Kur’ân-ı Hakîm’in Ezelî Hakikatleri

Zafer KARLI

1. Kur’ân-ı Hakîm: Kâinat Kitabının Tercüman-ı Ezelîsi

Kâinat, baştan başa mânâlı bir kitab-ı kebîr-i kâinat hükmündedir. Her bir mahlûk, Allah’ın esmâ ve sıfâtına işaret eden bir âyet; her bir nev’, birer kelime; her bir mevcud, Sâni’-i Zülcelâl’in kudret ve hikmetini gösteren bir delildir.

Kur’ân-ı Hakîm ise bu büyük kâinat kitabının mânâlarını ders veren tercüman-ı ezelîdir.

“Biz onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz; sonunda onun gerçek olduğu onlara apaçık belli olacaktır.” (Fussilet, 41/53)

Kur’ân, insanın nazarını mahlûkatın kendisinden, onların mânâ-yı harfî ile gösterdikleri Sâni’-i Zülcelâl’e çevirir. Böylece kâinat, başıboş ve mânâsız bir mevcudat yığını olmaktan çıkar; hikmetle tanzim edilmiş, mânâlarla dolu bir mektub-u Samedânî olarak okunur.

2. Kur’ân-ı Hakîm: Muallim-i Rabbânî ve Rehber-i Hakikattir

İnsan aklı, kendi başına her hakikati ihata edemez. Akıl bir nur ve bir vasıta olmakla beraber vahyin nuruna muhtaçtır. Kur’ân-ı Hakîm, insanı zulümattan nura çıkaran, ona Rabbini tanıtan ve kâinatın mânâsını bildiren muallim-i Rabbânîdir.

“Gerçekten bu Kur’an en doğru yola iletir.” (İsrâ, 17/9)

Resûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurmuştur: “Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 21)

Kur’ân’ın talimi yalnız malûmat vermek değildir. O, aklı tenvir eder, kalbi ikaz eder, ruhu terakki ettirir ve insanı ubudiyet vazifesine sevk eder.

3. Kur’ân, İnsanın Mahiyetini ve Vazife-i Asliyesini Bildirir

İnsan, mahiyet itibarıyla acz ve fakr ile mücehhez, nihayetsiz ihtiyaçlarla muhtaç ve sınırlı bir ömürle mukayyettir. Fakat insanın bu aczi ve fakrı, onu Allah’ın kudret ve rahmetine iltica ettiren iki mühim vesiledir.

«“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)»

İnsanın vazife-i asliyesi, iman ve ubudiyet vasıtasıyla Cenâb-ı Hakk’ı tanımak ve O’na kulluk etmektir.

İnsan kendi nefsine ve kuvvetine dayanırsa nihayetsiz aczi karşısında zayıf kalır. Fakat Cenâb-ı Hakk’a intisap ettiğinde, O’nun kudreti ve rahmetiyle büyük bir kıymet kazanır.

4. Kur’ân’ın Azamî Dersi: Tevhid ve Vahdaniyet

Kur’ân-ı Hakîm’in bütün bahislerinde tevhid hakikati kuvvetli bir surette kendisini gösterir. Kimi zaman doğrudan tevhidi ders verir; kimi zaman semâvât ve arzın nizamını, kimi zaman insanın yaratılışını, kimi zaman da rızık ve rahmeti nazara vererek Sâni’-i Zülcelâl’in vahdaniyetini gösterir.

“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı, ikisinin de düzeni bozulurdu.” (Enbiyâ, 21/22)

Kur’ân, insanın nazarını esbâbdan Müsebbibü’l-Esbâb’a, mahlûkattan Hâlık’a çevirir.

Böylece kâinattaki her bir mevcud, Ehad ve Samed olan Allah’ın esmâsına bir âyine hükmüne geçer. Tevhid, yalnız “Allah birdir” demekten ibaret kalmaz; bütün mevcudatı Allah’ın mülkü, sanatı, mahlûku ve esmâsının tecellîsi olarak okumaya dönüşür.

5. Kur’ân, Akıl ve Kalbi Birlikte Nurlandıran Burhandır

Kur’ân-ı Hakîm, insanı düşünmeye, tefekkür etmeye ve hakikati araştırmaya davet eder.

«“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed, 47/24)»

Kur’ân’ın hitabı yalnız akla değil; kalbe, ruha, vicdana ve sair letâife de bakar.

Bu sebeple Kur’ân’ın hakikatleri yalnız kuru bir nazariye değildir. Akıl ile anlaşılır, kalp ile tasdik edilir, ruh ile zevk edilir ve hayat ile tahakkuk eder.

Risale-i Nur’un iman hizmetinde de özellikle iman-ı tahkikî, delil ve burhanla kuvvetlendirilir; şüphe ve vesveselere karşı iman hakikatleri aklî ve mantıkî delillerle izah edilir.

6. Kur’ân’ın Azamî Dâvalarından Biri: Haşir ve Âhirettir

İnsanın en büyük meselelerinden biri ölümün mahiyeti ve insanın ölümden sonraki hayatıdır. Kur’ân-ı Hakîm, ölümün bir hiçlik olmadığını; insanın dâr-ı bekaya sevk edildiğini ve haşir meydanında yeniden diriltileceğini haber verir.

“Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her türlü yaratmayı hakkıyla bilendir.”(Yâsîn, 36/79)

“Yeryüzünü ölümünden sonra dirilten O’dur. Siz de böyle çıkarılacaksınız.”(Rûm, 30/19)

Her baharda yeryüzünün yeniden hayatlandırılması, haşrin mümkün olduğuna dair kuvvetli bir misal ve numune hükmündedir.

Kur’ân böylece insanın nazarını fânî dünyadan dâr-ı bekaya çevirir ve hayatın yalnız dünya hayatından ibaret olmadığını öğretir.

7. Kur’ân, Acz ve Fakrı Ubudiyetin Anahtarı Hâline Getirir

İnsan, kendi kuvvetiyle hayatını devam ettiremez. Nefesinden rızkına, bedeninden ruhuna kadar her şeyde Allah’ın rahmetine ve inayetine muhtaçtır.

“İnsan zayıf yaratılmıştır.”(Nisâ, 4/28)

“Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter.”(Talâk, 65/3)

İşte acz ve fakr, insanın Rabbine karşı en mühim ubudiyet vesilelerindendir.

İnsan kendi kuvvetine güvendikçe zayıflığını hisseder; aczini bilip Allah’ın kudretine istinad ettiğinde hakikî kuvveti bulur.

Bu noktada insanın vazifesi, kendi nefsine güvenmek değil; tevekkül, dua, iltica ve ubudiyet ile Rabbine yönelmektir.

8. Kur’ân’ın Hitabı Bütün Asırlara Şâmildir

Kur’ân-ı Hakîm, yalnız belirli bir zamana veya kavme mahsus değildir. O, kelâm-ı ezelî olması itibarıyla her asra hitap eden bir hidayet ve irşad kitabıdır.

“Bu Kur’an bana, onunla sizi ve kendisine ulaşan herkesi uyarmam için vahyedildi.”(En‘âm, 6/19)

İnsanların ihtiyaçları ve zamanın şartları değişebilir; fakat Kur’ân’ın iman ve hidayet hakikatleri eskimez.

Bu açıdan Risale-i Nur’un mühim bir hizmeti, Kur’ân’ın iman hakikatlerini asrın fehmine uygun bir tarzda izah ve ispat etmeye çalışmasıdır.

Kur’ân’ın nuru değişmez; fakat farklı asırlarda onun bazı hakikatlerinin farklı cihetleri daha ziyade nazara çıkabilir.

9. Kur’ân, İman-ı Tahkikînin Menbaıdır

Kur’ân’ın en esaslı davalarından biri imandır. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman, insanın bütün hayatını mânâlandırır.

“Ey iman edenler! Allah’a, Resûlüne, Resûlüne indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.” (Nisâ, 4/136)

Resûlullah (asm), Cibrîl hadîsinde imanı Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere iman olarak tarif etmiştir. (Müslim, Îmân, 1)

Risale-i Nur’un nazarında iman yalnız bir tasdik-i aklî değildir; insanın bütün kâinatla münasebetini değiştiren bir nurdur.

İman nazarıyla bakan insan, mevcudatı mânâ-yı harfî ile okur. Yani mahlûkatın yalnız kendisine değil, Sâni’ine ve esmâsına delaletine bakar.

10. Kur’ân, Hayatın ve Ahlâkın Ruhudur

Kur’ân yalnız iman meselelerini nazarî olarak bildirmekle kalmaz; insanın hayatını adalet, merhamet, sıdk, ihlas, sabır, şükür ve uhuvvet gibi esaslarla terbiye eder.

Hz. Âişe validemize Resûlullah’ın (asm) ahlâkı sorulduğunda:

“Onun ahlâkı Kur’an’dı.”(Müslim, Müsâfirîn, 139)

Bu ifade, Kur’ân’ın Peygamber Efendimiz (asm) üzerinde hayat olmuş bir hakikat hâline geldiğini gösterir.

Öyleyse Kur’ân’ı okumak yalnız lafzını tilâvet etmek değildir. Asıl maksat, onun iman ve ubudiyet derslerini hayatımıza geçirmek ve ahlâkımızı Kur’ân’ın terbiyesiyle şekillendirmektir.

11. Kur’ân-ı Hakîm: Tevhid, Nübüvvet, Haşir ve Ubudiyet Dairesinde Bütün Hakikatleri Toplar

Risale-i Nur’da Kur’ân’ın küllî maksatları nazara verildiğinde, tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet-ubudiyet ekseninin Kur’ân’ın ana dâvalarını anlamada çok mühim bir çerçeve teşkil ettiği görülür.

Tevhid: Kâinatın Hâlıkı ve Rabbi birdir.

Nübüvvet: İnsan başıboş bırakılmamış; Allah’ın emir ve nehiylerini bildiren peygamberler gönderilmiştir.

Haşir: Ölüm yokluk değildir; insan dâr-ı bekaya sevk edilip hesap vermek için diriltilecektir.

Adalet ve ubudiyet: İnsan, Rabbine karşı kulluk vazifesiyle mükelleftir; yaptığı amellerin karşılığını görecektir.

“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)

“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/185)

“Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.” (Zilzâl, 99/7-8)

Böylece Kur’ân-ı Hakîm insana nereden geldiğini, nereye gittiğini, ne vazife ile gönderildiğini ve ebedî saadetin yolunu bildirir.

Hülâsatü’l-Hülâsa

Kur’ân-ı Hakîm kelâm-ı ezelîdir; kitab-ı mukaddestir; furkan-ı hak ve bâtıldır; rehber-i ekmeldir.

Kâinatı mânâ-yı harfî ile okutur; mahlûkatı esmâ-i İlâhiyeye âyine gösterir; insanın acz ve fakrını ona bildirir; onu iman, tefekkür, şükür, dua ve ubudiyete sevk eder.

Kur’ân, insanın elinden tutup tevhid ile Hâlık’ını tanımaya, nübüvvet ile Peygamberinin (asm) rehberliğine ittiba etmeye, haşir ile dâr-ı bekaya hazırlanmağa ve ubudiyet ile rıza-yı İlâhîyi kazanmaya davet eder.

Bu cihetle Kur’ân yalnız okunacak bir kitap değil; aklı, kalbi, ruhu ve bütün letâifi tenvir eden; insanı dünya hayatından dâr-ı bekaya sevk eden bir rehber-i ezelîdir.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.