Yıllar yıllar öncesiydi. Üniversite öğrencisi olarak Kayseri’ye ayak bastığımda iki dağla karşılaşmıştım. Biri, Mimar Koca Sinan’ın küçükten büyüğe doğru kubbelerini üst üste bindirerek inşa ettiği Süleymaniye abidesinin- belki de bana göre -ilham kaynağı olan Erciyes dağıydı. Diğeri de Kayseri’de nur hizmetlerini Şerafettin Kartal abiden onca yokluklar ve zorluklar içinde tek başına devralarak şehrin her yanına aksiyonu, sebatı, ihlası hakim kılmayı başarmış heybetli bir dağ gibi karakter abidesi Ali Mutlu ağabeydi. Ben bu iki dağın arasında öyle hatıralar yaşadım ve öyle güzel insanlar tanıdım ki Kayseri’yi hep ikinci memleketim bildim ve Ali Mutlu ağabeyi de manevî babam olarak saydım.
Celalattin, Osman, Ceylan, Taşbaş, Şenozan, Ali Göllü, Gazez amca, Mahmut Özevren, Güntay, Bilal Işıklı, Sabri Yiğitoğlu, Güntay, Mehmet Yurttaş ağabeyleri de Aşur, Bekret, Hakkoymaz,Hüseyin Bekret ve daha bu yazıda hayli hacim tutacak Kayseri’nin öz evlâdı gayyur can kardeşlerimi de Rabbimin bana ihsan ettiği en büyük nimetlerden addettim. Çünkü onlar “İnsanın bir dostu, kardeşi, sırdaşı, teselli yoldaşı olmalı, kendini onlarda, onlarda kendini bulmalı” hakikatının müşahhas nümûneleriydi. Muhabbetse muhabbet, fedakarlıksa fedakarlık, destekse destek, müşevvikse müşevvik hep onlarda tecelli etmişti. Onların her biri Ali Mutlu ağabeyin müstesnâ kişiliğinden birer akis, kendine has sebat, fedakarlık, samimiyet, tevazu gibi güzel ahlakından birer yansımaydı. Hepsi de Ali ağabeyin rahle-i tedrisinden geçmiş, hizmetlerdeki sebat, şevk ve şefkat rüzgarından hız alarak Nur yolunun yolculuğunda unutulmaz izler bırakmışlardı. Üstadımızın bahsettiği Tefâni sırrı bu olmalıydı.
Ali Mutlu ağabey Kayserili olmak hasebiyle okula değil hayat mektebine yollanmıştı babası tarafından. Okumayı Risale-i Nur hizmetiyle tanıştıktan sonra öğrenmişti. Nasibine önce arif olmak, irfan sahibi olmak ve sonrasında da alim olmak düşmüştü. Kayseri Nur hizmeti omuzlarına yüklendiğinde ailesine “Artık bundan sonra beni ölmüş farzedin!” diyerek başlamış ve her geçen gün hizmetlerde Erciyes dağının karları gibi yayılmaya, çığ gibi büyümeye yol açmıştı. Bu anadan, babadan, yardan geçmenin timsaliyle gösterdiği gayyur cehdi gören ve hayli kalabalık olan kardeşleri “Sen bu hizmetlerle uğraş, sevabına bizi de ortak et, biz de ailenin gelirlerine seni ortak ediyoruz” kadirşinaslığı ile sahabelerin Ashab-ı suffe örnekliğini sergilemişlerdi.
Ali Mutlu ağabeyi beş özelliğiyle anlatacak olsam İhlas, Tevazu, Cömertlik, Şefkat ve Şecaat kavramlarıyla tarif ederim. Muhataba göre heybet ve mehabeti de vardı, şefkat ve merhameti de vardı. Mehabetli cüssesi içinde, müşfik, rakik, nazik bir ruh taşırdı. Hemen her derste bir fıkra anlatacak kadar nüktedandı ve esprileri zekâ eseriydi.
Tevazuda, mahviyette dersanelerde bizlerle birlikte makarnaya, bulgur pilavına kaşık sallar, aramızda bizim gibi genç talebe gibi, arkadaşça, kardeşçe tıkış tıkış oturur, diz dize, gözgöze sohbet ederdi. Maddeten zengin olmasına rağmen gelirini hizmete harcardı. Herkes gibi giyinir, herkes gibi dolmuşa biner derse gelirdi. İstese dönemin en lüks arabasını alabilirken o daima sevad-ı azama tabi olarak yaşardı. Hanesinde ve aile efradında da aynı mütevazi hayat tezahür ederdi.
Cömertlikte, sehavette sembol şahsiyetti. Bir öğretmen kardeşimiz evlendiğinde ona açık çeklerden bir koçan vermiş ve “Kardeşim neye ihtiyacın varsa bununla gör, gücün olursa ödersin, yoksa helal o hoş olsun” dediğini kardeşlerden biri söylemişti.
Hacılardaki meyve bahçesinde her sene umumi ziyafet çeker, ikram ve izazda bulunurken ağaçlardaki meyvelerden de bizzat kendimiz toplayalım diye teşvik ederdi. Yüzlerce misafir olarak karıncalar gibi kiraz ağaçlarına çıkıp yediğimizi, bir o kadar da çatallı dallara kiraz salkımları yaparak dersanemize döndüğümüzü hiç unutmam. Malum kiraz mevsimi çabuk geçer, belli günlerle sınırlı olduğu için meyveye durmazdı. Bahçe komşuları “Ali bey, kiraz sezonu bittiği halde senin kiraz ağaçların hala meyve veriyor, bu nasıl bir şey, anlayamıyoruz” demişlerdi.
“Bu Sungur ağabeyin, bu Bekir Berk ağabeyin, bu Hulusi Ağabeyin ilah.” diyerek her bir ağacı bir ağabeye vakfetmişti. “Bak bu Bekir ağabeyin ağacı, bundan ye de defter-i amaline sevap yazılsın!” deyişine bizzat ben şahit olmuştum. O bahçeden sadece biz Kayseri cemaati değil, bütün Türkiye çapında hizmet için oradan oraya seyahat eden herkesi bahçesine davet eder, misafir olarak ağırlardı. Bunları yaparken bir kez bile ikramlarını kıskandığını görmedim.
Halı ticareti için Ankara’ya gittiğinde dersanede umumî derse katılmış, adet olduğu üzere misafireten başka ilden gelen ağabeylere ders yaptırıldığı için dersi ona yaptımışlardı. Ders bitiminde dinleyicilerden bir iki akademisyen zat yanına yaklaşarak “Ali bey siz hangi üniversitede öğretim görevlisisiniz?” diye sormalarına sebep olacak kadar alim ve arif bir müktesebat sahibiydi. “Ben halıcıyım. Ankara’ya halı satma işlemleri için, misafireten gelmiştim” cevabını verdiğini kardeşlerimden duymuştum.
12 Eylül ihtilal-i meş’umunda her yere olduğu gibi asker postallarıyla baskınlar başlamıştı. Cemaat Kurdoğlu dersanesinde bu durumu meşveret etmek için toplanmıştı. “Ali ağabey malum baskınlar yapılıyor, sıkıntı olmasın diye dersanedeki Risale-i Nur külliyatını bir süre boşaltalım” teklifini duyduğunda dizleri üstünde mehabetle doğrulup bir aslan kükremesini andıran sesiyle “Dersanelere ikişer takım daha külliyat eklemesi yapın?” emrini vermişti. Allah’ın lütfu olarak hizmetlerden zerre miktar taviz vermeden o dönemin sıkıyönetim şaibelerinden, o netâmeli soruşturma ve tutuklamalardan kazasız balâsız çıkılmıştı. Şecaatin canlı nümunesi olarak örnek aldığımız Ali ağabey Uhud dağı gibi sığınağımız olmuştu.
Kendi oğlu yaşıtım Ömer’den veya yeğeni Abdulvahhab kardeşten daha çok severdi öğrencileri. O yıllarda Köprü dergisinde “Hey Osmanoğlum!” şiirim yayınlanmıştı. O kadar beğenmiş ve takdir etmişti ki ne zaman karşılaşsak ”Gel buraya hey Osmanoğlum!” diyerek bir baba gibi kucaklar, bağrına basardı. Herkes gibi ben de Ali ağabeyi manevî baba olarak görürdüm. Öylesine şefkat ve hamiyet deryasıydı.
Dersleri kim yaparsa yapsın risale okunurken gözlerini kapatıp huşu ile dinlerdi. Sanki üstad hazretleri konuşuyor da kendisi de dinliyor gibi bir rabıta halinde diz çöküp mahviyetle gözleri kapalı, can kulakları açık halde öylecene derin bir tefekkür içindeydi. Bu hal ta ki bir soru sorulup kendisinden açıklama istendiği sürece devam ederdi.
İhlas Risalesi’nin ilk 4 düsturunun canlı halini Ali Mutlu ağabeyde müşahede etmiştim. 1-Amellerinde hep rıza-yı İlahiyi gözetti. Kimseden takdir, medh ü senâ beklemeyecek kadar müstağni tavrını hiç bozmadı. 2-Kimseye faziletfüruşluk yapmadı. Hizmetteki birikimini ve gayretlerini fikirlerini kabullendirmede kullanmadı. 3-Bütün gücünü ihlastan alıyordu. Kayseri’de tek başına başlattığı hizmetlerde o ihlasın kerametleri saymakla bitmezdi. 4-Kardeşlerin meziyetleriyle şâkirâne iftihar ederdi. En takdir edici yoldaş olurdu. Nerede bir meziyetli insan varsa Kayseri’de hizmet etmesi için her türlü fedakarlığı yapardı. Bu meziyetli şahsiyetlerin başarısı ve performansı karşısında kendisi yapmış gibi öylesine sevinir ve coşardı ki bu hissiyatını sevinçten ağlayan bir insanın buğulu gözleri gibi gülen gözlerinden anlardık.
Kayseri’nin meşhur kulakları bile dondurup sızlatan bir kışında belediye seçimleri yapılacaktı. Ahrarlar saydığımız bir partinin afişlerini o bıçak gibi keskin soğuğunda duvarlara afiş yapıştırmak için gece boyunca caddeleri, sokakları dolaşıyorduk. Karşı tarafların saldırı ve hücumlarını da göze alarak bu işi yapıyorduk. Gecenin geç saatinde elimizde tutkal ve fırçalarla yürürken birden Ali ağabeyin karşımıza çıktığını gördük. O da aynı faaliyet için sahaya inmişti. Bizi üstümüz başımız tutkal bulaşıklarıyla dolu halde görünce “Maşallah maşallah görüyoruz, görüyoruz” diye takdirlerini belirtirken haddimi aşarak “Abi sizin görmeniz önemli değil, Allah görüyor ya!” cevabını vermiştim. Seçimden mağlubiyetle çıkmıştık. Önemli olan netice değil, hizmet süreci içinde vazifeyi ifa etmekti. Gerisi Allah’a kalmıştı. O yüzden hiç me’yus olmadık. Şevkimizi bozmadık. Ali ağabey mutad derslerden birinde seçim sonuçları üzerine bir durum değerlendirmesi yaparken lafı bu konuya getirmiş ve benden müthiş bir ihlas dersi aldığını ifade etmişti. Boyumdan büyük laf ettiğimi anlamış ve mahcup olmuştum. Fakat o anda Ali ağabeyin kibirden zerre kadar kırıntı taşımadığına, herkesin içinde bunu açıklayacak kadar mahviyet ve tevazu ahlakıyla serâpa dolu olduğunu düşünerek ben de ondan hayatımın mahviyet dersini almayı ömrümce ihmal etmedim.
Yukarıda saydığım Kayseri’nin öz evlatlarından gayrı taşradan gelen Mahmut Akgün, Mehmet Evren, Nuri Olgun, Adnan Gayberi ağabeyler ve Şerif Gündüz gibi kardeşlerimi de eklersem Kayseri cemaati hakikaten muhabbet, mahviyet, vefa, samimiyet sembolü olarak her zaman ve mekânda ruhumun en derin derelerinde daima çağlayan bir şelâle, karamsarlığımın karanlıklarını dağıtan bir meş’aleydi.
Nerede Kayseri lafı geçse gözlerimin önüne iki büyük dağ gelir. Birisi Erciyes dağı diğeri Ali Mutlu ağabey. Ben bu iki dağın ortasında kendi cüceliğimi görürdüm ve uzaklardan selam ve rahmet dileklerimi yollamayı bir borç bilirdim. Gidenlere rahmet, kalanlara saadet dilerim. Ey gençliğimin fırtına gibi geçtiği mübarek Kayseri! Seni uzaklardan sevmek bile güzel ve seni yaşamak bir ömre bedel!