Bediüzzaman’ın Kısa Tarîkı: Sünnete İttibayı Evrâd Edinmek

Zafer KARLI

“Şu kısa tarîkın evrâdı, ittibâ-ı sünnettir; ferâizi işlemek, kebâiri terk etmektir. Ve bilhassa, namazı tâdîl-i erkânla kılmak, namazın arkasındaki tesbihâtı yapmaktır.”

(Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 26. Söz, Hatime’nin Zeyli.)

Kulluğun özünü kavramak

Bediüzzaman, kısa tarîkın esaslarını birkaç cümleyle ifade eder: Sünnete ittiba etmek, farzları yerine getirmek, büyük günahlardan kaçınmak, namazı ta‘dîl-i erkânla kılmak ve namaz sonrasındaki tesbihatı yapmak.

Bu ifadede dikkat çeken nokta, kulluğun yalnızca belirli ibadetleri yerine getirmekten ibaret görülmemesidir. İnsanın neyi yapması, neden sakınması ve ibadetlerini nasıl yerine getirmesi gerektiği birlikte ele alınır.

Kısa tarîk, ibadetleri çoğaltmaktan önce kulluğun temelini sağlamlaştırmayı esas alır. Buradaki kısalık, sorumlulukların hafifliği değil, yolun ana esaslarının açıkça belirlenmesidir.

1. Sünnete ittibayı evrâd edinmek

Bediüzzaman’ın “Şu kısa tarîkın evrâdı, ittibâ-ı sünnettir” sözü, sünnete bağlılığı düzenli bir kulluk hayatının merkezine yerleştirir.

Evrâd denildiğinde çoğunlukla belirli vakitlerde okunan zikir ve dualar akla gelir. Ancak burada ifade edilen mana bundan daha geniştir. Sünnete ittiba, Resûl-i Ekrem’in (sav) rehberliğini benimsemek ve hayatı onun öğrettiği kulluk anlayışına göre düzenlemektir.

Bediüzzaman’ın hemen ardından farzları yerine getirmeyi ve büyük günahlardan kaçınmayı zikretmesi de bu anlamı açıklar. Sünnete bağlılık, yalnızca dil ile yapılan zikirlerde değil, insanın davranışlarında ve tercihlerinde de kendini gösterir.

Bir insanın namazını koruması, haramdan sakınması, başkasının hakkını gözetmesi ve ibadetlerini devamlılık içinde yerine getirmesi, bu bağlılığın günlük hayattaki karşılıklarıdır.

Sünnete ittibayı evrâd edinmek, sünnete bağlılığı yalnızca belli vakitlerde hatırlanan bir tavsiye olmaktan çıkarıp hayatın devamlı bir ölçüsü hâline getirmektir.

2. Ferâizi işlemek: Önce farz olanı yerine getirmek

Ferâiz, dinen yerine getirilmesi zorunlu olan görevlerdir. Beş vakit namaz ve Ramazan orucu bunların başlıca örnekleridir. Zekât ve hac da gerekli şartlar oluştuğunda farz olur.

Bediüzzaman’ın farzları özellikle vurgulaması, kullukta önceliğin nerede olduğunu gösterir. Nafile ibadetler elbette kıymetlidir; fakat farzların yerini tutmaz. İnsan, nafilelerle meşgul olurken kendisine farz olan bir vazifeyi ihmal etmemelidir.

Üstelik dinî sorumluluk, yalnızca namaz ve oruçla sınırlı değildir. Borçları ödemek, emanetleri korumak ve başkalarının haklarını gözetmek de insanın sorumlulukları arasındadır.

Kulluğun sağlam bir zemine oturması, önce farz olanı yerine getirmekle başlar. Bediüzzaman’ın kısa tarîkında farzların öne alınması, bu önceliği açıkça ortaya koyar.

3. Kebâiri terk etmek: Günahları sıradanlaştırmamak

Kebâir, büyük günahlar demektir. Haksız yere cana kıymak, zina, iftira, hırsızlık, faiz ve yetim malını haksız yere yemek, dinî kaynaklarda büyük günahlar arasında sayılan fiillerdendir. Bunların kapsamı ve tasnifi, ilgili ayetler, hadisler ve fıkıh kaynakları çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Farzları yerine getirmek, yapılması gerekenleri; büyük günahlardan kaçınmak ise sakınılması gerekenleri gösterir. Bu iki esas birlikte düşünüldüğünde, kulluğun hem ibadeti hem de ahlâkı kapsadığı anlaşılır.

Namaz kılarken insanlara haksızlık etmek, ibadet hayatıyla günlük davranışlar arasında bir kopukluk oluşturur. Kul hakkını gözetmek, haksız kazançtan kaçınmak, emanete riayet etmek ve kimseye zarar vermemek de dinî hayatın ayrılmaz parçalarıdır.

Günümüz açısından bir başka mesele de günahların sıradanlaşmasıdır. Bir yanlışın toplumda yaygınlaşması, onun yanlış olma niteliğini ortadan kaldırmaz. İnsan, çevresinde herkesin yaptığı bir davranışı sorgulamadan benimsemek yerine onu dinî ölçüler ışığında değerlendirmelidir.

Farzları yerine getirmek kadar büyük günahlardan sakınmak da kulluğun gereğidir. İbadetin insanın davranışlarına yansıması, bu bütünlüğün önemli bir göstergesidir.

4. Namazı ta‘dîl-i erkânla kılmak

Bediüzzaman, namazı kılmayı söylemekle yetinmez; özellikle ta‘dîl-i erkânla kılmayı vurgular. Çünkü namazın hakkını vermek, yalnızca hareketleri tamamlamak değil, her rüknü usulüne uygun yerine getirmektir.

Ta‘dîl-i erkân, namazın rükünlerini sükûnet içinde ve yerli yerinde yapmaktır. Rükûda, rükûdan doğrulurken, secdede ve iki secde arasındaki oturuşta bedenin yerleşip sükûnet bulması bu bakımdan önemlidir. Namazın hareketlerini aceleyle birbirine eklemek, ta‘dîl-i erkânın gerektirdiği sükûnetle bağdaşmaz.

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun açıklamasına göre Hanefî mezhebinde tercih edilen görüşte ta‘dîl-i erkân vacip, bazı mezheplerde ve Hanefîlerden İmam Ebû Yûsuf’a göre ise farzdır.¹

Bediüzzaman’ın bu hususu özellikle anması, sünnete bağlılığın namazın uygulanışında da görünmesi gerektiğini hatırlatır. Namazı aceleyle bitirmek yerine rükünlerini hakkıyla yerine getirmek, ibadete gereken özeni göstermektir.

5. Namaz sonrasındaki tesbihat: Zikre devam etmek

Bediüzzaman’ın kısa tarîkında namaz sonrasındaki tesbihat da önemli bir yer tutar. Bu hususu yalnızca yaygın uygulamadaki otuz üçer defa tesbih, tahmid ve tekbirle sınırlamamak gerekir. Bediüzzaman’ın tertip ettiği uzun tesbihat da onun bu konuya verdiği önemi anlamak bakımından dikkate alınmalıdır.

Kastamonu Lâhikası’nda namaz sonrasındaki tesbihatı “tarîkat-i Muhammediyedir” ve “velâyet-i Ahmediyenin bir evrâdıdır” ifadeleriyle değerlendirir.² Bu ifadeler, tesbihatı sıradan bir alışkanlık olarak değil, Peygamberimizin (sav) rehberliğiyle sürdürülen bir zikir yolu olarak gördüğünü ortaya koyar.

Namazın ardından Allah’ı tesbih etmek, O’na hamdetmek ve tekbir getirmek, kulun ibadetini zikirle sürdürmesine vesile olur. Burada önemli olan yalnızca söylenen sözler değil, bu zikrin insanın hayatında düzenli bir yer edinmesidir.

Bununla birlikte, namaz sonrasındaki tesbihat ile namazın içindeki rükünleri birbirinden ayırmak gerekir. Diyanet İşleri Başkanlığının açıklamasında da belirtildiği üzere tesbihat, namazdan sonra yapılan faziletli bir ibadettir; namazın geçerlilik şartlarından biri değildir.³

Bediüzzaman’ın uzun tesbihat tertibi de bu zikirleri belirli bir düzen içinde sürdürme anlayışını yansıtır. Dolayısıyla onun vurgusu, farzlarla nafileleri aynı hüküm düzeyinde değerlendirmek değil, namaz sonrasındaki zikri ihmal edilmemesi gereken bir kulluk alışkanlığı olarak benimsemektir.

6. Kısa tarîkın esasları

Sünnete ittibayı evrâd edinmek, sünnete bağlılığı hayatın her alanında devam ettirmek demektir.

Ferâizi işlemek, Allah’ın farz kıldığı ibadet ve sorumlulukları yerine getirmektir.

Kebâiri terk etmek, büyük günahlardan uzak durmak, kul hakkını gözetmek ve kimseye haksızlık etmemektir.

Ta‘dîl-i erkân, namazın her rüknünü acele etmeden, hakkını vererek yerine getirmektir.

Namaz sonrasındaki tesbihat ise namazın ardından tesbih, hamd ve tekbirlerle Allah’ı zikretmeye devam etmektir.

Bu esaslar bir arada düşünüldüğünde, Bediüzzaman’ın kısa tarîk anlayışının yalnızca belirli ibadetleri yerine getirmeye dayanmadığı görülür. İnsanın farzları koruması, günahlardan sakınması, namazını özenle kılması ve zikre devam etmesi aynı kulluk anlayışının birbirini tamamlayan yönleridir.

Sonuç: Kulluğun temelini sağlamlaştırmak

Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu kısa tarîk, az sayıda esasla hayatın tamamına yön veren bir kulluk anlayışıdır. Sünnete ittiba, farzları yerine getirme, büyük günahlardan kaçınma, namazı ta‘dîl-i erkânla kılma ve namaz sonrasındaki tesbihatı sürdürme bu anlayışın temelini oluşturur.

Buradaki asıl mesele, mümkün olduğunca çok ibadet yapmakla yetinmek değildir. Önce farzları korumak, günahlara karşı dikkatli olmak, namazı usulüne uygun kılmak ve Allah’ı zikretmeye devam etmektir.

Kısa tarîkın özü; sünnete bağlı yaşamak, farzları yerine getirmek, büyük günahlardan sakınmak, namazı hakkıyla kılmak ve namaz sonrasında zikre devam etmektir. Bu esaslar, kulluğu hem ibadette hem de günlük hayatın içinde yaşamanın yolunu gösterir.

Dipnotlar

  1. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, “Namazda ta‘dîl-i erkânın hükmü nedir?”
  2. Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, tesbihat hakkındaki bahis. İlgili metin, kullanılan baskı üzerinden kontrol edilerek kesin mektup ve sayfa bilgisiyle verilmelidir.
  3. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, “Namazlardan sonra tesbîhât nasıl yapılır?”

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.