Zayıf benlikle olmaz

Hüseyin KARA

Kur’an’dan Risale-i Nur perspektifinde günümüze mesajlar (34)

İnsan yeryüzünün halifesidir; yani iç kapasitesini kullanarak olup biteni anlamlandıran yaratılmışların gözdesidir. Yeryüzü imar edilecekse onun sayesinde gerçekleşecektir; yok, yıkılacaksa da onun elinin büyük payı olacaktır. Dünyada kurulu düzen konusunda Yaratıcının muhatabı insandır.

Muhataplığın bir sorumluluğu olduğuna göre bir insan gök, yer ve dağların taşımaktan çekindiği büyük sorumluluğun altından nasıl çıkabilir? Sorumluluğu yerine getirenin hem bu dünyada hem de öbür dünyada ödülü büyüktür. Ama her ödül de bir bedel ister. Bedelsiz hiçbir başarı gerçekleşemez. Sıradan işlerin bedeli de alın teridir.  

İnsan önce kendisinden başlar ve başlamalıdır. Çekirdekten çevreye doğru açılım, herhangi bir oluşumun yöntemidir. Çok her zaman sağlıklı azın üzerinde bina edilir. Küçükten büyüğe doğru bir hiyerarşi çok oluşumlarda gözüken niteliktir.

İnsanın özü de bir çekirdek gibi büyüyecek ve bütün kâinata dal budak salacak. İnsan kendini bir çözüme kavuşturmadıktan sonra, başkalarıyla, dünyayla ve bütün kâinatla ilgi ve iletişimi sağlıklı olamaz. Onun özü elbette “ene”dir, diğer bir deyişle “ben”dir.  

İnsanın benliği ne denli güçlüyse hayata bakış açısı da, hayattan yararlanması da, hayat içinde huzurlu olması da ve hayatın ona yükleyeceği sorumlulukların üstesinden gelmesi de o denli kolay olur. Güçlü benlik sabır, tahammül, dayanıklılık demektir; bunların sonucu başarı ve amaca ulaşmak demektir. Hiç kimse olur olmaz şeylerin altında ezilmek istemez; kimsenin kölesi olmak da, sürünmek de, duygularının ablukası altında olmak da ve türlü türlü kaygıların anaforunda öteye beriye savrulmak da… Ama dünya ihmalleri affetmez. Hele de manevi değerlerin ve doğuştan getirilen yeteneklerin kullanılmaması halinde kimsenin gözüne bakmaz. İnsanı doğduğuna pişman ettirir.

Güçlü bir benliğin kurulmasında insanın bütün evreleri etkindir. Başta ebeveyne en büyük rol düşen safhalarıyla birlikte bebeklik, gençlik, delikanlılık, yetişkinlik ve hatta ihtiyarlık dönemlerinde zincirlemeli herkese ve her kuruma görevler düşer. Bakım ve terbiyenin ne denli önemli olduğunu söylemeye gerek var mı?  

Ama ille de “ben” denilen çekirdek yani insanın özünü çok sağlam bir bakış açısına kavuşturmak her açılımın başında gelir. Tam da burada Bediüzzaman çok derin bir konuyu irdeleyen risalesinde bu öze vurgu yaparak “Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır[1] diye insanın “ben” denilen mahiyeti tam bilinmeyen bir değere işaret etmektedir. Bu anahtar gerçi maddi bir tarafı yoktur ama insan bedeninin her tarafında vardır ve işlevleri her an hissedilmektedir. Psikologlar, psikiyatristler ve nörobiyolojistler bunun çözümlenmesine son zamanlarda ciddi gayret göstermişlerdir. Belli maddi bir yanı yoksa da varlığının az da olsa bilinmesi son derece önemlidir. Bir “Vahid-i kıyasi” ölçü birimidir. Karşılaştırma kabiliyetinde olan bu hassa ile bizi aşan olayların gerçek sahiplerini anlamada güçlük çekmeyiz. Deriz ki, “bu ev nasıl benimse, beni aşan dünya evinin de aşkın bir sahibi vardır” diyerek, çok fazla araştırmaya girişmeden Allah’ın varlığını bulur. Bu kıyası, karşılaştırmayı yapamayan insan, doğru yolu bulmada ciddi güçlük çeker ve çoğunlukla da bir kısır döngüde kendini kaybeder. Onun varlığı başkasını göstermede büyük bir değerdir; yoksa kendini göstermek için girişilen bütün eylemler sonuçsuz kalır. Çünkü onu, yani “ene”yi kendine mal etmiştir, kendisinden başka şeyleri de bir dehaleti olmamasına rağmen kendi payının olduğunu sanmıştır. Bu tür bir yaklaşımın özeti ise, ev kendisinin olduğu gibi kendini aşan şeylerin paylaşımına girişir. Bu yönüyle insan Bediüzzaman’ın deyimiyle “cehl-i mutlakta”dır. Bu tip insanın tasvirini daha da ileriye götürür ve der: “Binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeple bir eçheldir. Çünkü, duyguları, efkârları, kâinatın envar-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen her şey, nefsindeki renkler ile boyanır.”[2]

Bu bakış açısı, yani “manay-ı harfi/başkasının varlığını anlamak” olan bakış açısı, “ben”e yükleyeceğimiz anlamdır. Bu yoksa benliğimiz her tür bozulmaya hazır demektir. Kim nereye bakarsa baksın samimi de olsa yanlış bir değerlendirme içinde olur. O halde benliğimizin temelinde bu sağlıklı bakış mutlaka olmalıdır ki, hayatımıza gerçekçi bir yön vermiş olabilelim. Diğer bilimsel çalışmalar bundan sonra daha da fıtratımıza uygun oturmuş olurlar. Benliğin bu sağlıklı temeli ufki açılımlara her zaman açıktır ve bilimsel çalışmaları da destekler.

Benliğimiz ta bebeklikten hatta daha önceden oluşmaya başlamalıdır. Özellikle bebeklikteki travmalar benliğe indirilen en büyük darbelerdir. Ebeveyn ya da bakıcıların çocuğun benliğine kazıyacakları en önemli şey temel güven duygusudur. Bu da ancak “Aile eğer çocuğa karşı aşırı koruyucu olmadan, yeterli özgürlük ve desteği verirse, çocukta özgüven duygusu gelişerek, çevresindekileri ve dış dünyayı kontrol edebileceği hissi gelişir”[3] diye belirtilen yolla ancak gerçekleşme imkânı bulur.

Benliğin sağlıklı gelişmesi insan hayatının bütün dönemlerini kapsar. Bunun için eğitim ve gelişimin sürekli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim Erik Erikson da gelişimim hayat boyu sürebileceğini ve varsa patoloji ve bozukluklar onların ileriki dönemlerde düzelebileceğini savunurken doğruyu vurgulamaktadır. Ve der ki; “Ölene kadar insanoğlunun her an dinamik bir yapı içerisinde olduğunu geçmiş dönemlerden kalan bir takım patoloji ve bozuklukların her dönemde ama her dönemde tamir edilebileceği, yenilenebileceği ve değiştirebileceğine olan inancım tamdır.”[4]

Sağlıklı benliğe ulaşmanın yolları çok… Çoğunlukla da bu konuda ihmalkâr davranırız da toplum sağlıksız benliklerle dolar. Evet ama sağlıksız benliğimizin olduğunu nasıl anlayacağız? Aslında bu çok zor değil. Herkes kendi hayatını yaşar ve hayattan haz ya da acı aldığını bilir. Acının insanın kaderi olduğunu kabul etmekse iyileşme yolunda benliğimize engel koymaktır. Acı ve sürekli boğuşma asla insanın kaderi değildir. Bu tamamen insanın yetişme tarzına bağlıdır. “Ben”in zayıflığını dört şey ele verir: (1) Hazzı erteleyemememiz, (2) İtkilerimizi, yani içten bizi zorlayan duygularımızı kontrol edemememiz, (3) Kaygıları dönüştürüp gideremememiz ve (4) Hayal kırıklıklarla baş edemememiz.[5]

Aslında bu dört şey herkesin hayatında çokça vardır. Asıl acı veren kaynaklarımız da bunlar. Bunlarla ancak sağlam benlikler mücadele edebilir. Bir tanesiyle de kendimizi test edebiliriz; mesela, hazzı erteleyemiyorsak, bu demektir ki benliğimiz zayıftır. Ne yapmamız gerekir, bu konuda ciddi alıştırmalar yapmalıyız. Hangi duygular bizi ablukaya almıştır? İşte bizim zayıf tarafımız. Onlara karşı ayık olmak durumundayız. Duyguların esiri olmak, bizi geriye dönüşü olmayan yollara sokabilir. Hapishaneler, öfkesini yenemeyenlerle doludur. Benliği sağlam olan hayal kırıklıklarına kapılmaz.

Bizim organik yapımızın yanında belki de ondan çok daha etkili ruhsal yapımız vardır. Organik yapımıza gösterdiğimiz bakım kadar ruhsal yapımıza da yapmamız konusunda yetersiz olduğumuz şüphe götürmez. Oysa ruhsal aygıtımız sağlığa kavuşmadıkça diğer yapımız da rahatsızlıklardan kurtulamaz. Herkeste kaynağı bilinmeyen stres denilen can sıkıntısı eksik değil. Türlü bunalımlar ve psikolojik depresyonlar zinciriyse hem bireysel hem de toplumsal hayatı cehenneme çevirmektedir. İşin garip tarafı bunun temeline inerek çözümü için çabalayanlarsa son derece az.

 

[1] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, (3.Söz, 1. Maksat), erisale.com

[2] a.e. ve aynı yer.

[3] Özakkaş, Tahir (2013), Kimlik Bocalaması Bunalımı ve Ego Psikolojisi, s: 464, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları, İstanbul.

[4] a. e. s: 426.

[5] a.e. s:43

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.