Yine Kur’an’ın temsil ettiği din bilimleri, kainatın temsil ettiği fen bilimleri birbiriyle çelişmez. Bilakis fen bilimleri Kur’an’ı tasdik eder. Kur’an aynı zamanda Resulullahın (asm) risaletini ve güzel ahlakını tasdik eder. Kainat ise kendisine en uygun davranış modelini destekleyen Resulullahın yaşam biçimini yani sünnet-i seniyyesini haklı bulduran hikmetleriyle destekler. Resululah ise sîreti ve sünneti ile hem Kur’an’ın hakkaniyetini hem de fıtrattaki gerçekliği uygulamasıyla her ikisini tasdik eder.
Resulullah efendimizin Kur’an’a uygun yaşama modelini Hz. Ayşe (ra) anamız “O konuşan, canlı Kur’andı” diye tarif etmiştir. Kainatın Resulullaha uygunluğunu sadece Tıbb-ı Nebevî’deki gerçekler ikna hususunda yeter de artar bile.
Ayrıca bu üç kitabın dili konusunda şunu söyleyebiliriz.
Kainat lisan- hal diliyle şekillerle-faaliyetlerle konuşur.
Kur’an lisan-ı kâl diliyle lafızlar ve kelâmlarla konuşur.
Resulullah ise kal ve hal dili olan hadisleri ve ahlakıyla konuşur.
Üçünün de eylem ve söylem dilinde anlatım bozukluğu ve ayrılık yoktur. Anlatım dilleri beliğane birer cümle ya da metin gibidir. Bu nedenle diyebiliriz ki üçlünün birbiriyle ifade ve anlatım üsluplarında benzerlik vardır ve hakikat meydanında kopmaz bağları ve bağlantıları mevcuttur.
Kısaca, dil ve edebiyat penceresinden anlamlı bir cümle sayarsak:
Kainat, bu cümlenin lafızları;
Kur’an, manaları,
Resulullah efendimiz ise o cümlenin maksad-ul makasıdı yani anafikri olurdu.
Yine bu üçgenin açılarını teşkil eden Kainat-Kur’an ve Resulullah (s.a.v.) üçlünün Adetullah ve Harikulâde (adetüstü) denilen mucizeler bağıntısı içinde oldukları görülür. Adetullah-sünnetullah, Allah’ın hüküm ve icraatlarının aynalarıdır. Üçü de Allah’ın mucizevî sanatları ve icraatlarıyla donanmış muarriftir. Kevnî Şeriatın cereyan ettiği ayetlerden biri mesela Güneş varlığı, misyonu ve muhtevası ile mucizedir. -Uzun olur diye fizik, kimya ve astronomi bilimlerindeki özelliklerini burada saymaya gerek görmüyorum.- Kezâ kelamî yani dinî şeriatın lemeân ettiği Kur’an-ı Azîmüşşandaki söz gelimi “Ve-ş şemsü tecrî limüstekerrin lehâ…” ayetindeki kelâm, kevnî manası ile mucize olduğu gibi, lafzî manasıyla da belağat mucizesidir. Resulullahın sünnetinde, siyer ve sîretinde de mucizeler tarihçe malumdur. Hatta ilk iki alandaki mucizeler gibi Resulullahın sünnet-i seniyyesi onun vefatından sonra da devam edegelen mucizelerini izhar etmektedir. Meselâ sadece Tıbb-ı Nebevî konusu sünnet-i seniyyesindeki mucizeleri ispatlamaya yeter.
Kevnî kitaptaki varlıklarda taşın sert olduğu, ateşin yaktığı, topraktan bitkilerin neşvü nema bulması, havanın, suyun, ışığın alışageldiğimiz halleri Adetullah kanunları içinde değerlendirilir. Fakat bir çiçeğin açması, yağmurun yağması, yakıcı ve yanıcı iki gazdan içtiğimiz suyun meydana gelmesi, bir yumurtadan civcivin çıkması, bir damla sudan bir bebeğin dünyaya gözlerini açması aslında kevnî mucizeler değil midir?
Keza Kur’an’ın kelime ve cümleleri de alıştığımız, konuştuğumuz cümlelere benzer ki bu adetten sayılır. Herkesin şöyle veya böyle konuştuğu, anladığı Kelimetullah mana ve belağat açısından derinlemesine incelendiğinde ise her asra, her tabakaya ve her bilime hitap edebilecek manalarla doludur ki bu da Kur’an’ın mucievî yönünü temsil eder.
Peygamberimize (asm) gelince. Onun günlük davranışları; su içme adeti, yemek yeme adabı, uyuması, misvak kullanması vb. bir edep, adap ve nezaket nümunesi olarak sünnet-i seniyyesi adetten ve adiyattan sayılır. Buna mukabil en basit sünnetinin idrakinden aciz olduğumuz hikmetlerle donanmış oluşu ve hayatından önce, hayatı esnasında ve vefatından sonra gösterdiği mucizeler de Onun Rabbimizi nasıl tarif ve tavsif ettiğinin olağanüstü örnekliğini temsil eder. 19. Söz’ün tekabül ve tevafuk bağlantısı saydığımız 300 küsur mucizesinin zikredildiği 19. Mektup “Mu’cizat-ı Ahmediyye Risalesi”ndeki harika örnekler tarih içinde müşahede edilmiş meziyetleridir. Buna mukabil 19. Söz daha çok onun günlük hayattaki davranışlarını 14 Reşha içinde sayarken onun yüksek ahlakını, yüce seciyesini ve âli karakterini beyan eden adiyattan sayılan yaşayış ve hayat metodunun nasıl mucizevî sonuçlar doğurduğunu bizlere tek tek sayar. 8. ve 9. Reşhalarda geçtiği gibi Sünnet-i Resullullahın Allah’ın zatına ve sıfatlarına nasıl muarrif olduğunu, Sünnetullahın vahy ve ilhamı ile ve hepsinden öte Rabb isminin terbiyesiyle nasıl bir hakikat ve kemalât kaynağı olduğunu gösterir. “Şüphesiz ki sen azim–yüksek bir ahlak üzeresin.” Âyet-i kerimesi ve “Rabbim beni en güzel terbiye ile terbiye etti” Hadis-i şerifi bu hakikata güzel bir telmihtir.
Mucizelerin bilimsel terakki, keşif ve tekamüllere kapı açtığını Bediüzzaman hazretleri zaten ayrı bir risalede izah etmiştir. Kur’an ise bu ikiliye ait bütün mucizelerin menbaı makamındadır. Ve 40 vecihle mucize olduğu Risalede beyan edilir. Hülasa mucizeler üçgeni ile de bu üçlüye bakmak hikmetin gereğidir kanaatindeyiz.
Bunlara ilaveten üçgenin her bir açısı sebep-sonuç olarak da birbirine bağlıdır. Üçünün de Allah’ı tanıtmada mantıksal bağları ve ilişkileri bizi inkar edilemeyecek neticelere götürür. Madem Allah var öyleyse kainatı yaratır, madem yaratmış kainat kitabını tercüme edecek, açıklayacak bir Kur’an kitabı yazdıracak-konuşacaktır. Madem konuşmuş elbette bir şuur sahiplerini muhatap alacaktır. Muhatab aldığı varlık en gelişmiş canlı olan insanlar içinde en kemal vasıflarına sahip Peygamberle konuşmuştur. Madem böyle bir Peygamber var o halde Kur’an O’nu muhatap edecek; kainat da varlık sebebi olan peygamberi zerreleri ve küreleri ile fıtratındaki hikmetleri ile onun muarrifliğini tanıyacaktır. Peygamber de kainattaki hikmetlerin sorularına cevap verecek bir muarrif ve muallim olacaktır. Unutmayalım ki metinde Resulullah, kainatın ayet-i kübrası, Kur’an’ın da en birinci muhatabı olması ayet-i kerimelerde yer almaktadır.
Görülen o ki, Risale-i Nur Külliyatındaki tekabüller, teşbih ve istiareler, cümle çatıları ve kullanılan üslubuyla, alt katmanları tabiri caizse atomaltı maddeleri gibi telmih ve işaretleriyle her konuda Allah merkezli olarak bu üçgenli kitabın mahir bir tercümanlığını yapmaktadır. Ünsiyet ettiğimiz kelimeler ve cümlelerin tahlili yapılırsa 4 boyutlu bir âlemi müşahede etmek içten bile değildir.
Hülâseten, Yunus Emre’nin “İlim ilim bilmektir” şiirinde geçen.
Dört kitabın maanisin
Okudum bir elifte
Sen elifi bilmezsen
Bu nice okumaktır?
dediği gibi biz de 19. Söz atmosferinde
“Üç kitabın maanisin
Okuyup Risalede
Lâmelif’i bilmezsem
Ya bu nice okumaktır.” diyoruz.