Bismillahirrahmannirrahim
Ey varlığın bütün delillerini hakikatin nuruyla aydınlatan Yâ Nûr! Ey kâinattaki her eseri sonsuz hikmetinin bir burhanı kılan Yâ Hakîm! Ey bütün mahlûkat üzerinde mutlak kudret ve hâkimiyet sahibi olan Yâ Melik! Ey bütün kâinatı emrin altında idare eden Yâ Mâlikü'l-Mülk! Ey kudretiyle her şeyi kuşatan Yâ Kadîr!
Sübhânsın Yâ Rabbî! Seni noksanlıklardan tenzih ederim. Göklerin ve yerin, yıldızların ve ayların, yağmurların ve nebatların, meyvelerin ve bütün mahlûkatın Senin varlığına ve birliğine şahitlik eden nurlu burhanlar olduğunu göster.
Bana öyle bir basiret ver ki, gördüğüm her eserde Senin sanatını; her harekette Senin hikmetini; her düzende Senin tedbirini; her nurda Senin tecellini; bütün bu delillerin arkasında ise Senin mutlak saltanatını okuyabileyim.
Yâ Nûr! Aklımızı hakikatle aydınlat.
Yâ Hakîm! Tefekkürümüzü hikmetle derinleştir.
Yâ Melik! Kalplerimizi yalnız Senin hâkimiyetine teslim et.
Yâ Kadîr! İmanımızı kudretinin delilleriyle kuvvetlendir.
Bizi kâinatın parlak burhanlarını görüp Seni unutanlardan değil, burhandan Bürhan'ın Sahibine, eserden Müessire, sanattan Sâni'e, saltanattan Sultan'a ulaşan ehl-i tefekkürden eyle.
Sübhânsın ey Nûr, ey Hakîm, ey Melik, ey Mâlikü'l-Mülk, ey Kadîr! Senin burhanların ne kadar nurlu, saltanatın ne kadar hayret verici ve ayetlerin ne kadar açık! Kalplerimizi cemâlini müşahede eden, akıllarımızı ayetlerin üzerinde tefekkür eden, ruhlarımızı ise Seni hamdinle tesbih eden kullarından eyle. Âmin.
رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا وَفَهْمًا وَحِكْمَةً، وَاجْعَلْ هٰذَا الْعِلْمَ نُورًا وَإِخْلَاصًا وَنَفْعًا.
"Rabbim! İlmimi, anlayışımı ve hikmetimi artır. Bu ilmi benim için bir nur, ihlâs vesilesi ve insanlığa faydalı bir hizmet eyle."
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
"Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Bakara Sûresi, 2:32.
DİPNOT:
سُبْحَانَكَ، مَا أَنْوَرَ بُرْهَانَكَ، وَمَا أَبْهَرَ سُلْطَانَكَ.
"Seni her türlü noksandan tenzih ederim! Senin delilin ne kadar nurlu ve parlaktır; Senin hâkimiyet ve saltanatın ne kadar hayret verici ve göz kamaştırıcıdır!"
Bu cümle, önceki takdir–tedbir–tedvir–tenvir ekseninin çok güzel bir neticesidir. Burada nazar artık tek tek varlıklardan onların gösterdiği burhan (delil) ve saltanat (hâkimiyet) hakikatine yükseliyor.
سُبْحَانَكَ — Sübhâneke
"Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin."
س ب ح kökünden gelir.
"Sübhânallah" yalnız bir övgü değildir. Aynı zamanda: Allah, mahlûkata ait eksikliklerden ve kusurlardan münezzehtir. anlamını taşır. Burada çok önemli bir geçiş vardır:
Kâinattaki kusursuzluk → Allah'ın noksanlıklardan münezzeh oluşu.
أَنْوَرَ — Enver "En daha nurlu, en parlak."
نور (nur) kökünden gelir. Burada burhanın maddî bir ışık olması değil, hakikati görünür kılan açıklık ve parlaklık anlamı vardır.
بُرْهَانَكَ — Burhâneke "Senin delilin." Burhan, bir hakikati açık ve kesin biçimde gösteren delildir. Burada kâinatın tamamı Allah'ın varlığı ve birliği için bir burhan olarak okunmaktadır.
أَبْهَرَ — Ebher "En hayret verici, en göz kamaştırıcı."
بهر kökünden gelir. Bir şeyin insanı hayrete düşürmesi, hayran bırakması ve üstünlüğüyle etkisi altına alması anlamlarını taşır.
سُلْطَانَكَ — Sultâneke "Senin saltanatın, hâkimiyetin."
سلطان kelimesi: güç, hâkimiyet,
kesin delil, otorite anlamlarını taşır. Burada hem kudret ve hâkimiyet, hem de bu hâkimiyetin meydana getirdiği muhteşem düzen birlikte düşünülebilir.
Cümle üç kısa bölümden meydana geliyor:
سُبْحَانَكَ
مَا أَنْوَرَ بُرْهَانَكَ
وَمَا أَبْهَرَ سُلْطَانَكَ
İlk bölüm tenzihtir.
İkinci bölüm burhandır.
Üçüncü bölüm saltanattır
Bu cümledeki nur kavramı doğrudan:
اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ
"Allah göklerin ve yerin nurudur." (Nûr, 35) ayetini hatırlatır. Buradaki nur, Allah'ın mahlûkatın ışığı gibi maddî bir ışık olması anlamında değil; hidayet, hakikati açığa çıkarma ve bütün varlıkların anlamını aydınlatma bakımından anlaşılır.
Ayrıca: "Göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün ardarda gelişinde akıl sahipleri için deliller vardır." (Âl-i İmrân, 190) Bu ayet, burhanın kâinat üzerinden okunmasını doğrudan destekleyen bir tefekkür zeminidir.
Bu cümle, özellikle Âyetü'l-Kübrâ'nın yöntemini özetleyen bir yapıdadır.
Seyyah: semaya bakar → yıldızları görür → hareketleri inceler → düzeni fark eder → hikmeti düşünür → kudreti görür → burhana ulaşır → Allah'ın saltanatını müşahede eder.
Yani kâinat: "Bir burhan-ı bâhir"
olarak okunur. Risale-i Nur'un genel metodunda eser, fiil ve isim üzerinden müessire ulaşma vardır.
Bu cümlede: Hareket → hikmet → takdir → tedbir → tenvir → burhan → Sultan şeklinde yükselen bir zincir görüyoruz.
Kâinattaki delillerin insanı yalnız bilgiye değil, hayrete ve hayranlığa ulaştırmasıdır.
Burhan aklı ikna eder;
hayret ise kalbi harekete geçirir.
Bu nedenle:
مَا أَنْوَرَ بُرْهَانَكَ
aklın,
مَا أَبْهَرَ سُلْطَانَكَ
kalbin ve ruhun tepkisini ifade eder. Gayesi İnsanı kuru bir "bilme" seviyesinde bırakmayıp marifet, hayret, tesbih ve ubûdiyet seviyesine yükseltmektir.
Hazırlayan: Nuran Şahin