Yolundan gittiklerimiz

Funda DEMİRER

“Birisine bütünüyle tâbi olmayın; o dinini değiştirirse siz de değiştirmek zorunda kalırsınız. Mutlaka tâbi olacaksanız ölmüş olanlara tâbi olun; çünkü onların nasıl gittikleri bellidir”demiş din âlimleri.Zira ölmüş olanların yaşadığı hayat ortadadır ancak, bundan sonra saklayacak gizleyecek halleri de yoktur. Bıraktıkları eserler, öğretileri, öğütleri ile yaşadıkları hayatın muvafık düşüp düşmediği daha iyi anlaşılır. Asrın İmamları en güzel örnek bu hususta. Hele Bediüzzaman Hz.leri gibi bütün ömrü gözetim altında geçmiş, ya hapishanede, ya tecridde gözönünde tutulmuş hatta kaldığı evin pencerelerinin perdelerinin çekilmesine bile izin verilmemiş zatlar için bu ölçüleri sıralamak-sınamak daha kolay. Hamdolsun ki on dört asırdır muhafaza edilmişimân davasının mücahidleri, ahirzamanın istikamet caddesi üzerine döşenmiş fitne ve fesad taşlarını aşacağımız ölçülerde bırakmış, tâbi olduğumuz kimselerde müşahedelerimiz içinesaslar da sıralamış.“Demek, bütün ahval ve keşfiyatın ve ezvak ve müşahedatın mizanı, Kitap ve Sünnettir. Ve mihenkleri, Kitap ve Sünnetin desâtir-i kudsiyeleri ve asfiya-i muhakkikîninkavânin-i hadsiyeleridir.”[1]

Merhum Ali Ulvi Kurucu’nun Tarihçe-i Hayatın önsözünde yazdığı bazı ifadeler var ki, burada da tâbi olacağımız, takip ettiğimiz şahıslara dair mühim mizanlar verilmiş; “Herhangi bir iklimde zuhur eden bir ıslahatçının mahiyet ve hakikatini, sadakat ve samimiyetini gösteren en gerçek mi’yar, dâvâsını ilâna başladığı ilk günlerle, muzaffer olduğu son günler arasında ferdî ve içtimaî, uzvî ve ruhî hayatında vücuda gelen değişiklik farklarıdır, derler. Meselâ, o adam ilk günlerde mütevazi, âlicenap, feragat ve mahviyetkâr, hülâsa, bütün ahlâk ve fazilet bakımından cidden örnek olan gayet temiz ve son derece de mümtaz bir şahsiyetti. Bakalım, cihadında muzaffer olup hislerde, emellerde, gönüllerde yer tuttuktan sonra, yine o eski temiz ve örnek halinde kalabilmiş mi? Yoksa, zafer neş’esiyle, birçok büyük sanılan kimseler gibi yere göğe sığmaz mı olmuş? İşte, büyük küçük herhangi bir dâvâ ve gaye sahibinin mahiyet ve hakikatini, şahsiyet ve hüviyetini en hakikî çehresiyle aksettirecek olan en berrak âyine budur.Tarih boyunca, bu müthiş imtihanı kazanmanın şaheser misalini, evvelâ peygamberler ve bilhassa Sultanu’l-Enbiya Sallâllahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, sonra Onun halife ve Sahabeleri ve daha sonra onların nurlu yolunda yürüyen büyük zatlar vermişlerdir.”

Sonrasında budüsturdan yola çıkarak daha davasının başında bile sözlerimi mihenge vurunuz (Münazarat) ihtarıyla kendini hakikatler karşısında sıfırlamışZamanın Bedi’ianlatılıyor. Evet, O müşahede ettiği hakikatler karşısında kendini sıfırlar, hiçe indirir, nefsini hakir görebilirdi. Fakat Hz.Bediüzzaman’ın– büyük zatların- kendi makamından kendi içinsarfettiği sözleri biz durduğumuz yerde O’nun için söyleyemezdik. Bizim çoğu sıradan bir durummuş gibi yanından geçip gittiğimiz günahlara bedel, onların tertemiz, beyaz sayfalarında gördükleri nokta kadar bir kusur için dahi ruhlarında fırtına kopuyordu demek ki… Öyleyse Onun elindeki kaynakla benim elimde ki kaynak aynı diyerek öyle âli ruhlarla kendimizi eşitleyemezdik. Bunun tam tersi bir durumda var ki, henüz imtihan sahnesinde olan şahısları -haşa- kusurdan müberra zannedip büsbütün teslim olma hali. Orada da ben kaynakları anlayamam, okuyamam tembelliğine kaçıp başka bir aklın ve kalbin telakkisinde bir kolaycılıkla dava adamı olduğu iddiasına soyunanlar görülüyor. İslâm tarihi bu dengeyi koruyamayan nice hadiselerle dolu: “Fakat muhabbetin bir vartası var ki: Ubûdiyetin sırrı olan niyazdan, mahviyetten, naza ve dâvâya atlar, mizansız hareket eder. Mâsivâ-yıİlâhiyeye teveccühü hengâmında mânâ-yıharfîdenmânâ-yıismîye geçmesiyle, tiryak iken zehir olur. Yani, gayrullahı sevdiği vakit, Cenâb-ı Hak hesabına ve Onun namına, Onun bir âyine-i esmâsı olmak cihetiyle rapt-ı kalb etmek lâzımken, bazan o zâtı, o zat hesabına, kendi kemâlât-ı şahsiyesi ve cemâl-i zâtîsi namına düşünüp, mânâ-yı ismiyle sever. Allah’ı ve Peygamberi düşünmeden yine onları sevebilir. Bu muhabbet, muhabbetullaha vesile değil, perde oluyor. Mânâ-yıharfî ile olsa, muhabbetullaha vesile olur, belki cilvesidir denilebilir.”[2]Bu ve benzeri mevzular ile de Nurlar asra şerî ölçüler sunuyor. Evet, Baki bir hakikat, fani şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikate zulümdür. Her cihetle kemalde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye maruz ve müptela şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa, vazifeye ehemmiyetli zarardır.[3]düsturununazara alacağız elbet. Elbette ki şahs-ı maneviyi esas alan bir meslekte şahısları öne çıkarıp mesleğe muhalifdavranmayacağız. Fakat eser + müellif + talebe birbirinde mezc olmuş bir davada, mesleğinde cadde-i kübra-yıKur'aniyeyi ve Sünnet-i seniyyeyi esas alan Risaletü’n-Nur’dan hakaik-i imânıilmelyakîn derecesinde tasdik eden Üstadı ve rahle-i tedrisinden geçmiş has talebelerikendi kusurlu şahıslarımızla kıyasa gitmek de ayrı bir vehamet olacaktır. Şahidolundu ki ve hala şahidiz ki, hayatı kadar vefatı da pek çok ibret içeren bir zat’a tâbi olanların hayatlarıda ibretli levhalara dönüşüyor bu hizmette.

Elimizde Risale-i Nur gibi gayet kuvvetli, hakikîbir tefsir var. Dünyanın dört bir tarafından yapılan araştırmalar ile Ayet ve Hadis mihenginden geçerekKur’an’ın çok kuvvetli hakiki bir tefsiri (Şualar) olduğu her gün bir kez daha ispat ediliyor. Böylesi bir tefsirin yazdırıldığı Müellifin yaşadığı sadık ve sarsılmaz hayatı,O eserlerin bugüne gelmesi için dünyalarından vazgeçmiş hayatları görmemek elbette insaf sınırlarını zorlayacak bir duruş olacaktır. Tarihçe-i Hayatın önsözünde şahsının özellikleri sıralanan, hayatına şahid olanlarında aynı görüşlerde ittifak ettikleri bir zat elbette bu hakikatleri yazacaktı ve elbette O zatın en birinci talebeleri bugün bile şahid olduğumuz hayatlarıyla hakikatlere ayine olacaklardı.Hem Lahikalarla imân hakikatlerinden müteşekkil Nurların tatbikini gördüğümüz merhum Ağabeyler, hem de Üstadlarının onlar için sarfettiği sözlerle beraber, müşahede ettiğimiz hal ve hareketleri ile de bugün aramızda olan kıymetli varislerinden hürmet ve muhabbetle istifade ediliyor. Risale-i Nurun öyle bir hususiyetide var ki, muhabbette dahi verdiği muvazene sadece Üstada değil, talebelerine karşı duyulan muhabbete de yansıyor ve ifrat derecesine çıkmadan Nurlar hesabına ölçüsünü muhafaza ediyor. Bir davanın olmazsa olmazları olan takipçileri, Risale-i nur mesleğinde sadık talebeler olarak karşımıza çıkıyor. Sadakat ise hayatını bir sahabe hassasiyetinde geçirmiş Üstadlarının, Kitap ve hikmetle yol almış emanetine sahip çıkmakla zuhur ediyor.

Şimdi yazının başında verdiğimiz tâbi olacağımız kimseler hususundaki ölçüye dönersek; hamd olsun ki tâbi olmaya çalıştığımız zat bütün ömrü ile kendini ispatlamıştır, bugün hayatta olanlara duyduğumuz hürmet ve muhabbet ise, hayatını iman hakikatlerini bize ulaştırmada feda edenlerle bir ve benzer oldukları içindir…

Hakkı hak olarak bilip ittiba etmek, bâtılı bâtıl olarak görüp ictinabetmekduasına çok fazla ihtiyacımız olan vakitlerden geçiyoruz. Yol kadar, yolunda gittiklerimiz, yolda gittiklerimizde önemli ve imtihan hepimiz için devam ederken kendimize olduğu kadar sevdiklerimize de istikamet duasına durmalı çokça. Zira yolda kalmakla,yoldan sapmak arasındaki ince ve keskin çizgiyi muhafaza etmek hiç kolay değil…

 


[1]Onsekizinci Mektup, Birinci Mesele-i Mühimme, Hatime

[2]Yirmidokuzuncu Mektup, Dokuzuncu Kısım, Altıncı Telvih

[3] Emirdağ Lahikası

 

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (4)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.