Bismillahirrahmannirrahim
Ey Vâcibü'l-Vücûd olan Yâ Allah! Ey hiçbir şeye benzemeyen Yâ Ehad! Ey hiçbir şeye muhtaç olmayan Yâ Samed! Ey ezelî ve ebedî olan Yâ Evvel ve Yâ Âhir! Ey her türlü noksanlıktan münezzeh Yâ Kuddûs! Ey bütün mümkünlerin kendisine muhtaç olduğu Yâ Kayyûm! Ey mutlak kemal ve celâl sahibi Yâ Celîl!
Sübhânsın Allah'ım! Sen doğurmaktan ve doğurulmaktan, bir mahalde bulunmaktan ve bir şeyle birleşmekten, herhangi bir varlığın içine hulûl etmekten, bir varlıkla ittihad etmekten, sınırlandırılmaktan ve yenilenmeye muhtaç olmaktan münezzehsin.
Yâ Ehad! “لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ” hakikatini yalnız dilimizle değil, bütün idrakimizle kavramayı nasip eyle. Seni nesep, zaman ve madde kategorilerinden tenzih etmeyi öğret.
Yâ Samed! Her şeyin Sana muhtaç, Senin ise hiçbir şeye muhtaç olmadığını hayatımızın bütün sahalarında idrak ettir. İhtiyaçlarımızı mahlûkatta mutlaklaştırmaktan bizi koru.
Yâ Evvel ve Yâ Âhir! Ezeliyetine ve ebediyetine yakışmayan hiçbir tasavvura bizi düşürme. Başlangıcı ve sonu olan varlıkların içinde Seni başlangıçsız ve sonsuz olarak tanımayı nasip eyle.
Yâ Celîl! Senin celâlin karşısında akıllarımızın sınırlı, kavrayışımızın noksan olduğunu bize bildir; fakat rahmetinle bizi marifetinden mahrum bırakma.
Yâ Kayyûm! Bütün varlıkların Senin kudretinle ayakta durduğunu göster; bizi kendi nefsimize ve sebeplere dayanarak Sana ihtiyaçsızmışız gibi yaşamaktan koru. Âmin.
رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا وَفَهْمًا وَحِكْمَةً، وَاجْعَلْ هٰذَا الْعِلْمَ نُورًا وَإِخْلَاصًا وَنَفْعًا.
"Rabbim! İlmimi, anlayışımı ve hikmetimi artır. Bu ilmi benim için bir nur, ihlâs vesilesi ve insanlığa faydalı bir hizmet eyle."
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
"Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Bakara Sûresi, 2:32.
DİPNOT:
ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللهِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الْمُقَدَّسِ الْمُنَزَّهِ عَنِ الْوَلَدِ وَالْوَالِدِ وَعَنِ الْحُلُولِ وَالِاتِّحَادِ وَعَنِ الْحَضْرِ وَالتَّجْدِيدِ وَعَمَّا لَا يَلِيقُ بِجَنَابِهِ وَمَا لَا يَتَنَاسَبُ وَجُوبُ وُجُودِهِ وَعَمَّا لَا يُوَافِقُ أَزَلِيَّتَهُ وَأَبَدِيَّتَهُ... جَلَّ جَلَالُهُ وَلَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ.
“Celâl sahibi Allah, Vâcibü'l-Vücûd'dur; evlât ve babadan, hulûl ve ittihaddan, kuşatılmaktan ve yenilenmeden, Zât-ı Akdesine yakışmayan her şeyden, Vâcibü'l-Vücûd oluşuyla bağdaşmayan her şeyden ve ezeliyet ve ebediyetiyle uyuşmayan her şeyden mukaddes ve münezzehtir. Celâli yücedir; O'ndan başka ilâh yoktur.”
Bu cümle, Üçüncü Fasıl'da şimdiye kadar kurduğumuz tenzih–tevhid–Vâcibü'l-Vücûd çizgisinin çok kapsamlı bir özeti mahiyetindedir. Özellikle “çocuk, baba, hulûl, ittihad, kuşatılma ve yenilenme” gibi yaratılmışlara ait tasavvurların Allah hakkında geçersizliğini ortaya koyuyor.
Bu cümle Risale-i Nur'un Vâcibü'l-Vücûd, tevhid ve tenzih anlayışıyla çok güçlü biçimde örtüşmektedir. Bediüzzaman'ın kâinatı okuma metodunda:
mümkinatın varlığı → Vâcibü'l-Vücûd'a delâlet eder.
Çünkü mümkün olan kendi kendisinin sebebi olamaz.
Ayrıca Risale-i Nur'un “Allah'ın Zâtı mahlûkata benzemez” anlayışı, bu cümlenin:
الْمُقَدَّسِ الْمُنَزَّهِ ifadesiyle örtüşmektedir. Özellikle Ayetü'l-Kübrâ perspektifinde kâinatın bütün tabakaları dolaşılarak Hâlık-ı Küll-i Şey hakikatine ulaşılır. Bu cümlede ise artık Hâlık'ın ne olmadığını gösteren tenzih basamağına geçiyoruz.
Cümlenin en büyük hikmetlerinden biri; İnsanın zihnindeki yanlış Allah tasavvurlarını temizlemektir.
İnsan zihni çoğunlukla gördüğü şeylerden hareket eder. Bu nedenle doğan, büyüyen, çoğalan, birleşen, parçalanan, gelişen varlıkları bilir. Sonra Allah'ı da farkında olmadan bu kategorilerle düşünmeye başlayabilir. Cümle ise:
“Bunların hiçbiri Allah'a uygulanamaz.” diyerek zihni yükseltir. Buradaki amaç:
Tenzih yoluyla sahih tevhid inşa etmektir. Çünkü Yanlış Allah tasavvuru → yanlış kulluk doğurabilir. Doğru tasavvur ise:
Vâcibü'l-Vücûd → mutlak kemal → mutlak kudret → mutlak ihtiyaçsızlık → ubudiyet sonucuna götürür. Dolayısıyla bu cümledeki tenzih, salt teorik bir kelâm tartışması değildir.
Doğrudan imanın ve kulluğun niteliğini belirler.
Hazırlayan: Nuran Şahin