Yeni bir hayatında eşiğinde

Cemil Karakullukçu'nun hikayesi

Durup dururken hafifçe bana dönerek ve sessizce “çıkalım!” dedi. 

Bir dilek kipiydi elbette. Ben de bir buyruk olarak algılamadım zaten.  “Çıkalım” ın arkasında bir yalvarış, darda kalanın zor durumu ya da havasız yerde uzun zaman kalıp da nefes almak için bir an önce kendini dışarı atmak isteyenin aceleciliği de vardı aslında. Ama benimle de ilgili bu isteğin mutlaka yerine getirilmesi gerektiğini de anında anladım ve elimde olmadan ayağa kalktım.

Ben de “haydi!” dedim.

Nereye? Birbirimize teslim olduk artık. Bunun cevabını ne ben verebilirdim ne de o verebilirdi. Bir şey vardı ki, o, “ölelim” deseydi, ona da “tamam” diyeceğimi adım gibi biliyordum. O dediği için mi? Yoksa ben de onun gibi olduğum için mi? Biri ağlarken diğeri de ağlayan ikiz bebekler, bir yumurta ikizleri gibi.

Benim karşıt cinsim olduğu için, elimi kalbinin üzerine koyamadım. Çekinmiş de değildim hani. Çekineceğim bir şey yoktu ortada gerçi. Ben oydum o da bendim çünkü. Bu zamana dek öyle benim cinsimden olmayan birine dokunmadım hiç. Bu zamana dek ona dokunmadığım, biraz da aldığım yetişme tarzımdandı. Karşımda kutsal bir varlık varmış gibi bütün duygularım hem tetikteydi hem de saygı içinde. Terbiyemi, çekingenliğimi bir kenara koyup elimle şöyle kalbini bir dinlemiş olsaydım, eminim ki, kalp atışlarının benim kalbim gibi attığını duyardım. Sayalım ki, dokundum. İpekli entarisinin incelik ve yumuşaklığından teninin sıcaklığını elimin içinde hissettim, ne olurdu? Yine eminim ki, kutsal bir varlığa dokunmuş gibi saygı duyardım. Ama harbi söyleyeyim, yüksek bir haz da alırdım. Sayılana ve üstelik sevilene bir dokunuş, diriltici bir soluk, bir hayat demekti. Öyle söylüyorlar. 

 Aynı anlayış, aynı düşünüş, aynı sevgi, aynı aşk, aynı bakış, aynı ruh ve aynı canlılık sanki iki bedende temessül etmiş. İç dünyalarımız o denli birbiriyle uyum içindeydi ki, sanki iki bedenli tek insandık. Ama iki başlı hilkat garibesi gibi de değildik. Aramızda yalnızca bir bakış ve bir davranış, anlaşmak için yeterdi. “Çıkalım” dedi ya, artık nereye nasıl gideceğimizi çoktan anlamıştım. O çıkmak isteyince, benim de çıkmam geldi çoktan.  Bu aramızdaki gizemdi. Başkaların, “arkadaşız” diyenlerin, “dostuz” deyip ikimizi tanıdığını iddia edenlerin, “bilginiz var mı da ne demek?” deyip her zaman ikimizle senli benli  konuştuklarını dile getirenlerin, bu yanımızdan hiç de haberleri olmadığını söyleyebilirim.

İşte bunun için, durup dururken, sohbetin koyulaşmaya ya da kafaların tütsülenmeye başlayacağı bir demde, onun “çıkalım” demesine, benim de kaş göz arasında “haydi!” diye karşılık vermeme oradakilerin hepsinin anlam veremediklerini, kâh bize ve kâh birbirlerine bakmalarından biz de anlamıştık. Anladık anlamamıza ama onlara herhangi bir dil kullanarak aramızda kurduğumuz iletişimin şifresini çözmeyi hiç düşünmedik.

O, kürklü siyah mantosunu omuzlarına aldı; bense ayak topuklarıma kadar uzanan açık gri pardösümü giydim. Kapıyı açtı, dışarı önce o çıktı. Ben de arkama hiç bakmadım; hatta oradakilere “Allah’a ısmarladık” da demeden kapıyı üstümüze kapattım. Merdivenlerde, rutubet ve belki de biraz önce ne idüğü belirsiz birinin ihtiyaç giderdiği sidik kokusu genzime doluşmuş olsa da ancak burada dolu dolu nefes aldığımı fark ettim. Önümdeki de bir basamakta durarak gözleri kapalı aynı nefesi alıyordu. Hafifçe başını bana doğru çevirdi. Ne duyduğumu anlamak ya da zaten duyduğumun aynısını onun da duyduğunu göstermek istercesine yüzüme baktı. Gözleri masum, çaresiz ve cansızdı; yüzü de havasızlığın verdiği solukluktaydı. Bir o kadar da bakışlarının arkasında bir ümit ışığının parıltılarını görüyordum. Ama gülemedik. Her şeye rağmen aldığımız nefesleri kanımızın her hücresine sinmesine özen göstermek için, adımlarımızı çok yavaş atıyorduk, basamakların bitmesini istemiyorduk. Merdivenlerin her sahanlığına adımımızı attığımızda otomatik lamba yanıyordu.

Apartmanın beş katını inip dış kapıdan dışarı çıkınca, işte o zaman, kendimizi karada bir süre çabalayan ve sonra bir fırsatını bulup kendini suya atan bir balık gibi hissettik. Derin nefes aldık. Rahatladık. Meğer ne kadar da zor durumdaydık. Tutsaklığımızdan haberimiz yoktu. İçeride cıvıklaşan ve kokuşmuş havanın etrafa saldığı koku ise, alışık olduğumuz için misk ve amber gibiydi bizim için. İşte şimdi dışarıdayız. Dışarıdaki soğuk bile yeni ve tatlı hayatların varlığından haber veriyordu. İçerisi ve basık sokak… Zıtlar dünyasının içinde yaşadığımızın hayatımıza nasıl da renk kattığını, anlam kazandırdığını, bazı gerçeklerin kapısını aralattığını yalnızca duygularımızla algılamış değil, gözlerimizle de gördük. Uzun zaman hapishanede hayat sürdüren birine dışarısı bir tuhaf gelir, kafeste doğup büyüyen kuşu da gökyüzü, gökyüzünün özgürlüğü korkutur, öyle değil mi? Dışarıda soğukla birlikte loş bir hava vardı. Sokak, ölgün sokak lambaları, uzaktan gelen köpek havlamaları, kaldırımlar, tek tük geçen insanlar, pencerelerden sızan ışıklar, zaman zaman gözüken yıldızlar özgürlüğü soluklatıyordu bize. Yan yanaydık, ama o bir adım önde. Sokağın bitiminde yol çatallaşmıştı. Biri, bizi kentin tam merkezine, insan kalabalığına götürüyordu; diğeri kentin hakim ama gecenin ve kışın bu saatinde insanların az uğradığı bir parkına.

Konuşmak şöyle dursun, göz göze de gelmedik yönümüzü belirlemek için. Nedense ikimizin de adımları kentin merkezini tercih etmişti. Kentin merkezine bizi götürecek kırk basamaklı merdivenlerin başına gelince o durdu, ben de durdum. O yüzüme baktı, ben de onun yüzüne baktım. Sonra yüzünü gökyüzüne çevirdi; oralardan, yükseklerden ya da yükseklerin gizeminden ruhuna merhem olacak bir şey, bir ilham, bir ses ve bir hal bekler gibi dalıp gitti. Benim gözlerim ayın karaltılarında takıldıktan sonra o yükseklerin daha yükseğinin de var olduğunu ilk kez hayal ettim. İçimde bir güven belirmeye başladı. Bir dayanak bulmuş gibi yere şimdi daha sağlam bastığımı hissettim. Toprak ayağımın altından kaymıyor artık; ben üzerinde daha diri, daha canlı ve daha ağır olduğumu farkettim. Daha yükseklere gidebileceğimin ipuçlarını yakalamış gibiydim. Dünya küçülmüş, gökyüzü küçülmüş, evren küçülmüş. Ben devleşmiştim sanki! Kayan yıldızın, acaba kentin neresine düşeceğini göreyim diye gözlerimi aşağıya doğru kaydırınca, ışıklarla canlanan kentin merkezinin gökyüzünün küçük bir minyatürü olduğunu gördüm. Kentin tam ortasındaki kuvvetli ışık gökyüzündeki aya karşılık geliyordu, diğer ışıklar da yıldızlara… Gülümsedim. Gördüm ki, o da gülüyordu. Göz göze gelince niçin gülümsediğimizi ikimiz de anladık. Çünkü, en azından ben gülünce o da gülmüştü.

Ama garip bir gülümsemeydi bu. Gökyüzünde ve gökyüzünün bir minyatürü olan kentin merkezinde ne vardı ki ikimizi de güldürdü? Henüz kırk merdivenin başındaydık. Kenti kuş bakışı seyrediyoruz. Tepemizde gök kubbe. İkimiz de bu zamana dek yeryüzünde bulamadığımızı gökyüzünde aradık, olanca iyi niyetle yeryüzünü taramış ve araştırmış gibi.

İnsan neden uzaklarda arar aradığını? Aradığım, bende olduktan sonra mı kaybolmuş? Eğer öyle ise, çok yakınlarımda, belki aşağımdaki kentin merkezinde, belki de içimdedir aradığım. Doyumsuzluk içindeyim. Olup bitenlere anlam veremiyorum işte. Şehrin merkezi ve tam üstümde gökyüzü. İnce hesapların rol oynadığı bir düzenek ve ben ikisinin ortasında bunları düşünebiliyorum. Daha birkaç dakika ancak oldu o havasız evden çıktığım. Nefsin hoşuna giden şeylerin hepsi orada vardı. Türlü içkiler; şampanya, viski, bira vs; kız, para, müzik, aşk, oyun ve sabaha kadar, hatta ertesi günün akşamına kadar süren eğlence… Ama kentin merkezi ile gökyüzünün arasında boşluktayım. Yudumladığım viski hemen sonra içimde taşlaşıyordu. Kurşun ağırlığındaki bedenime sahip olamıyor ve boşlukta olduğum anlarda yere konamıyordum. Şimdi mi yoksa birkaç dakika önce yaşadığım hayat mı aradığım? Yitik bir şeyim var, biliyorum. Aradığım öyle çok uzaklarda değil, onu da biliyorum. İçimde belki, burnumun dibinde belki.

Ben ne zamandan beri o ruhsuz eve gidiyorum? Daha bir ayı geçmedi. Ama bir ayın günlerini, saatlerini ve dakikalarını bana sorun. Her biri birer ömürdü. İhtiyarladığımı hissediyorum. Ama daha ne oldu ki! Gençliğimin baharındayım. Günlerimi tamamen kendimden kopuk yaşıyorum. Üstelik daha işin başında olmama rağmen, içimin ya da beynimin bilmediğim bölgesini akrepler sokuyor; etlerimin lime lime doğrandığına tanık oluyorum ve akan kan dışarı değil sürekli içime akıyor. Göz yaşlarım kurudu, ağlamayı da beceremiyorum. Ağlasam, belki kendime gelebilirdim.Varsın beni mutlu görsünler başkaları! O evin bağlılarının görünüşteki kahkahaları benim içime ne kadar ferahlık vermiş? Onlar gülüyor, naralar atıyor; ama ben gülemiyorum. Gittikçe can sıkıntılarım artıyor. Merdivenin o yakıcı sidik kokusunu soluklamam bile bana diriltici bir nefes olmuştu. Gökyüzü ve kentin merkezi arasında benim hiçbir anlamım yok mu ya da olmamalı mı? Zevk ve eğlenceye bir şey demiyorum. Ama bunca ruhsal acılarım neden? Eğlence ise her şey, kaynağını tam bilemediğim bir şekilde hepsi hazırdı. Eğlenceye rağmen acılar, yalnızlıklar ve yoksulluklar neden? Şu bir aydan beri sokakta sürünen bir köpeğin o kendi haline razı oluşuna imrenmediğim mi kaldı.

Köpek değil, asıl sürünen benim. Gülmelerime aldanmayın. Kalabalıkların arasında bakmayın benim endamlı endamlı yürüyüşüme; aslında yayaların içinde bir sürüngen gibiyim. Bir gün kafayı çektiğimde, içimden aynaya bakmak geldi. Sendeleyerek kalktım. “Bu ben miyim?” dedim. Sağıma soluma baktım. Yanımda kimse yoktu. Gözlerim kan çanağıydı. Kendimi tanıyamadım. Zaten kendime çok yabancıydım ya. Ee, şimdi kaybettiğim şeyi arıyorum. Nerede? Gökyüzünde, yükseklerde ve belki de daha yükseklerde. Onu ben kaybettim işte. Bende vardı ki ben bir arayış içindeyim şimdi. Evet, bir arayış içindeyim. Aradığımın ne olduğunu bilmiyorum. Bu bilinçte isem, inanıyorum ki, kayıp şeyimi de bulacağım. Bir ümit ışığı! Bu ışık öyle ışıklardan değil; yani kentin ışıkları gibi değil. Bu ışık bir doğdu mu içimde, artık içimin karanlığı yok olacak; kent ışığa boğulacak; güneş doğacak, aya, yıldızlara ihtiyaç kalmayacak.  

Bunları bütün ayrıntılarıyla düşünürken ancak birkaç saniye geçmişti. Merdivenin başında kentin merkezine hakim bir eda içinde, ellerim arkaya bağlı ve yüzüm kente dönük duruyordum. O da benimkine benzer pozisyonda, ama elleri önde bağlıydı. Eminim ki, o da aynı şeyleri düşünüyordu.

Merdivenlerin başında sağlı sollu gökteki ayı andıran iki büyük karpuz lamba. Aşağımızda irili ufaklı yine gökyüzündeki yıldızları andıran sokak lambaları, tabela ve reklam ışıkları, apartman pencerelerinden sızan ışık huzmeleri, gidip gelen araç farları, kentin merkezini canlı tutuyorlardı. İç dünyamıza göre dışarıda, kentin merkezinde şenlik vardı. Ben yanımdakine baktım. O da bana yönelmeye tam hazırlanmıştı ki, göz göze geldik. Gözlerinde o kadar canlı değilse de ümit ışıklarını bir öncekinden daha belirgin görüyordum. O da biraz önceki evi düşünmüştü; hayatından iğrendiğini okuyordum halinden. Öyle bir iğrenişti ki, yaşadığına ve doğduğuna bin pişmandı. Gülemedik karşılıklı. Bir kelime ile bile olsa konuşamadık. Ama gözlerimiz bol bol konuştu, yüzlerimiz konuştu ve bedenlerimiz konuştu. Beden dilimiz en büyük nutuktu. Kelimeler iç dünyamızda duyduklarımızı anlamsızlaştıracağını çok iyi bildiğimiz için konuşmaya gerek görmedik. O da ben de en azından bu gece dilsiz olmaktan hoşlanıyorduk.  Hem çokları konuşur, çokları dertleşir, çokları paylaşır; ama bir eylem birliğine yöneltmezse bir anlam ifade etmezler. Konuşan, ha bire konuşan insanlar, gürültüler, kahkahalar, sırıtmalar, yılışmalar…
 
Adımlarımızı birlikte attık. Yukarıdan birinci basamaktan sonra, ikinci basamağa adımını atarken o sendeledi. Kolundan tuttum. Teşekkür anlamında yüzüme baktı. Yine gülemedik. Anlaşılan ikimiz de bir önceki düşünce dünyamızın etkisindeydik. Kırk basamak ne zaman bitmişti? Son basamakla caddeye inince yolda yürüyen insanlar arasında sanki bir yabancıydık. Bu insanlar nereden gelmişti? Hepsi gülüyordu. Bir şenlik mi vardı yoksa? Şaşkın gözlerle etrafı kolaçan ederken, bu gecenin özel bir gece olmadığını anlamada gecikmedik. Yine anladık ki, onlar her gece bu kentin merkezinde özgürlüklerini doyasıya yaşıyorlardı. Biz mi değiştik yoksa onlar mı değişti? Adımlarımızı zorla atıyorduk. Her halimizle bu canlı ve güleç insanların içinde acemiydik. Bize bakıp bakmadıklarına gözlüyorduk. Ama öyle bir görüntü de yoktu. Bir kuruntuydu demek. Caddede boydan boya yürüdük mü yoksa süründük mü? Ben kendimden utanıyordum; o da öyleydi.

Artık birbirimize de bakmıyoruz. Birbirimizden utanıyoruz. Göz göze gelseydik, elbette gözlerimiz ele verirdi. Adımlarımız aynı istikamete yöneliyor. Sessizliğimiz, içe kapanışımız, utanmışlığımız, yalnızlığımız, iç karanlığımız, iç karanlığımızdaki ümit ışıklarımız, yaşlanmışlığımız, aradığımız hepsi hepsi aynıydı. Kenti güneyden kuzeye bölen caddeye girdik. Burada da bayram vardı; tatlı yüzler, gülmeler, kol kola gezmeler, bir yerleri işaret eden eller… Hava tam soğumadı ya da bu gece tatlı bir hava vardı. Halk belki de yazın doyamadıkları gece yürüyüşlerini havalar tam soğumadan tamamlamak istiyordu. Ama bize ne! Biz, ikimiz ayrı dünyada, ayrı havayı teneffüs eder bir halimiz vardı. Yürüyoruz. Emir komuta ayaklarımızdadır. Ama ayaklarımız uyum sağlıyor.

Kenti doğudan batıya kesen geniş caddeyi de yürüdük. Saate de bakmıyoruz. İnsanlar el ayak çekiyordu. Yan yana yürüyorduk; ama her zaman o bir adım öndeydi. Bir saygıdan mı yoksa alışkanlıktan mı? Bir adım arkadan onu takip etmek hoşuma gidiyordu. Yine kararlaşmadan bir de baktık ki, kırk basamaklardan yukarı çıkıyoruz. Aheste aheste çıktık basamakları. Son basamakta ikimiz de aynı anda kente doğru döndük; arkada bıraktığımız kente baktık ve bir de gök yüzüne. İnanıyorum ki bu halimiz bir yakarıştı.

Ara sokaklardan geçtik. Tam kaldığı evinin kapısında yol arkadaşım, çok derin ve anlamlı bakışlarla gözlerimin içine baktı. O gözler bana çok şeyler söylüyordu. Bu hayattan, bu acılardan, bu anlamsızlıklardan kurtulalım diyorlardı.

Bu gece ilk kez ve sözlü olarak, “artık o eve gitmeyelim bir daha” dedi. O çok kararlıydı. Benden de aynı kararlılığı bekliyordu. “Evet” mi “hayır” mı diye cevabımı almak anlamında gözlerimin tam içine baktı. Ben de ona “evet” cevabını gözlerimle verdim. Bir kez daha bakıştık. İlk kez bu kadar ona acımıştım. Ve ilk kez onu bu kadar sevmiştim.

Kapıyı açıp içeri adımını attıktan sonra tekrar bana şefkat dolu gözlerle baktı. Ben ona çektiği acılardan kurtulmak için dua ediyordum; inanıyorum ki o da bana ediyordu.

İkimiz de yeni bir hayatın eşiğindeydik şimdi. Önceki hayattan bir farkla ki, ikimiz birlikte başlayacaktık bu hayata. Daha güvenli, daha dayanışmalı, daha net  ve açık…

Edebiyat Haberleri