Bediüzzaman’ın ilmî şahsiyetinde fıkıh, İslâmî hayatın şer‘î ölçüler içerisinde anlaşılması ve yaşanması bakımından önemli bir yere sahiptir. Risale-i Nur bir fıkıh kitabı değildir. Bununla birlikte Külliyatın çeşitli bahislerinde şeriat, ahkâm-ı şer‘iyye, Sünnet-i Seniyye, içtihad, mezhep, maslahat, illet ve hikmet gibi fıkıh ve fıkıh usûlüyle doğrudan ilişkili meseleler ele alınır.
Bu sebeple Bediüzzaman’ın fıkha verdiği değeri yalnızca Külliyat içerisinde kaç fıkhî hüküm bulunduğuna bakarak belirlemek doğru değildir. Asıl ölçü; şeriata bağlılığı, Sünnet-i Seniyyeye verdiği önem, müçtehid imamları değerlendirmesi, mezhep farklılıklarına yaklaşımı, içtihadın sınırlarını belirlemesi ve amelî hayatın ahkâm-ı şer‘iyye ile düzenlenmesine verdiği önemdir.Nitekim Prof. Dr. Ali Bakkal’ın akademik çalışması da Bediüzzaman’ın fıkıh geleneğiyle ilişkisini özellikle içtihad, mezhep, illet ve hikmet meseleleri üzerinden incelemektedir. (Bkz. Ali Bakkal, “Bediüzzaman Said Nursi ve Fıkıh Geleneği”, Katre: Uluslararası İnsan Araştırmaları Dergisi, sy. 6, 2018, s. 97-120.)
1. Fıkıh: Dini Bilmek ve Hayata Taşımak
Fıkıh, İslâm ilim geleneğinde zaman içerisinde farklı anlam katmanları kazanmıştır. İlk dönemlerde dinî hakikatleri geniş anlamıyla kavramayı ifade eden fıkıh, daha sonra özellikle amelî şer‘î hükümleri tafsilî delillerinden bilme ilmi şeklinde müstakil bir disiplin hâline gelmiştir.
İmam-ı Âzam’a nispet edilen meşhur tarifte fıkıh, “İnsanın lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir” şeklinde ifade edilir.Daha sonraki usûl geleneğinde ise fıkıh, ibadetlerden muamelata, aile hayatından ticarete kadar insan fiillerini şer‘î deliller çerçevesinde düzenleyen bir ilim olarak sistemleşmiştir.
Dolayısıyla fıkıh yalnızca “helâl ve haram nedir?” sorusuna cevap veren dar bir alan değildir. Müslümanın hayatını şer‘î ölçüler içerisinde düzenleyen amelî bir ilimdir.
2. Şeriat ve Fıkıh Aynı Şey Değildir
Bediüzzaman’ın fıkıh anlayışını doğru değerlendirebilmek için şeriat ile fıkhı birbirinden ayırmak gerekir.
Şeriat, Allah’ın bildirdiği ilâhî ölçü ve hükümlere; fıkıh ise bu hükümlerin insan tarafından anlaşılması, yorumlanması ve sistemleştirilmesiyle meydana gelen ilmî birikime işaret eder.
Bu bakımdan şeriat ile fıkıh özdeş değildir. Şeriatın kaynağı ilâhî vahiydir; fıkıh ise vahiy kaynaklı hükümlerin insan aklı ve ilmî yöntemlerle anlaşılması ve uygulanmasına yönelik bir faaliyettir.Bu ayrım, Bediüzzaman’ın müçtehidlerin konumunu değerlendirirken kullandığı anlayışla da uyumludur. Müçtehid hüküm koyan bağımsız bir “müşerri” değil, şeriattan hüküm çıkaran ve onu anlayan âlimdir.
3. Şeriatın Kapsamı
Bediüzzaman şeriatı yalnızca hukuk ve ceza hükümlerine indirgeyen anlayışları kabul etmez. Divan-ı Harb-i Örfî’de şeriatın kapsamına ilişkin dikkat çekici bir değerlendirme yapar:“Şeriatta yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir.”
Bu ifade, onun şeriat tasavvurunda ahlâk, ibadet, âhiret ve faziletin merkezî konumunu göstermektedir. Dolayısıyla fıkıh da yalnızca devlet hukuku veya ceza hukuku şeklinde anlaşılmamalıdır. İbadetlerden muamelata kadar Müslümanın amelî hayatını düzenleyen geniş bir ilimdir.
4. Şeriatın İnsan ve Kâinatı Düzenleyen Boyutu
Bediüzzaman Mektubat’ta şeriatı iki yönüyle açıklar:“Şeriat ikidir. Birincisi: Âlem-i asgar olan insanın ef’âlini ve ahvâlini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi: İnsan-ı ekber olan Âlemin harekât ve sekenâtını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübrâ-yı fıtriyedir...”
Burada fıkıh açısından özellikle birinci yön önemlidir. Çünkü insanın fiillerini ve hâllerini düzenleyen şeriat, amelî hayatın şer‘î ölçülerini ifade etmektedir.Bu çerçevede fıkıh, ilâhî hükümlerin insan hayatındaki amelî karşılığını anlamaya yönelik temel İslâmî disiplinlerden biridir.
5. İçtihad Kapısı Açık, Fakat Ehliyet Şarttır
Bediüzzaman içtihadı reddetmez: “İçtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır.” der.Burada son derece önemli bir ayrım vardır:İçtihad kapısının açık olması, herkesin dinî hükümler hakkında kendi kanaatini hüküm olarak ileri sürebileceği anlamına gelmez.Zira içtihad yapabilmek için Kur’ân ve Sünnet bilgisi, Arap dili, usûl, nasların anlaşılması, önceki müçtehidlerin görüşlerinin bilinmesi ve hüküm çıkarma ehliyeti gibi ciddi ilmî şartlar gerektirir.
Bediüzzaman’ın eleştirisi içtihadın kendisine değil, ehliyetsiz ve zamansız bir biçimde içtihad adı altında dinî hükümlerin değiştirilmesi teşebbüsüne yöneliktir.Zira böyle fırtınalı ve dünyevileşmiş çağda, o kapıdan içeri süzülüp saf, katıksız ve isabetli bir İslami hüküm çıkarmak çok zordur. Bu çağın en öncelikli vazifesinin “yeni hükümler üretmek” değil, “mevcut sarsılan iman hakikatlerini muhafaza etmek ve güçlendirmek” olduğunu vurgular.
Bu yaklaşım, hukuki bir yasaklamadan ziyade, dinin mukaddesatını korumayı amaçlayan stratejik bir liyakat ve öncelik manifestosudur.
6. Zaruriyat-ı Diniye: İçtihadın Sınırı
Bediüzzaman içtihadın sınırını özellikle dinin kesin hükümleri bakımından belirler:“Dinin zaruriyatı ki içtihad onlara giremez. Çünki kat’î ve muayyendirler.”Bu yaklaşım onun fıkıh anlayışının en önemli esaslarından biridir.Kat‘î ve dinin zaruriyatından olan hükümler, kişisel yorumlarla değiştirilemez.
Bediüzzaman ayrıca zaruriyat-ı diniyenin kendi döneminde zayıflamaya ve terk edilmeye başladığını görür. Bu nedenle önceliğin dinin temel hükümlerini ihya etmek olması gerektiğini savunur.
Burada onun içtihad anlayışındaki temel denge ortaya çıkar: İçtihad meşrudur; fakat nassın kesin olarak belirlediği ve dinin zaruriyatından olan hükümler içtihad alanının dışında kalır.
7. Maslahat, İllet ve Hikmet Ayrımı
Bediüzzaman’ın fıkıh usûlü açısından dikkat çekici yaklaşımlarından biri maslahat ile illet arasındaki ayrımdır. Ancak bu bahis Yirmi Yedinci Söz’de değil, Mesnevî-i Nuriye, Hubab kısmında yer almaktadır.
Bediüzzaman şöyle der:“Her şeyin, her hükmün vücuda gelmesi bir illete binaen olduğu gibi bir maslahata dahi tâbidir. Fakat maslahat illet değildir; ancak tercih edici bir hikmettir.”
Bu ayrım fıkıh düşüncesi bakımından son derece önemlidir.Çünkü bir hükmün meydana getirdiği fayda ile o hükmün şer‘î illeti aynı şey değildir.Dolayısıyla hükmün hikmetlerinden birinin değişmesi, hükmün kendisinin değişmesini zorunlu olarak gerektirmez.
Bediüzzaman böylece maslahat kavramının sınırsız ve keyfî biçimde kullanılarak şer‘î hükümlerin yeniden belirlenmesine karşı bir usûl ölçüsü ortaya koymaktadır. Bu mesele, Ali Bakkal’ın çalışmasında da Bediüzzaman’ın fıkıh geleneğiyle ilişkisinin temel başlıklarından biri olarak ele alınmaktadır.
8. Müçtehid İmamlar ve Cadde-i Kübrâ
Bediüzzaman’ın fıkıh geleneğine verdiği değer, müçtehid imamlar hakkındaki ifadelerinde açık biçimde görülür.
Mektubat’ta şöyle der: “Cadde-i Kübrâ, elbette velâyet-i kübrâ sahipleri olan Sahabe ve asfiya ve Tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve Eimme-i Müçtehidînin caddesidir ki, doğrudan doğruya Kur’ân’ın birinci tabaka şakirtleridir.”
Bu ifade, müçtehid imamların Bediüzzaman nazarında sıradan tarihî şahsiyetler olmadığını göstermektedir. Onlar Kur’ân ve Sünnet çizgisinde hüküm çıkaran, İslâm ilim geleneğinin ana caddesini temsil eden büyük âlimlerdir.
Bediüzzaman Yirmi Dokuzuncu Mektup’ta İslâm âleminin Cadde-i Kübrâsının umum eimme-i müçtehidînin caddesi olduğunu vurgular. Bu yaklaşım, onun mezhep mirasına yönelik saygısını açık biçimde ortaya koymaktadır.
9. Mezhepler ve İçtihad Farklılıkları
Bediüzzaman, mezhep farklılıklarını İslâm birliğinin önünde zorunlu olarak bir engel kabul etmez.Çünkü mezhepler, Kur’ân ve Sünnetten hüküm çıkarma faaliyetinin tarih boyunca ortaya çıkan ilmî sonuçlarıdır.Bu sebeple mezhep farklılığını doğrudan bir ayrılık ve parçalanma olarak görmek doğru değildir.Ali Bakkal’ın araştırmasına göre Bediüzzaman, İslâm şeriatı içerisinde farklı görüş ve mezheplerin bulunmasını normal, hatta toplumsal farklılıklar devam ettiği sürece gerekli görmektedir. Dolayısıyla onun yaklaşımı mezhep taassubunu değil, meşru içtihad çeşitliliğini ve ilmî mirasa bağlılığı esas almaktadır.
10. Sünnet-i Seniyye ve Ahkâm-ı Şer‘iyye
Bediüzzaman’ın fıkıh anlayışının en belirgin yönlerinden biri Sünnet-i Seniyyeye verdiği değerdir. Mektubat’ın Yirmi Dokuzuncu Mektubunda şöyle der:
“Velâyet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini; Sünnet-i Seniyyeye ittiba’dır. Yâni: A’mal ve harekâtında Sünnet-i Seniyyeyi düşünüp ona tâbi olmak ve taklid etmek ve muamelât ve ef’alinde ahkâm-ı şer’iyyeyi düşünüp rehber ittihaz etmektir.”
Bu ifade, Bediüzzaman’ın Sünnet anlayışının yalnızca manevî veya ahlâkî örneklikten ibaret olmadığını açıkça göstermektedir.
Sünnet, amelî hayatın içinde ahkâm-ı şer‘iyyenin rehberi olarak görülmektedir.
Dolayısıyla fıkıh, Sünnetin insan hayatındaki amelî hükümlerini anlamada önemli bir işleve sahiptir.
11. Şeriat, Tarikat ve Hakikat
Mektubat’ın Yirmi Dokuzuncu Mektubunda Bediüzzaman şeriat ile tarikat ve hakikat arasında bir çatışma kurmaz. Aksine tarikat ve hakikatin şeriata bağlılığını özellikle vurgulayıp şöyle der:
“Tarîkatın ve hakikatın en yüksek mertebeleri, şeriatın cüzleri hükmüne geçer.”
Ardından tarikat ve hakikat yollarının şeriatın karşısında bağımsız bir hedef hâline getirilmemesi gerektiğini belirtir.
Burada ortaya çıkan temel ölçü şudur:Tarikat ve hakikat şeriatın alternatifi değildir. Şeriatın muhkematına, ameliyatına ve Sünnet-i Seniyyeye aykırı bir maneviyat anlayışı Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla bağdaşmaz.
Bu nedenle fıkhın ortaya koyduğu şer‘î ölçüler, manevî hayatın da sınırlarını belirleyen temel zemindir.
12. Fıkıh ile İman Arasındaki İlişki
Bediüzzaman’ın hizmet metodunda iman hakikatlerinin izah ve ispatı özel bir önceliğe sahiptir. Beşinci Mektup’ta kendi hizmetinin merkezini:“Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmet” şeklinde ifade eder.
Bu durum fıkhın ikinci plana atılması anlamına gelmez. Bediüzzaman burada kendi hizmetinin önceliğini belirlemektedir. Dolayısıyla Risale-i Nur’un iman merkezli olması ile fıkhın dinî hayattaki değeri birbirine karşıt değildir.
Daha doğru ifade ile: İman, dinî hayatın temelini tahkim eder; fıkıh ise bu imanla yaşanan hayatın amelî şer‘î ölçülerini öğretir.
Bu nedenle Risale-i Nur’un fıkıh kitabı olmaması, Bediüzzaman’ın fıkıh ilmine değer vermediği şeklinde asla yorumlanamaz.
13. Risale-i Nur Neden Bir Fıkıh Kitabı Değildir?
Risale-i Nur’un temel amacı, çağın iman problemlerine Kur’ân’dan hareketle cevap vermek, iman esaslarını tahkik ve ispat etmek ve insanı kulluk şuuruna ulaştırmaktır. Bu sebeple Külliyatın merkezinde tevhid, nübüvvet, haşir, iman, ubudiyet ve insanın kulluk vazifesi bulunmaktadır. Fıkhî meseleler ise bu ana çerçeve içerisinde ele alınır. Burada iki yanlış değerlendirmeden kaçınmak gerekir:
- Birincisi: Risale-i Nur fıkıh kitabıdır demek.
- İkincisi: Risale-i Nur fıkıh kitabı değildir, öyleyse Bediüzzaman fıkha önem vermemiştir demek.
İkisi de isabetli değildir.
Doğru değerlendirme şudur:
Risale-i Nur bir fıkıh kitabı değildir; fakat fıkıh ilmini, şeriatı ve amelî hükümleri dışlayan bir eser de değildir.
Bediüzzaman’ın şeriata bağlılığı, Sünnet-i Seniyyeye verdiği önem, müçtehid imamları Cadde-i Kübrâ içerisinde değerlendirmesi, mezhep ve içtihad farklılıklarını ilmî bir çerçevede ele alması ve illet ile hikmet arasındaki ayrımı vurgulaması, onun fıkıh geleneğine verdiği değeri açıkça ortaya koymaktadır.
Sonuç
Bediüzzaman’ın fıkıh anlayışı birkaç temel esas etrafında şekillenir:
- Şeriat, ilâhî ölçüdür.
- Fıkıh, bu ölçülerin insan tarafından anlaşılması ve amelî hayata taşınmasını sağlayan temel İslâmî ilimlerden biridir.
- İçtihad kapısı açıktır; fakat içtihad ciddi ilmî ehliyet ve usûl şartlarına bağlıdır.
- Dinin zaruriyatı içtihad konusu değildir.
- Maslahat ile illet aynı değildir; maslahat, hükmün hikmetlerinden biri olabilir fakat doğrudan illet kabul edilemez.
- Müçtehid imamlar İslâm ilim geleneğinin ana caddesinin büyük temsilcileridir.
- Mezhep farklılıkları, meşru içtihad çeşitliliğinin tarihî sonuçlarıdır.
- Sünnet-i Seniyye, amelî hayatın ve ahkâm-ı şer‘iyyenin anlaşılmasında temel rehberdir.
- Tarikat ve hakikat, şeriatın yerine geçmez; onun ölçüleri içerisinde anlam kazanır.
Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde Bediüzzaman’ın fıkha verdiği değer, Risale-i Nur’un kaç sayfasının doğrudan fıkhî meselelerle ilgili olduğuyla ölçülemez.
Asıl mesele, onun şeriatı bağlayıcı ilâhî ölçü olarak kabul etmesi, fıkıh mirasını ve müçtehid imamları takdir etmesi, içtihadı usûl ve ehliyet çerçevesinde değerlendirmesi ve Müslümanın amelî hayatını Sünnet-i Seniyye ile ahkâm-ı şer‘iyye içerisinde düşünmesidir.
Bu açıdan bakıldığında Bediüzzaman’ın yaklaşımı, fıkhı iman hakikatlerinin alternatifi hâline getirmeyen; fakat iman hizmetini de fıkhın yerine ikame etmeyen dengeli bir dinî ilim anlayışıdır.
Onun düşüncesinde iman ile amel, hakikat ile şeriat, mârifet ile ubudiyet birbirinden kopuk alanlar değildir. Risale-i Nur’un iman hakikatlerini tahkim etmesi, şer‘î hayatın gereksiz olduğu anlamına gelmediği gibi; fıkhın amelî hükümleri de iman hakikatlerinin yerine geçmez.
Dipnotlar
- Ali Bakkal, “Bediüzzaman Said Nursi ve Fıkıh Geleneği”, Katre: Uluslararası İnsan Araştırmaları Dergisi, sy. 6, 2018, s. 97-120. Makalenin bibliyografik kaydı ve tam metni İSAM veri tabanında bulunmaktadır.
- Fıkhın geniş ve ıstılahî anlamları için bk. fıkıh literatüründeki klasik tarifler ve ilgili İslâm hukuku kaynakları.
- Bediüzzaman Said Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, “Yedinci Cinayet”.
- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Otuz Üçüncü Mektup. “Şeriat ikidir” bahsi Mektubat içerisinde açıkça yer almaktadır.
- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Yedinci Söz, “İçtihad Risalesi”.
- Ali Bakkal, “Bediüzzaman Said Nursi ve Fıkıh Geleneği”, Katre, sy. 6, 2018, s. 97-120.
- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Yedinci Söz, “İçtihad Risalesi”.
- Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, Hubab. “Maslahat illet değildir” ifadesi burada yer almaktadır.
- Ali Bakkal, “Bediüzzaman Said Nursi ve Fıkıh Geleneği”, Katre, sy. 6, 2018.
- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, On Sekizinci Mektup.
- Ali Bakkal, “Bediüzzaman Said Nursi ve Fıkıh Geleneği”, Katre, sy. 6, 2018.
- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Telvih.
- Aynı yer.
- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Otuz Üçüncü Mektup. Bu yaklaşımın akademik değerlendirmesi için ayrıca bk. ilgili tasavvuf araştırması.
- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Beşinci Mektup.