Vicdanın ilahi boyutu

Leyla İPEKÇİ

Gerçekte nereye ait olduğumuzun keşfi, kendimizi bilmeye giden yoldur. Bu ‘yolda olma hali’, durağan ve sabit bir varoluşu değil, her an değişim içinde olan, yani canlı bir varoluşu gerekli kılıyor.

Bu durumda, aidiyet ihtiyacımızın temelinde, bu yolculuğun kendisi vardır diyebiliriz.

Etrafımızdaki her şey, kendi yörüngesinde yolculuğunu sürdürüyor. Yörünge imgesi, ilk bakışta bir tekrar duygusunu çağrıştırabilir. Ama hiçbir varlık, kendi yörüngesini arşınlarken bile, tekrara düşmez. Güneş, her akşam farklı batmaktadır.

İşte ‘aynı’ görünendeki bu biricikliği hissetmek, bize, yolculuğumuz boyunca bir çerçeve çizecektir. Kâinattaki her şeyin birbirinden farklı olmasından kaynaklanan, son derece geniş bir çerçevedir bu: Yaratımın sonsuz oluşuna bir giriş niteliğinde.

İşte bu sonsuz yaratım prensibini, varoluşun biricikliği üzerinden kavradıkça, yok olmanın imkânsızlığıyla da karşılaşabilir insan.

Daha doğrusu, yok olmak da bir varoluş biçimidir buradan hareketle. Çünkü eğer ölüm gibi bir gerekçeyle yok olmak mümkün olabilseydi, sonsuzlukta bir gedik açılacaktı. Kesintiye uğrayacaktı sonsuzluk. Yolculuklar sekteye uğrayacaktı. Bir boşluk oluşacaktı kâinatta.

Semada dört parmak boşluk oluşursa, varlıkların var olma prensibi alt üst olurdu. Ne denge kalırdı, ne yörüngeler, ne de her gün aynıymış gibi görünen günbatımları. Sonsuz yaratım, kesintiye uğrardı.

Hatta dahası, varlıkların biricikliğinin tezahürü bozulurdu. Ve ‘bir’deki çokluğun anlamı dağılırdı. Paramparça olurdu hakikat. (Halbuki hakikat tüm değişimleri barındıran ‘değişmez’dir. İkilikler, bölünmeler ve parçalanmalar onda birleşir.)

Eğer yok oluş imkânsız ise, ölümün bir yok oluş değil, devam ediş hali olduğunu fark ettiğimizde ne olacak peki?

Başa dönelim: Aidiyet hissimiz, ‘yolda olma hali’miz genişledikçe genişleyecektir. Buradan ‘ora’ya varoluşun tüm hudutsuzluğu içinde, an’ın sonsuzluğuna açılacağız. Sonsuzluk, içimizde mevcud olduğu bilince kavuşacak.

Nedir o bilinç? ‘Burada’ bulunma, var olma bilgisi. ‘Burada’ varolmamız, hakikatin vücud bulmasıdır bir bakıma. Vücud bulan mevcud olur. Mevcud olan, kendi varoluş bilgisini vücuda getirendir, yani vaciddir.

Vicdan ise bu bilginin yerleştiği mahal, adalet kavramının içimizdeki ölçüsüdür. İyi ile kötüyü kaçınılmaz olarak ayırt edendir. (Üstü çeşitli kılıflarla örtülse de, daima oradadır.)

Varoluş bilinci, yani burada mevcud olma nedenimiz, başkasından aktarılarak veya ders kitabından öğrenilerek oluşturulamaz. Çünkü zaten ‘vacibdir’; yani kendi kendisiyle varolandır. Dolayısıyla ancak bir vecd haliyle (kendini kaybedercesine ilahi aşka dalma haliyle) yol alır vicdanımızda.

Vacid, vücud, vecd, mevcud, vicdan... Köklerine inildikçe her varlık ve dolayısıyla varlıklara ad olan kelimeler, bize ‘bura’dan ‘ora’ya izdüşümlerini gösteren ilahi boyutlarını da açacaktır bu yolculuğumuzda.

‘Vacib-ül vücud’ ise, varlığı lüzumlu olan Allah (cc) ve vacid ise O’nun sıfatlarındandır. Yani hakikatin vicdanımızdaki yansımalarına bakarak, vicdana çok seküler bir ifadeyle, Tanrı’nın içimizdeki evi diyebiliriz.

Böyle bakıldığında, ‘buradan ‘ora’ya, ‘ora’dan buraya, tüm varoluş bilincini kuşatacak denli sonsuzluğa aiddir içimizdeki ev.

Bir daha başa dönelim: Sonsuz yaratım prensibi uyarınca, insanda ait olma hissi, yeryüzündeki bir toprak parçasıyla sınırlı değildir demek ki. Aksine. Ucu sonsuzluğa açılan bir ‘içsel ev’le ilahi bağlantımız kesintisiz olarak sürmektedir.

Evrensel bir sıladır bu; sahip olma değil, ait olma bilincidir. Bir nevi ilahi hüzün. Ve bir nevi ilahi komedya.

Toparlayalım. Metaforik olarak, ‘ora’dan koparak geldiğimiz bahçe değildir sadece cennet. Çünkü ‘ora’sı, şu anın içinde mevcuttur, bizimle birlikte, ‘burada’, evimizdedir. İrtibat asla kesilemez.

Bizi her an, ölümden sonra ve yaşamdan önce asli kaynağımıza bağlayan; her şey gibi hiç yok olmayan; ne kadar düşersek düşelim, bizimle irtibatını koparmayan; bir imkân olarak hakikatin genişleyen algısını sonsuzca içine alan, barındıran bir ‘ilk ev’dir cennet. Örneği hiçbir şeyden esinlenilmemiş olandır.

Ne kadar düşersek düşelim, cennet her düştüğümüz katta genişliyor, çünkü an’ın sonsuzluğundaki mevcudiyeti, iyi ile kötüyü ayırt edebilen ve nihai olarak ‘iyi’yi kuşatan vicdanımızda bir an bile kesintiye uğramıyor.
Taraf

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.