Uygun adım

Sabri ALTUN

Peşi sıra yürümek istedim. Adımlarım uygun adım. Sokağa çıkma yasağına rağmen çıkmak zorundaydım. Sokaklar yasaksa bozkırlarda mı yasak. Tarlama da mı gidemeyeceğim?
Kuytu köşelerden dere boyuna indim.
Dere boyu kavaklar…
Kavaklar arsında geziniyorum. Hürriyetimi nefesliyorum. Meğer bozkırlarda kıskaç altındaymış. Karşıma devriyeler çıkıyor.
Uzanıyorum kavakların Arasında… Beni görmesinler diye…
Lakin ne mümkün…
Meğer korku ve telaştan dolayı kavaklar arsına balıklama dalarken açığa atlamış gözlerimi kapamışım. Güneşin altında boylu boyunca uzanarak…
Devriyeler üzerime dikiliyorlar. Gözlerimi açmıyorum. Olur ya ben görmeyeyim onlarda görmeyebilirler diye…
-“ ne yapıyorsun burada”
-“dinlenmek için uzanıyorum”
-“bu sıcakta güneşin altında mı?”
-“……………………….”
-“kalk ulan ayağa! Hala yatıyorsun.”
Kan ter içinde ayağa kalkıyorum. Tekmeleniyor ve tartaklanıyorum. Gözlerimde şimşekler çakıyor. Sanırım birkaç tane dipçik yedim. Bu arada başka bir devriye daha geliyor. İçlerinden birisi beni tanıyor. Beraber top oynamışız.
 -“bırakın bunu” diyor.
Bana;
-“git bir daha da dışarı çıkma.”
Adımlarım uygun adım.
Artık iki kişi bile normal yürürken adımlarımı ona uyduruyorum. Rap rap sesleri belki gelmiyordu ama adımlarım bile gelişi güzel atmıyorum.
Her şeyden önce disiplin şart…
Bu millet disipline edilmek zorunda…
Onun için uygun adım yürümek zorundayım.
Bütün evler aynı renge boyanmalıdır. Herkes boyayamaz ama herkes badana yapabilir. Sıvanıp sıvanmaması önemli değil. Her ev disipline edilmeli. Bütün ilçe ya da köy aynı beyazlıkta gözükmeli.
Adımlarımız da uygun adım olmalı.
Hani her sabah karakoldan çıkan jandarma bölüğü sabah sporunu ve koşusunu sokaklar arasında yaparken “yaylalar yaylalar” türküsü eşliğinde söylüyor ya…
Halk da tarlasına giderken ailecek uygun adım gidip “yaylalar” türküsünü söylemeli.
Halk tıpkı asker gibi disipline edilmeli.
Herkes uygun adım atmalı.
Ve en kuytu köşeler bile kireçlenmeli.

Asker gece saat 9’da yatıyor. Halk da en geç saat 11’de yatmalı. Tüm kahveler 10 buçukta kapanıyor. Saat 11’de kimse sokakta gezmemeli.11 buçukta hiçbir ışık gelmemeli. Halk disipline edilmeli ya, işte onun için herkes o saat de yatmalı.
Herkesin adımları uygun adım olmalı.
Ben normal sokakta yürürken gayri ihtiyari ayaklarımı arkadaşınkine uyduruyorum. Rap rap demiyorum ama uygun adım yürüyorum.
*                                *                           *
Sabah erken saatlerde evimize baskın yapıyorlar.
Ben uyuyorum.
Kitaplarıma bakıyorlar.
Said Nursi’nin kapak konusu yapıldığı Köprü Dergisinin bir sayısını ele geçiriyorlar.
Asker gürlüyor:
-“bu dergi kimin”
Beni gösteriyorlar. Ben yatıyorum.
“Kalk lan ayağa” diyor.
Yüzüme bakınca;
“Yine mi sen! Hep yatıyorsun.”
Alnımda ter boncuk boncuk yüzüm kızarık.
“Yine dipçik mi yiyeceğim acaba” diyorum içimden.
-“Bu kitabı sen mi okuyorsun?”
-“O kitap değil dergi” diyorum.
-“Ukalalık etme lan! Kitap diyorsam kitaptır.”
Annem hemen atlıyor;
-“oğul o daha çocuk, birileri ona bu kitabı vermiş oda eve getirmiş.”
Yine top oynadığım asker geliyor.
-“Karışma buna” diyor. “bu çok iyi kalecilik yapıyor. Bu benim adamım”
O zaman bir daha bu tür kitapları okumasın” diyor.
Ben baş sallıyorum.
Adımlarımı yine uyduruyorum.
Artık gelişigüzel kitap da okumayacağım.
Kitap okumalarım da uygun adım olmalı.
*                       *                     *
Komutan güvenlik dersine giriyor. Sınıf mümessilini çağırıyor.
-“ben “diyor “içeri girmeden önce koridorda “dikkat” çekeceksin.
-“Öyle bir dikkat çekeceksin ki aşağıdaki serseriler duysun.”
Serseri dediği de okul idaresi ve öğretmenlerimiz oluyor.
“Demek onlar uygun adım yürümüyorlar ki bunlara bu kadar kızmış” diyorum kendi kendime…
Ve kendimi güvende hissediyormuşum.
Sokaklar asker kaynıyor.
“iyi ki ihtilal olmuş. Yoksa anarşistler bizi yiyeceklermiş.”
Askerle anarşist arasında ki bağı bir türlü çözemiyorum.
Hala da çözmüş değilim. 29 senedir düşünüyorum… Yaşadığım yerde hiçbir anarşik hadise çıkmamıştı. O zaman il garnizon komutanı gelmiş halkımıza teşekkür etmişti.
“ter temiz bir memleketiniz var” demişti.
“sizi ödüllendirmek gerek” demişti.
Ve ardından bir özel bölük gelmiş tüm kitaplarımızı yakmak zorunda kalmıştık. Kitaplarına kıymayanlar ise muşambaya koyup toprak altında saklamıştı. Kimisi de yırtmıştı.
Ülkenin birçok yerinde eli silah tutanlar hapse atılırken bizde eli kitap tutanlar hapse atılmıştı.
Girenin çıkmadığı bir hapishane olduğunu söylemişlerdi.
Biz ödüllendirilmiştik.
Zira adımlarımızı uygun adım atıyorduk.
Anarşist ve bölücü olmadığımız için disipline ediliyorduk.
Meğer gerçekten ödüllendiriliyormuşuz.
Sadık Yalsızuçanlar’ın; ”Kürtlerin ateşle imtihanı” kitabını okuduktan sonra hakikaten ödüllendirildiğimizi anlıyordum.
En azında faili meçhul cinayetlere kurban vermemiştik.
Meğer en rahat bizmişiz ve biz de böylesine uygun adımlar atmıştık.
*                         *                         *
Ya şimdi…
Evet şimdi Türkiye müthiş bir virajda.
Asırlık kırılmaların yaşadığı bir dönemeçteyiz.
Adeta ya hep ya hiç meselesi gibi bir şey…
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda iki haftadır müthiş bir çekişme yaşanıyor.
Ben buna hürriyetle ihtilal mücadelesi diyorum.
Ya demokrasi bu mücadeleyi kazanacak ya da gelecek kuşaklar da benim yaşadıklarımı her zaman yaşamak tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.
Ki ben en basitini yaşamışım…
Sadece ben de ömür boyu bir tik yapmış.
Hala iki kişiyle yolda yürürken adımlarımı ona uydururum.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.