Yalnızlık

Cemil Karakullukçu'nun yazısı....

Yalnızlık içimi kavuruyor. Kalabalıklar beni hiç ilgilendirmiyor. Sesler, gürültüler duyum eşiğime hiç yanaşmıyor. Etrafımda olup bitenler bana uyarıcı bile olmuyor.               Okuldan eve gelinceye kadar, ne caddelerin hareketini görüyorum, ne oradakilerin ses ve gürültülerini işitiyorum. Yürüyorum, ama yürüdüğümün farkında değilim. Olur ya, aniden bir dostuma rastlasam da bana bir şeyler sorsa, büyük şaşkınlıkla hiçbir şey diyemeyeceğime inanıyorum. Bunu düşündükçe tanıdık yüzlerden tiksiniyorum. Hayır, bunu demek istemiyorum. Doğrusunu isterseniz, kendimden nefret ediyorum.
Ne kadar garip! İnsan kendisinden soğur mu hiç?
Yalnız başıma kaldığım zamanlar kendimden bile uzak kalmayı hayal ederim. Neden? Çünkü kendime baktıkça tiksindiğim ve nefret ettiğim huylar vahşi canavarlar şeklinde içimde canlanır, durur. Öyle dile gelmez suretlere girerler ki, karşımda nöbetleşe görünürlerken elimde olmadan sırıtmalarından kulaklarımı tıkar, gözlerimi kaparım.
Yalnızlığı sevmiyor değilim. Kalabalıklar beni sıkıyor. Hele dost simalar ve iç dünyama yakın insanlar, içimdeki kasırgalarıma, duygularımın amansız kanlı savaşına vakıf olacakları korkusuyla, bana bir kıskaçtan daha çok acı veriyorlar. Sıcacık davranışlarından bile sıkılıyorum. Her bakış bana bir ok, her gülüş bana bir alay gibi geliyor. Bunları söylerken onları şikâyet mi ediyorum sanki? Hayır, hayır, asla! Ne söylersem söyleyeyim, söylediklerim hiçbiri benliğimin dışında hiç kimseyi hedef almış değil. Bunu peşinen itiraf ederim. Kendime kendimden daha büyük düşman görmüyorum.
Kaldığım ev de, devam ettiğim okul da bana çok yabancı. Yabancılık bu iki varlığa karşı içimde duyduğum tepkilerin yanında çok sıska kalan bir kelime. Ev bir zindan, beraber kaldığım arkadaşlarım benim için birer gardiyan. Okul, boynumda suçlarımın levhası asılı gösterildiğim bir pazar.  Evet, öyle geliyor bana. Kendimi baştan aşağı hep kusurlu görüyorum. Çevremde benden daha kötü bir durumda kimse yok.
Çevremdeki insanların ruhlarını az çok okuyabiliyorum. Belki de yanılıyorum. Ama yanıldığımı söyleyen yok ki! Kendimi o kadar zeki de görmüyorum. Muhataplarımı göz ucuyla süzüp gördüklerimden ya da duyduklarımdan büyük bir dikkatle hiç kimseye bahsetmiyorum. Bu açıdan pek de sorumlu görmüyorum kendimi.
Bir gün, evde birlikte kaldığım arkadaşlarla yemek yiyoruz. Onlar şakalaşıyorlar. Ara sıra bana da takılıyorlar, ama ben hiç oralı olmuyorum. Yemek bitiyor, sohbete dalıyoruz. Herkes konuşuyor; bense bir kelime bile bulup çok tatlı, çok şirin, evet benden çok üstün kabul ettiğim o dostların arasına katılamıyorum. Bu doğru. Bu doğru olduğu için de, beni bazen küçümser bakışlarıyla göz hapsine alıyorlar. Güya başka tarafa bakıyorlar; oysa hep beni takip ediyorlar. Ben gözlerinde yanıp sönen her parıltıdan manalar çıkarıyorum. Onlar bunun farkında değiller.
O sohbet sırasında ben bir şey söylüyorum, söylediğim yakışık almıyor. Keşke söylemiş olmayaydım. Ok yaydan çıktı bir kere. Köşede oturan bir arkadaşın alaycı bakışlarını hemen görüyorum. Ok gibi içime saplanıyorlar. Yüzümde bir kızartı yok. Ama olanı bana sorun. İçimde deprem olmuş, sarsılmamış hiçbir duygum kalmamıştı. Kızdım mı dersiniz o arkadaşa? Hayır. Dedim ya her olayda haksız olan benim. İstikrarsız duygularıma güvenemiyorum ben. Kendimi bilmiyor muyum sanki? “Yok, yok” diyorum içimden, “seni hiç kimseye karşı hiçbir zaman savunmayacağım.”
Canım sıkıldığı zaman uzak yerlere, kimsesiz, ıssız yerlere koşarım. Bugün de her zaman gittiğim, kışın soğuk günlerinde kimsenin bulunmadığı, Sultantepe dedikleri, oradan İstanbul’un ve boğazın görüldüğü tepeye gitmeye karar veriyorum.
Hazırlanıyorum. Büyük bir yolculuğa çıkıyorum gibi, içim içime sığmıyor. Bir gariplik, tunçtan bir ağırlık gibi içime çöküyor. Bütün vücudumu yine içimin bir bölgesine doğru çekiyor. Gerçi tuhaf, ama alışığım; her gün bana gelen şeydi bu. Benim yerimde bir başkası olsa, asla dayanamazdı. Ya oracıkta yığılır kalır ya da çığlık üstüne çığlık atardı. Herkes bu dünyada kaldırabildiği yükün altına girer ya da herkese kaldırabildiği yükü yüklerler. Benim de bu dünyadan nasibim bu. Şikâyet etmiyorum. Hafiflemesini mi? Hayır, hayır…  Onu da istemiyorum. Razıyım buna dedim ya. Çünkü inanıyorum, bir gün kurtulacağım.
Kalkıyorum. Müsaade istiyorum. İşim var, diyorum. Benim için ne düşündüklerini, arkamdan beni nasıl tartıştıklarını, hiç mi hiç düşünmüyorum. Sessizce kapıyı açıyorum ve çıkıyorum.
Sokak benim için sessizlik diyarıdır. Orada beni tanıyan yok. Sokağın canlılığı beni hiç ilgilendirmiyor. Sadece yalnızlığıma koşuyorum. Adımlarımı nasıl atıyorum? Aniden bir top göğsüme vuruyor. Kendime geliyorum. Karşımda çocuklar; içlerinden biri parmağını ısırıyor. Ona dikkat ediyorum: Utancından yüzü kızarıyor. “Bu manzarayı görmeseydim daha iyi olurdu” diyorum. Çocuğun günahsız, al al yüzü yüreğimi sızlatıyor. Onları daha fazla rahatsız etmemek için hızlanıyorum. Mahalle aralarındaki sokakları geçinceye kadar, hep o kırmızı yüzü hayal ediyorum. Gözümün önünde canlandıkça, aynam yok, fakat benim de yüzümün renkten renge girdiğini hissediyorum.
Asfalt yol devam ediyor. Yalnızlığıma kavuşmak ya da hayalimi dolduran bir önceki durumdan kurtulmak için ormana dalıyorum. Ya bir tehlikeden kaçmanın ya da hararetten suya dalmanın verdiği bir telaşın içindeyim.
Bir diken elimi çizerek “Hoş geldin” diyor. Doğrusu ona yoruyorum. Bir elime, bir de dikene bakıyorum. Elim benden önce davranıyor. Koyu kırmızı kanla cevap veriyor. Kan, soğuktan olacak, elimde hemen pıhtılaşıyor. Hoşuma gidiyor. Acıtmalarına aldırmadan dikenlere, süngü gibi yapraksız dallara sürünerek yürüyorum.
Yolsuz gidiyorum. Önüme bazen bir dikenlik, bazen bir uçurum çıkıyor. Yönümü değiştiriyorum. Yolum ağaçsız, soğuktan adeta tıraşlanmış bir çimenliğe çıkıyor. Derin derin nefes alıyorum. Gözlerim yerde, çevremi dinliyorum. Öyle bir zaman kalıyorum. Sonra başımı yalnızlığımın verdiği vakarla kaldırıyorum. Başımı çevirmeden etrafı gözlerimle süzüyorum.
Ne insan ne hayvan sesi, hep sessizlik.  Hava durgun, fakat soğuk iğneleyici, yüzü tırmalayıcı… Gökte de sessizlik, yerde de sessizlik. Sessizlik yalnızlık mıdır? Eğer öyle ise, çevrem nasıl da içimin yalnızlığına uyum sağlıyor. Ne kadar seviniyorum. Ah! Süleyman peygamberin her varlık ile konuşma sanatından bir zerrecik bende olsa, çevremdeki kurumuş dallara, yerdeki çürümeye yüz tutmuş yapraklara, yerin sessizliğine, göğün yalnızlığına neler söyleyeceğimi ben bilirim. Ah, ne kadar isterdim bunu!
İçimden bu huzuru ve bu imkânı bana bahşeden Allah’a şükrediyorum. İçim kaynıyor, hareketleniyor, kabarıyor. Bir an kendimi kaybediyorum. Uzaklara, çok uzaklara, belki sonsuzluğa gidip geliyorum. “ Allah’ım!” diyorum. Hafif bir sarsılışla gözlerimi açıyorum. Kendimden geçtiğimi anlıyorum. “Çok şükür, halime razıyım” diyorum ve gülümsüyorum.      
Çevremde ne bir bağırış, ne bir ayak sesi… Yoluma devam ediyorum. Ağaçlar, dallar, taşlar, soğuktan kavrulmuş çimenler ve sessiz gökyüzü, yalnızlıkları içinde bana eşlik ediyorlar. Ayaklarımın altında bir hışırtı bu sessizlik ve yalnızlığa uyumlu bir melodi oluyor. Beş duyum, duygularım, latifelerim, onlarla sessizce anlaşıyorlar. Kalbim şükran duygusuyla doluyor. Öyle bir doluş ki, bana her şeyi, evet bana bütün çektiklerimi, küçümser bakışları, hücum eden kalabalıkları unutturuyor. Herkese dost oluyor, kaynaşıyor ve hepsini seviyorum. Haykırmam geliyor. “Müjde, müjde!” demem geliyor. Kime? Kendime tabii. Kendimden başkasını düşünemiyorum ki! Buna egoistlik mi derler acaba? Neden? Ama ben herkesi seviyorum. Kimseye kötülük düşünemiyorum. Hiç kimseyi kendimden daha günahlı, daha güçsüz ve daha yoksul görmüyorum ki!
Şimdiye kadar tadamadığım bir neşe, bir haz içinde, dopdolu gidiyorum. Yine aynı sessizlik… Tüy kadar hafif, uçacak gibiyim. Ruhum da berrak, su gibi saf. Duygular âlemimde, öncekilerden çok farlı bir durgunluk var. Karşımda, seviyemin biraz altında boğaz, dalgasız ve ucu bucağı olmayan masmavi suyuyla ruhuma ne kadar da benziyor. Denizi ve sonsuzluğu seviyorum. Ruhum mu, hayalim mi? Ayıramıyorum. Bedenimin gidemediği uzak, çok uzak âlemlere, ruhum zaman ve mekân mefhumunu aşarak dalıyor, tekrar dönüyor. İşte şu berraklıkta, şu durulukta, şu vecd içinde ruhumu teslim etmeyi ne kadar isterdim!
Kalabalıklar içinde ıssız yerlerde “Huu!” diye büyük bir coşkuyla çığlık atan “ Hak âşıklarını” hayal ediyorum. Onlara şimdi hak veriyor, ruhlarından özür diliyorum. Büyük bir utanmışlık içinde, bağışlanmam için dua ediyorum içimden.
Gözüm boğazın masmavi suyuna, sol tarafımdan uzaktan görünen güzel İstanbul’da şanlı ecdadımın mühürleri olan Süleymaniye ve Sultanahmet’in minarelerine, kubbelerine ilişiyor. Hayalim tarihin yaşanmış sayfalarına dalıyor. Hayret ve takdir duygularım kabarıyor. “Bravo” diyorum, “ruhunuz şad olsun!”
Boğaz, masmavi deniz, camiler, minareler ve koca İstanbul bu yalnızlığımı, evet bu sessizliğimi bozacağa benziyor. Yüzlerce, binlerce, sağdan soldan, yakınlardan, uzaklardan, çok daha uzaklardan, ayrıntılarına dalmak istemediğim değişik iklimlerden apayrı âlemlerden fikirler uçuşuyor kafama. Zihnim karışıyor. Kendimi toparlıyor, gözlerimi yumuyorum. Başımı, arılar gibi hücum eden düşüncelerden kurtarmak için sarsıyorum. Düşünüyorum: “Ben niye çıktım evden?” Sessizliğime kavuşmak ve orada kendimi dinlemek için çıkmadım mı? Biraz önceki halim ne kadar tatlıydı? Kükrercesine “Hayır!” diyorum.
Bu tepede, kim bilir ne zamandan kalma, yıkılmış, sadece temel duvarları kalmış eski bir bina vardı. Ortasında ocak kalıntısı olan ve boylu boyunca uzanan duvar yıkılmamıştı. Biraz yüksek ve üstü genişçe idi. Oraya tırmanıyorum. Çevremde kimseler yok. Yine sessizlik. Bir karatavuk ürkmüş olacak, yakınımdan acı acı feryat ederek uçuyor ve uzaklaşıyor. Besbelli rahatını bozmuşum.
Ben hiç kimseyi görmüyorum. Kendimin bile görülmesinden korkuyorum. Değil insanların, hiçbir canlının da beni görmesini istemiyorum.
Burada, tam zamanı iken, kendimi nefis muhasebesine çekiyorum. Beni yarı tanıyanlardan sıkılırmışım, insanlardan sıkılırmışım, kalabalıklardan, gürültülerden sıkılırmışım. Bu ne demek? Yalnız benim için, akıl almaz rahatım için, bütün bunlar olmasın mıydı? İnsan olmasın, tanıdık olmasın. Öyle mi? Doğru doğru; insan ulaşamadığı, onunla sarmaş dolaş olamadığı, eğlenemediği, oturup kalkamadığı ve daha doğrusu istediği gibi evirip çeviremediği, emrinde kullanamadığı şeyin düşmanı olurmuş. Evet, evet bu çok doğru. Paslanan bir demir parçasının sorumlusu kim? Güneş mi? Ne olması istensin? Vaveylalar mı koparılsın, başlar mı yolunsun? Bahar mevsimi, sıcak iklimler, tatlı tatlı oyunlar insanı mest eden gülüşler, bütün okşayıcı jestler, hepsi birden ulaşılamayan hülyalar mı olsun?
Bütün bunları kendime soruyorum. Hep cevapsız kalıyor. Duygularımda derin bir sessizlik var. Nabzım çok yavaş atıyor. Bir an kalbimin durduğunu ya da duracak gibi yavaşladığını seziyorum. Duvarın üstünde gelişi güzel biten ve cinsini tespit edemediğim, aynı zamanda baharda da canlanıp yeşereceğini; diğer arkadaşlarıyla güzellikte, enli boylu gelişmede yarış yapacağını sanmadığım bir tutam çalıları andıran bitkinin yanı başında çömeldiğimi ancak simdi fark ediyorum. Ben mi benziyorum bu bitkiye, oksa o mu bana benziyor? Ruhum ona ısınıyor. Onu uzun uzun süzüyorum; aşağısına, yukarısına bakıyorum. Biraz önceki soruları ona sorar gibi oluyorum. Sanki ondan cevap bekliyorum. Süleyman peygamberin mucizesi bende yok. Yine de bir şeyler anlıyorum. Bir şeycikler fısıldıyorlar bana. Bütün dikkatimi o bitkiye topluyorum. Onun sessizliğine, bir sancı duymadığına, sabrına, hakkına razı oluşuna imreniyorum. Elimde olmadan onu okşuyorum. Ona karşı mı, yoksa kendime karşı mı, kalbimden bir merhamet dalgası geçiyor. Nemli ve buğulu gözlerimle bir defa daha, ama daha uzun, daha sessiz süzmeye başlıyorum.
Gözlerim daldı. Göz kapaklarım kapanmadı. Çevrem sessizliğe gömüldü. Belki de karanlık bastı. Gök de yer de solumuyor artık.
Bitki, bir tutam çalı parçası bana dürbün oldu ya da bir gözlük. Çevreme öyle bakıyorum.
İçinde bulunduğum orman insan toplumuna benzemiyor mu hiç? Bakıyorum. Sahiden tıpkısı. Bu ormanda kısası da var uzunu da var. Allı duvaklı gelinler kadar güzeli de var, acıtan, paralayan çirkinleri de var. Yeşillisi, kırmızılısı, beyazlısı daha bilmem sayısız renklisi de var; küpelisi, burmalısı, saçaklısı, salkımlısı, daha hesaba gelmeyen desenlisi ve şekillisi de var; mağruru da, alçak gönüllüsü de; yumuşağı da, hırçını da; yaprak dökeni de, dökmeyeni de; değerlisi de, değersizi de var. Var, var, var… Bir tarafta insan toplumu bir tarafta orman! Ormanda kavga yok tam bir uyum var. İnsan toplumunda bunun tam tersi. İnsan toplumunu bitkiler dünyasından ayıran en büyük özellik bitkiler sayısınca, hatta daha fazla, canlı duygu âlemleriyle süslü olmasıdır. İnsan, bir orman örneği… İnsandaki duygular, birbirleriyle ahenk sağlarsa, anlaşırsa, birey hayatının düzeni; insanlar kendi aralarında bir uyum kurarsa da toplumun düzeni temin edilmiş olur. Orman sessizliği ve orman ahengi güzel bir şey. Benim ruhumda neden kasırgalar esiyor? Ruhumun anaforlarında neden kanlı çarpışmalar oluyor. Yoksa savaşlar barışın, düzlüğe çıkmanın işareti midir? Kavga ve gürültü feveran anı galiba. Geçince sakinleşme ve düşünme anı başlar.
Gözlerimi bitkiden, ince sırları yakalamış bir eda içinde ormana çeviriyorum. Köklerinden dallarına, tepelerindeki en uç noktaya varıncaya kadar, küçüklü büyüklü sayısız ağaçları bir bir süzüyorum; sonra ormanı, sonra yanımdaki meşe ağacını, sonra biraz aşağımda mahmuz şeklinde silahını gösteren dikeni. Sonra yıkılmış binanın duvarlarına hararetle yapışan sarmaşıkları, daha sonra ayağımın dibindeki bir tutam çalı gibi bir bitkiyi…
Orman kalabalığının tam ortasındayım. Çevremde hep sessizlik ve ahenk görüyorum artık. Ben bir bitki oluyorum, toplumum gür ve canlı bir orman. Rahatlıyorum. Bu anlık mutluluğumun sebebi neydi? Düşünüyorum. Ormanın şuursuzluğunu bir tarafa koyuyorum. İki unsur görüyorum burada; olanla yetinmek ve sabır. Çevremdeki her şey iyi, güzel ve sessiz… Ne kadar güzel! Bunları düşünen ben değil miyim? Bunda şüphe yok. Üstelik ben apayrı değerlerle süslüyüm. Onlara yön vermeliyim, onları eğitmeliyim. İnsan olmak çok güzel! Ama insana yaraşır davranışta bulunmak, mutlu bir yaşayış sürmek çok zor, sabır ve uyum işi. İçin için hep bunları düşünüyorum. Ormanla dost oluyorum. Seviyorum bitkisini, çalısını, her şeyini.
Karatavuk şimdi çok yakınımdan uçtu. Yine acı acı feryat etti. Beklemediğim için bu uçuştan biraz irkiliyorum. Saatime bakıyorum. Akşama yarım saat var.
 Akşamın belirtileri her tarafta görülmeye başlıyor.
Kendimi sanki güçlü görüyorum. Benliğimi değil, duygularımı seviyorum. Birbirlerine kıyasıya vuruşlarından şikâyet etmiyorum. Şimdi arkadaşlarımı da seviyorum. Kalabalıkları da seviyorum. Ormandaki her şeyin sabrı, karşılıklı uyumu, sessizliği içime siniyor. Artık olup bitenlerin ve olacak biteceklerin sonucunu merakla ve ümitle bekliyorum.
Yine de bu yalnızlıktan ve bu sessizlikten ayrılmak istemiyorum. Topluma dönmeyi, kalabalığa karışmayı, oradakilere uyum sağlamaya çalışmayı, evet şimdi yalnızlık olarak kabul etmeye çalışıyorum. Adımlarımı cesaretle sert sert atmaya başlıyorum; eve doğru, arkadaşlarıma, kalabalığa, şehre, hayata doğru…
Yerde ve gökte aynı sessizlik.
Ayaklarımın çıkardığı gıcırtı aynı melodi.
İçim ise yepyeni bir hayata hazır.

Edebiyat Haberleri