç alacaklara satan faiz sistemi, İslam ekonomisinin ve bütün ekonomilerin katilidir. Zekat müessesesi Maliye biliminin öngördüğü Telafi Edici Bütçe Sistemi’nin bütün dinler tarihinde yaşanmış ve uygulanmış hâlidir. Mâliye bilimi, İslam ekonomisini yeni yeni anlamaya başladı, diyebiliriz.

Zekâtın, devlet eliyle dağıtılıp toplanması, güzel olmakla birlikte zenginlerin bizzat kendilerinin zekatlarını vermesi daha güzeldir. Çünkü bu durumda halk kimlerin zekatını verdiğini bizzat görmekte, zengin kesim ile fakir halk, hadisin tabiriyle[6], zekat köprüsünde buluşup görüşmekte, bu sayede her iki tabaka arasında doğrudan temas ve duygu alışverişi sağlanmaktadır. Bu açıdan devlet, zenginlerin zekatlarını verip vermediklerini teftiş etmeli, fakat bizzat kendilerinin vermelerini sınırlamamalı, bilakis teşvik etmelidir. Tâ ki İslam ekonomisi tesis edilsin ve halk kesimleri bir birine güvensin.]

[1] Hud suresi, 6.

[2] Abdullah ibnü’l-Lütbiyye vak’ası buna net bir misaldir. Ebû Humeyd es-Sâidî’den rivayet edilen bir hadise göre Resûlullah, Ezd kabilesinden İbnü’l-Lütbiyye’yi zekât toplamakla görevlendirmiş, bu zatın daha sonra bazı mallarla gelip Hz. Peygamber’e,

-“Şunlar size aittir, bunlar da bana hediye olarak verildi” demesi üzerine Resûl-i Ekrem minbere çıkıp,

-“Benim -zekât toplamak için- gönderdiğim bir memura ne oluyor ki, ‘Şunlar sizin, şunlar da bana hediye edildi’ diyebiliyor? Dikkat edin, bu kişi evinde otursaydı kendisine hediye verilir miydi?” diyerek bu konuda açık bir tavır ortaya koymuştur (Buhârî, “Hibe”, 17, “Aḥkâm”, 24, 41; Müslim, “İmâre”, 26-29; Ebû Dâvûd, “İmâre”, 11). Diğer bir hadiste, “Zekât memurlarına verilen hediyeler devlet malına hıyanettir” ifadesinin yer alması da (Müsned, V, 424; Şevkânî, VII, 338) böyle bir anlam taşır.

[3] İslam’ın ilk müceddidi denilmeye layık olan Halife Hz. Ebu Bekir’in (RA) yaptığı Ridde Savaşları buna delildir.

[4] Âl-i İmran suresi, 159.

[5] Bkz. DİA, Mükatebe maddesi, c. 31, s. 531-533.

[6] Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

 

“Zekât, İslâm’ın köprüsüdür” buyurmuşlardır. (Beyhakî, Şuab, III, 20, 195; Heysemî, III, 62)

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.